Genel

BATILILAŞMA SAVUNUCULARININ ÇELİŞKİLERİ (1)

BATILILAŞMA SAVUNUCULARININ ÇELİŞKİLERİ (1)

Batılılaşma düşüncesi, modern dünyada bilim, özgürlük, demokrasi, çoğulculuk, insan hakları, laiklik, hukuk devleti ve bireysel tercih gibi birtakım değerlerle birlikte anılmaktadır. Bu değerlerin önemli bir kısmı, insanın onuru, özgürlüğü ve toplumsal düzenin adaleti bakımından gerçekten üzerinde düşünülmeyi hak eden ilkelerdir. Ancak herhangi bir ilkenin değerli olması ile o ilkenin her durumda tutarlı biçimde uygulanması aynı şey değildir. Asıl mesele de burada ortaya çıkmaktadır: Batılılaşma savunucuları tarafından yüceltilen bazı ilkeler, kimi zaman kendilerinin belirlediği sınırlar içerisinde ve seçici biçimde kullanılabilmektedir.

Dolayısıyla mesele, Batı’dan gelen her şeyi toptan reddetmek veya Batı’da ortaya çıkan her düşünceyi peşinen yanlış kabul etmek değildir. Aynı şekilde modernleşmeye karşı çıkmak da değildir. Asıl mesele, belirli bir tarihsel ve kültürel tecrübenin ürettiği düşüncelerin evrensel ve tartışılmaz ilkeler olarak sunulup sunulmadığı; daha da önemlisi, bu ilkelerin farklı düşünce ve hayat tarzlarına karşı eşit ölçüde uygulanıp uygulanmadığıdır.

Bu açıdan bakıldığında Batılılaşmacı söylemin bazı temel iddiaları ile bu iddiaların pratikteki kullanımı arasında dikkat çekici gerilimler bulunmaktadır. Uzmanlığa saygı çağrısı yapılırken uzmanlığın seçici biçimde sınırlandırılması, bilimsel yöntemin savunulmasına rağmen bilimsel yöntemin sınırlarının aşılması, çoğulculuktan söz edilirken belirli hayat tarzlarının dışlanması, özgürlük savunulurken dindar bireyin özgürlüğünün daraltılması ve evrensellik iddiasında bulunulurken belirli bir kültürel modelin evrensel ölçüt hâline getirilmesi bu gerilimlerin başlıcalarıdır.

1. Uzmanlığa Saygı ve Uzmanlığın Seçici Kullanımı

Batılılaşma savunucularının sıkça başvurduğu ilkelerden biri “uzmanlığa saygı”dır. Bu ilke kendi başına son derece makuldür. Her insanın her konuda uzman olamayacağı açıktır. Tıp konusunda hekimin, hukuk konusunda hukukçunun, mühendislik konusunda mühendisin görüşüne başvurmak nasıl gerekli ise dinî ve şer‘î meselelerde de bu alanın uzmanlarına başvurmak aynı ölçüde tabiidir.

Ne var ki uzmanlık ilkesi bazen yalnızca dinî âlimlerin konuşmasını sınırlamak amacıyla kullanılmaktadır. Yeni ekonomik uygulamalar, biyoteknolojik gelişmeler, aile yapısındaki dönüşümler, eğitim politikaları, ahlâkî problemler veya toplumsal değişimler söz konusu olduğunda “Bu konu din âlimlerinin uzmanlık alanına girmez” denilebilmektedir.

Buradaki problem açıktır. Bir din âliminin belirli bir teknolojinin teknik ayrıntılarını bilmemesi, o teknolojinin doğurabileceği dinî, ahlâkî ve hukukî sonuçlar hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceği anlamına gelmez. Nitekim İslâm hukukunun tarih boyunca yaptığı şey tam da budur: Yeni meseleleri mevcut şer‘î ilkeler ışığında değerlendirmek.

Üstelik aynı uzmanlık ilkesi, Batılılaşmacı düşünürler tarafından din söz konusu olduğunda uygulanırken, başka alanlarda aynı titizlikle uygulanmayabilmektedir. Din konusunda uzman olmayan kimseler rahatlıkla Kur’an, hadis, fıkıh, İslâm tarihi veya İslâm ahlâkı hakkında kesin hükümler verebilmektedirler. Böylece “uzmanlık” ilkesi evrensel bir yöntem olmaktan çıkıp seçici bir sınırlama aracına dönüşmektedir.

Asıl tutarlı tavır şudur: Uzmanlık ilkesi herkese uygulanmalıdır. Dinî konularda dinî ilimlerin uzmanlığına, bilimsel konularda bilim insanlarının uzmanlığına, hukukî konularda hukukçuların uzmanlığına saygı gösterilmelidir. İlke yalnızca belirli bir kesimi susturmak için kullanıldığında, artık ilke olmaktan çıkar ve bir söylem aracına dönüşür.

