
Signature: kWeEPnG7RholcaVog/Dlg+ERLNPYcm3lvojNlWXJz65Bby7fKe7SEtcTHJaOj7qWiiF0sVgaNc1Wjc3gUctZfSSC5XNwvRpF7WSDa8LPWVmPTEzaFvRY/FFUqobIf16wbXvGKg9dEK00eArlmec08vMVtxnVa4NBAyHZXEFbunetwq/cADgUf8sYZ/Y+WQu8bQUgBRSxxkQeyjI/Ct1vLYJ0pEir0kRtAReLMhDbuO6SarYvoaKjp4K0QXhdFCa4W5tFR5oh750mT7UncPYU2OhHU1MhkEcFVvYV/NZTFFB//fgoznxH47lk54QfteYYIOSVVigWsX1JJOZbzc6LcSkyQfZEWKLbyWl5hk7A7hcByl/ij9xZNk8ICIxEcHZbj1wU0jpQOfYDiClc4DnDCNMU3l0d+XEX0ga8mK/otFdMXmmjZPxkQGkAhgkyt+4vGfZW7FT/l3vX6IYnsQdmwwi+plo1v71J8qqIjahy/5AoAaB6VgXs4awO8yYjsW/KKLrKGNWaLq9t27+/So5DFWTFrp0jKpwQGpHImV1L9ovcl2JPvj5Kz9i14g2ARn0eN20+gRMsKTsxKC7APcywI0BY9UNVUPFnwNfbTl9jsTC+5Tk1jpt3QtWRWHSpzvZeGy+eC8xXG/QgypGk3ZRUchdqm52gAskBA93FUCVJ76V5tIlYf/AIPvhWlEkyBKuUI33aX4fUKn/D/DTC/QogCTWg9+045l3eydx+ilZwdJ5KXFgV+91Y/zQKmNTdmyKRLy5Wx8KSErRex5QjVXJDtuUKDbaJaCfINMt8PlTRt5L2ioEDLN9FOrVv2u5dGShjuTXlNnkXc6Z2oBtM0J/rO3i4Xnj24HGX0WDDRzCEbu2bJm4na7WvKd9Mysjy4eJ/yxFHgbzxc93Pfggdue9oNGkUBSqiEbUwhblRTdH0fPJf8AH5ZrZtJnzb03MKenoomNkRAKYHW3WqKhiqYzwlnnfdwmeonf5dHF4/Kuym8gM=
Türklerin tarihteki muharip karakterini tarif eden şartlara, bunların günümüzde gençliğin eğitimindeki karşılığına yönelik önceki yazıdan devam edelim.
Eski Türkler doğayla bütünleşmiş kavimlerdi. Taştan kalıcı şehirlerin yerine en fazla bir günde söküp taşıyabilecekleri, ama Roma’nın Göktürklere gönderdiği elçi Zemarchius’un “bizimkinden aşağı değil” diye yazdığı başkentler oluşturdular. O dev orduları küçük obalarda yaşayan boylardan bir kurultay ardından kısa sürede bir araya getirirlerdi. Türkçe’de ordu-urdu kelimesi, hem askeri oluşum, hem karargah, hem de büyük şehir anlamına gelirdi. Eski Türkler için kalıcı ebedî yerleşimler kurmak; doğayı, Allah’ın nizamını bozmak olarak görülürdü.
Osmanlılar bile uzun süre yaşadığı evde toprağa basmak istemiş, başta yurt çadırını tercih etmiş, taş zeminli evleri reddetmiş, son devirlere kadar en fazla tahta zeminli evlerde kalmayı kabul etmiştir. Osmanlıda, Anadolu’nun Batısında taş ev Rum evi, ahşap ev Müslüman eviydi. Deprem Rum’u vururdu, yangın Müslüman’ı.
Hayvanların evcilleştirilmesi, özellikle binek hayvanlarının, Kuzey Avrasyalılarla başladı. Ren geyiği ilk binek ve süt hayvanı oldu; hala taygalarda da, Moğolistan ve Rusya’daki Duka Türklerinde de devam etmektedir. Ardından at ehlileştirildi. Kangal dahil Anadolu çoban köpekleri Orta Asya genetik kökenlidir. Vahşi hayvanları ehlileştirmeleri, yırtıcı kuşlarla avlanmaları, canlılarla konuşmaları Kuzey Avrasya halklarında hala devam etmektedir.
