
İlk bölümde, Batılılaşmacı söylemde bilim, özgürlük, çoğulculuk ve uzmanlık gibi değerlerin zaman zaman seçici biçimde yorumlanabildiğini ele aldık. Buradan çıkan temel soru şuydu: Bir ilke gerçekten evrensel kabul ediliyorsa, neden herkese aynı ölçüde uygulanmasın? Bu soru yalnızca bireysel özgürlükler bakımından değil, modernlik ve gelenek anlayışımızdan laiklik yorumlarına kadar uzanan daha geniş bir alanda da önem taşıyor. Şimdi tartışmayı bu başlıklara taşıyarak, ilkesel seçiciliğin farklı görünümlerini inceleyelim.
Batılılaşmacı düşüncenin en önemli varsayımlarından biri, modern olan ile geleneksel olan arasında hiyerarşik bir ilişki kurma eğilimidir. Modern olan ileriyi, geleneksel olan geriyi; Batılı olan gelişmişliği, yerli ve geleneksel olan ise geri kalmışlığı temsil eder.
Oysa “geleneksel” olan ile “yanlış” olan aynı şey değildir. Aynı şekilde “modern” olan ile “doğru” olan da aynı değildir.
Bir düşüncenin yeni olması onun doğru olduğunu göstermez. Eski olması da onun yanlış olduğunu göstermez. Bir görüşün doğruluğu, yaşına veya ortaya çıktığı coğrafyaya göre değil, dayandığı delillere ve ortaya koyduğu sonuçlara göre değerlendirilmelidir.
Bu nedenle modernleşmenin zorunlu olarak kültürel hafızadan kopmayı gerektirdiği düşüncesi de sorgulanmalıdır. Bir toplum bilim ve teknolojide ilerlerken tarihî ve dinî mirasını koruyabilir. Modernleşme ile kültürel yabancılaşmayı birbirinden ayırmak mümkündür.
Asıl sorun, modernleşmenin tek bir kültürel modelin taklit edilmesiyle özdeşleştirilmesidir.
Batılılaşma savunucularının en dikkat çekici iddialarından biri, savundukları değerlerin evrensel olduğudur. Ancak burada “evrensel değer” ile “belirli bir medeniyetin tarihsel tecrübesi” arasında ayrım yapmak gerekir.
Adalet, insan onuru, zulmün reddedilmesi, hukukun üstünlüğü ve insanın temel haklarının korunması gibi ilkeler evrensel bir anlam taşıyabilir. Fakat bu ilkelerin belirli bir medeniyetin geliştirdiği kurum ve kültürel formlarla özdeşleştirilmesi başka bir şeydir.
Bir değerin Batı’da ortaya çıkmış olması onun değersiz olduğunu göstermediği gibi, Batı’da ortaya çıkmış olması onu kendiliğinden evrensel de yapmaz.
Bu ayrım yapılmadığında Batı’nın tarihsel tecrübesi norm hâline gelir ve diğer toplumlar sürekli olarak bu norma göre değerlendirilir. Böylece “modern” ile “Batılı”, “evrensel” ile “Batı kaynaklı” kavramları birbirine karıştırılır.
Gerçek evrensellik, yalnızca kendi değerlerini başkalarına öğretmek değil, kendi değerlerinin de evrensel ölçütler karşısında sınanmasına izin vermektir.
Laiklik de benzer bir sınamayla karşı karşıyadır. Devletin farklı inançlar karşısında tarafsız olması, din ve vicdan özgürlüğünün korunması bakımından önemli bir ilkedir. Fakat tarafsızlık, devletin dindar hayat tarzına karşı mesafeli; seküler hayat tarzına karşı ise doğal olarak olumlu davranması anlamına gelmemelidir.
Gerçek tarafsızlık, devletin farklı hayat tarzları arasında ayrım yapmamasını gerektirir.
Burada özellikle şu soru önemlidir: Devletin tarafsızlığı, dinin kamusal hayattan bütünüyle çekilmesi anlamına mı gelir, yoksa farklı inanç ve inançsızlık biçimlerinin eşit hukukî özgürlük içinde bulunabilmesi anlamına mı?
İkinci anlayış çoğulcu bir toplumla daha fazla örtüşmektedir. Çünkü devletin tarafsız olması, toplumun sekülerleşmesini zorunlu olarak gerektirmez.
Aksi hâlde laiklik, din ile devlet arasındaki tarafsız mesafeyi koruyan bir ilke olmaktan çıkıp, toplumu belirli bir hayat tarzına yönlendiren bir ideolojiye dönüşebilir.
Batılılaşmacı söylemin bir başka problemi de tarih ve gelenek karşısında ortaya çıkabilir. İslâmî gelenekten gelen rivayetler, metinler veya kurumlar tarihsel eleştiriye tabi tutulurken son derece katı ölçütler kullanılabilmektedir. Buna karşılık Batı’nın kendi tarihî tecrübeleri veya modernliğin dayandığı bazı kabuller aynı titizlikle sorgulanmayabilmektedir.
Oysa gerçek tarihsel eleştiri seçici olamaz.
Bir tarihî bilginin güvenilirliği, kişinin dünya görüşüne göre değil, kaynağın niteliğine, aktarım zincirine, belge değerine, kronolojik uyumuna ve diğer tarihî verilerle ilişkisine göre değerlendirilmelidir.