2. Bilimsel Yöntem ile Bilimcilik Arasındaki Gerilim

Batılılaşma savunucularının en güçlü söylemlerinden biri bilimdir. Bilimsel düşünce, objektiflik, eleştirel akıl ve kanıta dayalı değerlendirme, modernleşmenin temel unsurları olarak takdim edilir. Bunların değeri inkâr edilemez. Ancak burada bilim ile bilimcilik arasında önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Bilim, belirli yöntemlerle gözlemlenebilir ve araştırılabilir olgular hakkında bilgi üretir. Bilimcilik ise bilimin yöntemini hayatın bütün sorularını cevaplayabilecek tek bilgi yöntemi olarak görme eğilimidir. Oysa “Nasıl?” sorusu ile “Niçin?”, “Ne için?” ve “Nasıl yaşamalıyız?” soruları aynı türden değildir.

Bilim insan davranışının biyolojik, psikolojik veya sosyolojik yönlerini açıklayabilir; fakat insanın ahlâken ne yapması gerektiğini yalnızca bilimsel verilerden çıkarmak mümkün değildir. Bilim ölümün biyolojik mekanizmasını açıklayabilir; fakat ölümün insan hayatındaki anlamını tek başına belirleyemez. Bilim teknolojik olarak neyin yapılabileceğini gösterebilir; fakat yapılabilir olan her şeyin ahlâken yapılması gerektiğini söyleyemez.

Dolayısıyla bilimsel yöntemi savunmak başka, bilimi bir dünya görüşünün mutlak ölçütü hâline getirmek başkadır.

Daha dikkat çekici bir çelişki ise şudur: Bazı Batılılaşmacı yaklaşımlar dinî gelenekten gelen bilgileri “tarihsel”, “geleneksel” veya “dogmatik” oldukları gerekçesiyle eleştirirken, kendi tarihsel ve kültürel kabullerini aynı eleştirel süzgeçten geçirmeyebilmektedirler. Böylece bilimsel yöntem herkesten talep edilen bir ilke olmaktan çıkıp, yalnızca dinî gelenek karşısında kullanılan bir ölçüte dönüşmektedir.

Gerçek anlamda objektiflik, kişinin kendi önkabullerini de araştırmanın konusu yapabilmesini gerektirir. Başkasının dogmalarını sorgulayıp kendi kabullerini sorgulamamak objektiflik değil, seçici eleştiridir.

3. Çoğulculuk ve “Öteki”nin Kabulü

Çoğulculuk, modern siyasal düşüncenin önemli kavramlarından biridir. Farklı düşüncelerin, inançların ve hayat tarzlarının bir arada yaşayabilmesi medeni toplumun temel özelliklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ancak çoğulculuk söylemi, ancak “öteki”nin gerçekten öteki olduğu hâliyle kabul edilmesi durumunda anlamlıdır.

Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Çoğulculuk yalnızca modern, seküler ve Batılı hayat tarzlarının farklı biçimlerinin kabul edilmesi midir? Yoksa dindar, muhafazakâr, geleneksel ve farklı dünya görüşlerine sahip insanların da kendi kimlikleriyle kamusal alanda bulunmalarını kabul etmek midir?

Eğer çoğulculuk yalnızca belirli bir düşünce çevresinin kabul edebileceği hayat tarzlarının çoğulluğu anlamına geliyorsa, burada gerçek anlamda çoğulculuktan söz etmek güçleşir.

Daha da önemlisi, “öteki” kavramının nasıl kurulduğudur. Dindar birey “gerici”, “kapalı”, “çağdışı” veya “özgürlük karşıtı” gibi kategorilerle tanımlanıyorsa, onun tercihleri daha baştan meşruiyet kaybına uğratılmış olur. Böyle bir durumda çoğulculuk söylemi paradoksal biçimde çoğulculuğun kendisini sınırlandırabilir.

Gerçek çoğulculuk, kişinin yalnızca bizim kabul edebildiğimiz tercihlerine değil, bizim tasvip etmediğimiz fakat hukuk düzeni içinde meşru olan tercihlerine de tahammül edebilmektir.

4. Özgürlük Söylemi ve Dinî Özgürlüğün Sınırları

Özgürlük, Batılılaşmacı söylemin en merkezi kavramlarından biridir. Bireyin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, düşüncesini açıklayabilmesi ve inancını seçebilmesi önemli bir kazanım olarak görülür.

Fakat özgürlük ilkesi burada da bir sınama ile karşılaşmaktadır: Dindar insanın özgürlüğü de aynı ölçüde korunmakta mıdır?

Bir insanın dinî inancı doğrultusunda giyinmesi, ibadet etmesi, çocuklarına dinî eğitim vermesi, helâl-haram anlayışına göre hayatını düzenlemesi veya dinî kimliğini kamusal alanda görünür kılması onun bireysel tercihi olarak kabul edilmelidir. Aksi hâlde özgürlük ilkesi yalnızca seküler hayat tarzlarının özgürlüğünü güvence altına alan seçici bir ilkeye dönüşür.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, dinî hayatın toplumdaki herkes tarafından benimsenmesini istemek ile dindar insanların kendi hayatlarını dinleri doğrultusunda yaşama hakkını savunmak arasındaki farktır.