Türkler için ağaç mübarek bir canlıydı, yaş ağaca dokunmazlardı. Hâlâ ülkemizde ağaç dallarına dilek bağlamak devam etmektedir. Ahşap ev de yaşanan yerin canlı, mübarek bir ortam olmasıyla ilgilidir. Bugünkü Çuvaşlar, Hristiyan olmalarına rağmen hayat ağacı denen eski Türk sembolünü bayraklarında kullanırlar. Bütün Avrupa halklarının çıkış noktası olan eski Kuzey Avrupa ormanı, Hirkanya ormanı (gürleyen Hirkan mitolojisi) büyük ihtimalle gürgen ağaçlarından (ve Gürgen mitolojisinden) adını aldı. Türkler hemen her meyvasını, mantarını, kabuğunu bildikleri ormanı yaşamalarına yetecek bir sığınak olarak görürlerdi. Avrupa hayranlığından evine yılbaşı çamı dikip lamba yakan ışıl ışıl münevverimiz duymasın, çam ağacını gelin gibi süsleme geleneği, 16. yüzyıl Osmanlı panayırlarından alıntıdır.
Kısaca eski Türkler, hayvanlarla duygusal bağ kuran, ormanda, dağlarda rahatça avlanabilen, tabiattaki doğal besinleri bilen, ilaç yapabilen, insan bünyesini anlayan toplumlardı. Saatler içinde konforlu bir ev inşa edebilen yeryüzünün doğal halkıydı.
Türk, tür-ük, doğmuş, doğduğu gibi bozulmamış doğal insan anlamına gelen bir sıfattır. Bu sonradan tabii güçlü anlamında kullanılmıştır. Güneydeki Çinli, Hintli, İranlı, Romalılar gibi taştan şehirlerde, feodal çiftliklerde özgürlüğünü, ruhunu satarak yaşamını sürdürdüğünü düşündükleri tabiata aykırı insanların tersine. Türk, zaman zaman Türkçe konuşmayan halklar tarafından da etnik anlamda değil, sıfat anlamında kullanılmış, Roma vakanüvislerince Macarlar gibi, İbn Haldun tarafından Finliler gibi diğer Kuzey Avrasya uluslarından da Türk olarak bahsedilmiştir. Bugün bile Mari, Komi, Udmurt, Mokşa gibi Ural halklarından Ruslar halk arasında orman Türkleri diye bahseder.
Bugün bu doğayla bütünleşme, özellikle köylerin boşalıp kente göçmesiyle ülkemizde kayboldu. İnsanlar betondan çirkin hapishane kentlerde ekrandan kafasını kaldırmayan kölelere dönüşmekte. Kentlerde doğaya yer yok. Yakmasınlar diye pek çok ormana, doğal koruma alanına girmek de yasaklandı. Örneğin geçtiğimiz günlerde Florya Atatürk Ormanı denen kesile kesile artık futbol sahasına dönmüş korunun bir cumartesi günü kapısından döndük. Neden? Hava sıcakmış. Gerçi CHP’li belediye de haklı, bugün gençlik için ağaçlık arazi sigara içme yeri.
Oysa en iyi eğitim yeri, insan bünyesine en uygun yerdir; kır, orman, çiftlik, dağlardır yani. Ormanda mantarları tanımak, hangi ağaç kabuğu, sakızı, kozalağı yenir tanımak, nasıl barınak yapılır bilmek, tuzak kurmak zekayı geliştirir. İp yapıp bununla 20 çeşit farklı düğümü bağlayabilmek, geometrik zeka gelişimi için formül ezberlemekten üstündür. Modern özel kuvvetler, gerek Malezya kurtuluş savaşına karşı başlatılan, bugün hâlâ Brunei ormanlarında eğitilen SAS, gerek Afrika’dan çıkan Fransız Yabancı Lejyonu, gerekse taygada yaşamaya terkedilen Rus Spetsnaz GRU gibi ilk özel kuvvet birimleri, ormanda yaşamı, tabiatla bütünleşmeyi zeka gelişimini, problem çözme becerilerini, insanın en üst özelliklerini açığa çıkarmanın yolu olarak görmekteydi.
Eğitim sistemimiz bugün kapalı sınıflarda zaman öldürme haline dönüşen kısımları azaltıp açık hava projelerini, orman kamplarını, tabiatta tatbikatı ön plana almalıdır.