Dinî gelenek hakkında “Bu eski bir rivayettir, dolayısıyla güvenilemez” demek bilimsel bir yöntem değildir. Aynı şekilde modern bir düşünceyi sırf modern olduğu için doğru kabul etmek de bilimsel değildir.
Her iki durumda da aynı epistemik ölçütlerin kullanılması gerekir.
Buraya kadar ele alınan örneklerin ortak noktası şudur: Sorun bilim, özgürlük, çoğulculuk, uzmanlık, laiklik veya insan hakları değildir. Sorun, bu kavramların seçici biçimde kullanılmasıdır.
Bilim değerlidir; fakat bilimcilik eleştirilmelidir.
Özgürlük değerlidir; fakat özgürlüğün yalnızca seküler bireyin özgürlüğü olarak anlaşılması eleştirilmelidir.
Çoğulculuk değerlidir; fakat çoğulculuğun yalnızca kabul edilen düşünceler arasındaki çoğulculuk olması eleştirilmelidir.
Uzmanlık değerlidir; fakat uzmanlık ilkesinin yalnızca dinî âlimleri sınırlandırmak için kullanılması eleştirilmelidir.
Laiklik siyasal tarafsızlıktır; fakat laikliğin, dindarlığı kamusal alandan dışlayan bir ideolojiye dönüşmesi eleştirilmelidir.
Dolayısıyla yapılması gereken Batı’dan gelen her ilkeyi reddetmek değil, her ilkeyi kendi tutarlılığı içinde sınamaktır.
Bir düşüncenin gerçek değeri, yalnızca savunduğu ilkelerle değil, bu ilkeleri kendisine de uygulayıp uygulamadığıyla anlaşılır.
Batılılaşma savunucularının çelişkileri üzerinde düşünürken öncelikle önemli bir ayrım yapmak gerekir. Eleştirinin konusu Batı değildir; belirli bir medeniyetin bütün birikimini reddetmek de değildir. Eleştirinin konusu, Batı’nın tarihsel tecrübesinden doğan bazı düşüncelerin sorgulanamaz evrensel ölçütler olarak sunulması ve bu ölçütlerin farklı kesimlere eşit biçimde uygulanmamasıdır.
Gerçek bilimsel zihniyet, yalnızca karşı tarafın iddialarını sorgulamaz; kendi önkabullerini de sorgular. Gerçek özgürlük, yalnızca kişinin kendi tercihlerini yaşamasını değil, başkasının meşru tercihine de tahammül edebilmesini gerektirir. Gerçek çoğulculuk, yalnızca bizimle aynı düşünenlerin farklılaşmasına izin vermek değil, bizim dünya görüşümüzü paylaşmayanların da meşru varlığını kabul etmektir. Gerçek uzmanlık, yalnızca belirli bir kesimin konuşma alanını daraltmak değil, her alanda uzmanlığın sınırlarına riayet etmektir. Gerçek tarafsızlık ise bir hayat tarzını diğerine karşı örtülü biçimde üstün tutmak değil, farklı hayat tarzlarına eşit hukukî alan açmaktır.
Bu sebeple modernleşme ile Batılılaşmayı, bilim ile bilimciliği, özgürlük ile sekülerleşmeyi ve evrensellik ile Batı-merkezciliği birbirinden ayırmak gerekir. Bir toplumun bilim ve teknolojide ilerlemesi, hukukunu geliştirmesi, kurumlarını yenilemesi ve dünyadaki gelişmeleri takip etmesi, zorunlu olarak kendi tarihî, kültürel ve dinî kimliğini terk etmesini gerektirmez.
Asıl ihtiyaç duyulan şey, ne kör bir Batı hayranlığı ne de toptan bir Batı reddidir. İhtiyaç duyulan şey, eleştirel ve tutarlı bir ölçüdür. Bir düşünceyi nereden geldiğine göre değil, ne söylediğine; bir ilkeyi kimin savunduğuna göre değil, herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına göre değerlendirmek gerekir.
Çünkü bir ilkenin gerçek sınavı, onu sevdiğimiz insanlara uygulamak değil, sevmediğimiz veya katılmadığımız insanlara da aynı şekilde uygulayabilmektir.
İsrail Basınında MIZRAK Alarmı: "Türkiye Doğrudan Vuruş Menziline Aldı" Tel Aviv merkezli analiz platformu Nziv,…
Yunanistan Sürükledi, AB Yine Arkadan Vurdu: Brüksel’in Türkiye Düşmanlığı Bitiş Çizgisini Aştı! Türkiye ile Libya…
Dört İslam Ülkesinden Güç Birliği: Bedir Mutabakatı İmzalandı Türkiye, Endonezya, Katar ve Pakistan, savunmada iş…
Kapitalizmin Mabetleri: İbadetimiz Alışveriş, Kıblemiz Vitrin mi? İnsanlık tarih boyunca kutsal mekânlar inşa etti. Kimi…
FRANSA’DA OLANLAR NEYİN NESİ? Bir zamanlar Avrupa’nın en müreffeh ülkelerinden biri olarak gösterilen Fransa’da halk…
Sumud (Gazze): Tiyatro Sahnesinden Dünyaya Vicdan Çağrısı Devlet Tiyatroları’nın “Sumud (Gazze)” oyunu, Filistin halkının direnişini…