Çoğulcu bir toplumda bir düşüncenin özgürlüğü, o düşüncenin herkes tarafından benimsenmesini gerektirmez. Hatta özgürlüğün gerçek sınavı, kişinin benimsemediği bir hayat tarzının varlığına tahammül edebilmesidir.

Bu nedenle “özgürlük” adına dindar bireyin tercihlerinin sürekli olarak baskı, cehalet veya toplumsal geri kalmışlıkla açıklanması da ayrıca sorgulanmalıdır. Çünkü bir insanın tercihinin bizim dünya görüşümüze uymaması, onun özgür olmadığı anlamına gelmez.

5. Görünüşü “Kabuk”, Kendini “Öz” Saymak

Batılılaşmacı söylemde zaman zaman dinî görünüş ile dinin özü arasında keskin bir ayrım yapılmaktadır. Buna göre başörtüsü, sakal, kıyafet veya diğer dinî semboller “kabuk” niteliğindedir; asıl önemli olan ahlâk ve insanın iç dünyasıdır.

İlk bakışta bu yaklaşım makul görünebilir. Gerçekten de din yalnızca dış görünüşten ibaret değildir. Ancak sorun, bu ayrımın tek taraflı uygulanmasıyla ortaya çıkar.

Dış görünüş önemsizse, neden dinî kıyafet ve semboller sürekli tartışmanın konusu yapılmaktadır? Eğer insanın iç dünyası dış görünüşten daha önemliyse, dindar insanların görünüşleri neden bu kadar yoğun biçimde eleştirilmekte veya küçümsenmektedir?

Üstelik seküler hayat tarzlarının kıyafet, beden, tüketim ve görünüş biçimleri de son derece güçlü sembolik anlamlar taşımaktadır. Buna rağmen bunlar çoğu zaman “bireysel tercih” olarak değerlendirilirken, dinî görünüşün “ideolojik” veya “toplumsal baskı” olarak değerlendirilmesi seçici bir yaklaşım ortaya çıkarmaktadır.

Eğer kendi içinde tutarlı oluncaksa, hem seküler hem dinî görünüşleri aynı özgürlük ölçütüyle değerlendirmelidir.

Buraya kadar ele aldığımız örnekler, meselenin özgürlük, bilim veya çoğulculuk gibi değerlerin kendisinden ziyade, bu değerlerin herkese aynı ölçüde uygulanıp uygulanmadığıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Peki bu seçicilik yalnızca bireysel tercihler ve toplumsal ilişkiler alanında mı karşımıza çıkıyor? Modernlik ve gelenek anlayışımızda, evrensellik iddialarımızda ve laiklik yorumlarımızda da benzer bir tutarsızlık var mı? İkinci bölümde, bu soruların izini sürerek tartışmayı gelenek-modernlik ilişkisi, Batı-merkezcilik, laiklik ve tarihsel eleştirideki çifte standartlar üzerinden sürdüreceğiz.

Prof. Dr. Yavuz Köktaş

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Genel

YAĞMURLARI SELLERE DÖNÜŞTÜREN, YARATANA İSYANIMIZDIR

YAĞMURLARI SELLERE DÖNÜŞTÜREN, YARATANA İSYANIMIZDIR Sellere dönüşen bu yağmurlar nedir? Müslümanız, hayata İslam’ın omurgasını oluşturan…

9 dakika ago
  • Gündem

HÜDA PAR TÜRKİYE VE İSLAM COĞRAFYASI İÇİN NE SÖYLÜYOR?

HÜDA PAR TÜRKİYE VE İSLAM COĞRAFYASI İÇİN NE SÖYLÜYOR? HÜDA  PAR’ın İstanbul 5. Olağan İl…

24 dakika ago
  • Gündem

KADININ ÇALIŞMASI NEDEN? TEŞVİK EDİLİYOR

KÜRESEL ŞİRKETLER,NEDEN'KADININ ÇALIŞMASINI TEŞVİK EDİYORLAR Büyük şirketlerin ve küresel sermayenin kadın istihdamını destekleyen projelerinin arkasında…

30 dakika ago
  • Genel

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE BİTMEYEN BUHRAN: “KAHT-I RİCAL” VE LİYAKAT SANCISI

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE BİTMEYEN BUHRAN: “KAHT-I RİCAL” VE LİYAKAT SANCISI Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan itibaren askeri,…

41 dakika ago
  • Gündem

BU KADAR MI ACIMASIZSIN EY İNSANOĞLU?

BU KADAR MI ACIMASIZSIN EY İNSANOĞLU? VİDEO YORUM Bir çocuk düşünün… Elindeki un çuvalı neredeyse…

44 dakika ago
  • Genel

MODERN DÜNYANIN GİZLİ MİMARİSİ: HAPİSHANENİN DOĞUŞU VE BEDENİN EVRİMİ

MODERN DÜNYANIN GİZLİ MİMARİSİ: HAPİSHANENİN DOĞUŞU VE BEDENİN EVRİMİ İnsanlık tarihi, suç ve ceza kavramları…

52 dakika ago