Türklerin en önemli özelliği, kısa sürede yeni ortamlara, yaşam alanlarına, kültürlere uyum sağlamak, onları anlamaktı. Adaptasyon sanatı gelenekleriydi. Türkler çok farklı coğrafyalarda kolayca yaşamaya alışkın, soğuk iklim, sıcak iklim, bozkır, su kenarı, her ortama hızla adaptasyon sağlayabilen bir kavimdi.
Türkler Çin’de hakim olunca, Hint’te hakim olunca, İran’da hakim olunca, Mısır’da hakim olunca yerel gelenekleri, sanatları, kendi milli özelliklerini kaybetmeden en üst düzeyde devam ettirdiler. Örneğin Türkler bin yıldır İran’dalar. Son bin yılda Fars kökenli Ayetullah Humeyni hariç İran’da bütün şahlar, hanedanlar, liderler Türk kökenlidir. Buna rağmen, ayrı karakteri kaybolmamış Türkler, yaşadıkları İran medeniyetinin, geleneklerinin, siyasetinin de en kuvvetli savunucusudur. Çin’in tarihindeki en önemli isimlerinden Amiral Zeng He, Müslüman Türktür. Hind altkıtasına, Kuşhanlar, Akhunlar, Alhunlar, Tuğlukoğulları, Gazneviler, Gürhaniler, son iki bin yılda pek çok Türk kökenli yönetim gelmiş, bunlar Hint mimarisinin, medeniyetinin, ekonomisinin gelişmesinde etkili olmuştur.
Türk kimliği, farklı ortamlara, iklimlere, doğaya, insanlara uyum demektir. Bu uyumdan, Avrupa’da kahvehanesini terk etmeyip yabancı dil öğrenmeyen gurbetçimizi ya da tam tersi, Amerika’ya gidip son 100 yılda asimile olmuş Robert Kolejliyi anlamayalım. Uyum, temel özelliklerini kaybetmeden ortamla bütünleşmek, orada hakimiyet kurmak, kültürünü yitirmeden yerel halkla bütünleşmektir. Osmanlının Fizan’da, Cezayir’de, Bosna’da, Bağdat’ta sevilmesi, beş asır devamı, sert askeri tedbirlerden değil, halkı, toplumları, yerel özellikleri hızla anlamasından, değişen ortamlara uyumundandır.
Belki bu uyum özelliği diğerlerine göre nispeten kaybedilmemiş önemli özelliklerden. Bugün bile bir NATO operasyonunda, örneğin Afganistan’da diğerleri kamplarından çıkmazken, Türk askeri yerel halkla kolayca bütünleşir, dost olur, güven kazanır. Amerikalılar, NATO, genelde halkla iletişim, istihbarat için bizden yararlanır.
Zeka, ortama uyumdur. Ortama uyum, temelin ne olduğunu bilmekte yatar. Osmanlı’da Arap kökenli ulemanın, Ebussuud Efendilerin gelişinden evvelki alperenler, gaziler, dini yayanlar, bugünkü ağırlaştırılmış, zorlaştırılmış, devlet ödenekli müftülük desteği olmadan uygulanması zor sistem değildi. Sadeleşmiş, kolaylaşmış, Kuran’a dayalı, kendisi de muharip olan erenini, şeyhini izleyen, askeri standartlarda bir nizamdı.
Türklerin en temel özelliklerinden biri, toplum olarak ya da birey olarak hem bedeni hem de zihni alandaki dayanıklılıklarıydı. Ağır şartlara bireysel dayanıklılık, toplumsal direnme gücü, zorluklara zihnen hazır olma, toplumun zihin denetimi altına girmeyi reddetmesi çok önemli karakteristiklerimiz arasındaydı. Bu dört ayrı dayanıklılık tasnifi ayrık görünse de aynı bireysel akli direniş gücünün dört türevidir.
Bireysel zihinsel dayanıklılık dine, daha doğrusu ‘millet’ yani inanca, ‘mezhep’ yani bakış açısına dayalıdır. Kuvvetli bir Kadere imanı yoksa, Allah’ın mutlak hakimiyetine inanmıyorsa, keşkelerle, sankilerle düşünüyorsa, bunun imtihan olduğunun idrakinde değilse, kısaca kuvvetli bir zihin-din bağlantısı yoksa dayanması çok güçtür. Tarihte tektanrılı dinler dışında da bu özellikleri gösterenler, örneğin dirençli komünist militanlar olsa bile onlar da dindeki bu unsurların sentetik kopyalarıyla, örneğin İslam’daki Kader yerine Marksizm’deki Tarihsel Mukadderat prensibine iman etmişlerdir.
Acılara, açlığa, maddi zorluklara direnme, kuvvetli zihnin bir sonucudur. Eski Roma’nın mens sana corpore sano (sağlam kafa sağlam vücuttadır) vecizesindeki gibi ikisi ayrışmaz. Sürekli ya cep telefonuyla ya kendisiyle oynayan, Kuran tabirleriyle ‘eşeklerin sesiyle’ ‘boş konuşan’ miskin mi miskin birinden ne zihnen ne bedenen, askeri veya sivil bir direniş gelmez. Gösterişli görünümlü, Ned Kelly sakallı, süslenmiş, orasına burasına dövme yaptırmış, dar pantalonlu, spor salonundan yumuşak kaslı, anasının kuzusu cağdaş erkeklerin ne zihnen ne bedenen askerlikte ya da sivil savunmada ya da evinde bir varlık göstermesi beklenemez. Geçen gün sosyetik bir AVM’den geçerken asansörde gördüğüm frepan çağdaş hanımefendinin, altı yaşına gelmiş ama hala bebek arabasında gezen, bacakları sepetten sarkan, elinde hiç durmayan müzik tekrarlı bir tablete kitlenmiş, “anneciiim, aaaşkıım” diye kendisine çağrılara cevap vermeyen Çınar evladımızdan da alperen, akıncı, kuvva-i milliyeci, mücahit çıkarmak kolay olmayabilir.
Öte yandan akli temelleri, yaşam biçimi, düşüncesi, dîni tam oturmayan biri, gri propagandaya, zihin kontrolüne, toplum mühendisliğine de açık olacaktır. Yeni toplumuz ağırlıkla Batıyataparlık özellikleri göstermekte. Bir işteki, bir davranıştaki, bir düşüncedeki meşruiyet Batı’dan gelmekte. Meşruiyetin kaynağı neyse din odur.
Plazada şirket dönüşümü toplantısı ‘yapıyor olacağız’, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Giyim tarzında göbek açık, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Vücuda dövme kazıtma, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Eğitimde reform, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Eşcinsellik normaldir düşüncesi, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Halka ilişmeyen uysal mahalle köpeklerinin toplanıp topluca telef edilmesi, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Son 50 senede kahveyi bırakıp “bak İngiliz içiyor” diye çaya alıştırılmıştık, şimdi makine kahvesine alıştırılıyoruz, yeni, meşruiyet kaynağı Batı. Apple’ın kurucusu müteveffa Steve Jobs kitabında yazıyor, Türkiye’ye gelmiş, parayı bastırmışlar televizyon gülü bir tarihçi profesör bulmuşlar, adam arada uzun uzun Türk kahvesi geleneklerini anlatmış. Bu da kitapta yazmış, mealen “konuşma bre ahmak, dön bak senin gençliğin senin kahveni terketmiş; bizim mekanlarda bizim makine kahvemizi içiyor” diye.
Batıyı yegâne meşruiyet kaynağı gören toplumun fiili dini Batıyataparlıktır. Zorluklara bireysel ya da toplumsal direniş gösteremez. O halde askeri ve sivil savunma gücü istiyorsak kuvvetli inançlara dayalı, metanet aşılayan, Batıya tapınmayan,
Türklerin en belirgin özelliği fazla merasime bakmadan tektanrıcı dinlerine bağlı olmaktı. Bağlı bulundukları Tanrı dinini İslamiyet izledi. Şaman dininden olmadılar, çünkü bizde kam adıyla bilinen şamanlık bir din değil bireysel spiritüellik, tasavvuftu. Kamlara danışırlardı, bu doğayla bütünleşmiş yerel bilgelere sorarlardı ama bu, toplu bir din değildi. Tanrı dininden çıkıp Lamaist Budist ya da Nestoryen Hristiyan olanlar çıktıysa da bunlar genelde onların sonunu hazırladı. İslamiyet yalın formatında Türkleri ihya etti, zenginleştirilmiş ağırlaştırılmış formatındaysa zayıflattı.
Karmaşıklaşmış, zorlaştırılmış, en temel konularda iki fakihin bile mutabakat sağlayamadığı inanış zemininde ortam uyumu, problem çözme, zihinsel dayanıklılık olmaz. Ebussud Efendi ve dostları kültürümüze çok şey kattılar ama üç seferde vurdukları darbe de Osmanlıdaki geleneksel Türk askeri gücünü ortadan kaldırdı. Birincisi geldiklerinde kurdukları sistem ki bunda faize kapı açmaları da vardır. Bu, duraklama toplumunu başlattı. Ardından Kadızade-Sivasi ikiliği, gerileme toplumunun habercisi oldu. Son olarak da Vaka-i Hayriye, Bektaşiliğin, İbn Arabi düşüncesinin silinmesi, tekkelerinin ulema onaylı tarikatlara devri, çöküş toplumunu hazırladı. Osmanlı Balkanlarının temeli tarikatın, ilişki ağının çökmesi devlete güven kaybına, hatta Müslüman isyanlarına neden oldu.
Türkler, gerek yalın bir din olan tektanrıcı Tanrı dinindeyken gerekse onun devamı İslamiyete kolayca geçtikten sonra İranlılar gibi ağır ritüellere dayalı bir uygulama içinde olmadılar. Temelleri herkes biliyordu. Zorda kalınırsa bilge ermişe sorulur, onun cevabı yeterli olurdu. Bu formül İskitler’den 16. yüzyıl ortalarına kadar sorunsuz işledi. Bu sadeleşmiş, kolaylaştırılmış inanca dayalı geçen üç bin yıl boyunca Türkler hem tektanrılı dinlerinde samimi oldular hem de dünyayı fethettiler.
Dolayısıyla dinde temellere dönme, esas olanla fer’i olanı ayırma, sadece toplumda değil, askeri stratejinin oluşumu, taktiklerin seçimi, operasyonel uygulama açısından da yaşamsaldır. Kafası düşüncelerle dolu, ibadetlerini hiçbir zaman yerine getiremeyeceğinin sıkıntısını çeken, vicdan azabı hissi duyan, din ile yaşamın bütün değil ayrı şeyler olduğuna inananlar, 1371 Meriç baskınında inisiyatif alıp bir anda karar veren bin kişilik birlikle 70 bin personelli Sırp ordusunu biçebilenlerin zihin, uyum, karar özelliklerine sahip olamaz.
Bu nedenle askeri üstünlük için yeniden Kuran’ı Kerim’in muhkem ayetlerine dayalı, televizyon tartışması olmayan, net, derin fikirli alperenler, muharip alimler çıkaracak kompakt ve kolay öğrenilir bir dini anlayışa dönmeliyiz. Tabii bunu yaparken toplumun yeniden İslamlaşması, riba veya İslami-görünümlü riba gibi Kuran karşıtı yozlaşmalardan da arındırılması gerekir.
Bu 10 şartı sağlayan bir gençlik olmadan, geleneksel Asker Millet sıfatına dönemez, 21. yüzyılda geçmişin kaybolmakta olan kırıntılarına sığınarak yedi düvelle mücadele edemeyiz. Bu 10 şarta uygun bir gençliği ortaya çıkardığımızdaysa toplum da yeni tabirle fabrika ayarlarına dönüp hem diriliş gösterir hem de İslamileşerek, yeniden samimileşerek, önümüzdeki kaçınılmaz savaşlara fazlasıyla hazır olur.
YENİ ORTA VADELİ PROGRAM: FAİZ SARMALINDA BİR YANILSAMA VE İKTİSADİ İSTİKBAL MÜCADELESİ Hükümet tarafından son…
YA VAHDETTİN OLMASAYDI… “SİVİL OLURSAK, HER ŞEY BİTER RAUF!” Yakın tarihimizin en karanlık kalmış sayfalarından…
TÜRK DÜŞMANI, ATATÜRK'Ü NEDEN ÖDÜLLENDİRMEK İSTEDİ? - KISA VENİZELOS BELGESELİ Dostlarım; İzmir’e asker çıkarıp Anadolu’yu…
Adidas’ın Skandal Reklamına Sert Tepki: "Bu Saatten Sonra Bağını Koparmayan Herkes Gözümüzde Siyonist’tir!" Küresel spor…
MEDYANIN HABER VE YORUM DİLİ 1. Tarafsız Haber/Adil Şahitlik Bizim literatürümüzde “objektif olmak”la kastedilen şeyin…
Eski İstihbarat Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin'den Çarpıcı İddia: Kaşif Kozinoğlu, Özbekistan'daki FETÖ Yapılanmasını ve…