
BEDELİ ÖDENMEDEN ZAFERE ULAŞILMAZ
Hayal edebiliyor musunuz, herhangi bir akıl sahibi insanın şöyle düşünebildiğini:
İnsanların gece teslim olmuş vaziyette yatıp, sabaha zaferle uyanmaları düşünülebilir mi? Böyle bir şeyi düşünebilecek biri var mı? Bu mümkün değil. İşte bu yüzden, bir dönüşümün bedeli vardır; ezilmeden ayağa kalkmaya geçişin bir bedeli… Peki, bu dönüşümün bedeli nedir? Önce birinin uyanması gerekir, sonra etrafındakileri uyandırması; biri diğerini, o da bir başkasını… Ve onlar da hâlâ uykuda olanları uyandırırlar. Bir şey yapsın, bir tepki göstersin, hatta öldürülsün… İşte bu bedel, insanlık tarihindeki tüm dönüşümlerde ödenmiştir.
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, gözlerinin önünde öldürülenleri görmedi mi? Bilakis! Kardeşlerim, şimdi anlattığım bu kıssa hâlâ gözlerimizin önünde duruyor. Hudeybiye’deki Rıdvan Biatı’nda, Peygamberimiz öyle bir karar aldı ki kimse “Bu intihar olur” diyemesin. Bu, bizim dinimizin sünnetidir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- umre yapmak üzere Mekke’ye gidiyordu: Kâbe’yi tavaf edecek, sa’y edecek, saçını tıraş edecek, kurbanını kesecek ve umresini tamamlayıp dönecekti. Hâlâ niyetindeydi, Kâbe’nin yanında ağlayacak, dua edecek, Safa ile Merve arasında sa’y yapacak, hatta koşacaktı. Yani umre neredeyse icra edilecekti.
Ancak müşrikler onları umreden alıkoyunca ve söylentiler yayılınca, alınan karar duygusal bir coşkudan kaynaklanmadı. Hayır! Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Kureyş’le savaşma kararı aldı. Belki birileri diyebilir: “Ey Allah’ın Resulü, onlarla nasıl savaşacağız? Evlerimize dönüp silahlarımızı alalım, insanları harekete geçirelim mi?” Fakat karar kesindi: Ellerindekiyle savaşacaklardı. Çünkü Peygamber, kendi hevâsından konuşmazdı. O’nun söyledikleri ancak vahiydir.
Kararını ilan ettiğinde, gözü olan herkes dedi ki: “Bu demek oluyor ki hepimiz öldürüleceğiz. Yok edileceğiz. Çünkü ne sayı olarak, ne donanım olarak, ne de gerçekten bir çatışmaya girişecek gücümüz var.” İşte o anda Peygamberimizin dehâsı devreye girdi: Müslümanlardan yalnızca savaşmaya değil, ölmeye biat etmelerini istedi. Kimse “Öleceğiz!” diyemesin diye… Biat, son nefese kadar sebat üzereydi. Hiçbir erkek geri durmadı. Onlar, Allah’a verdikleri sözde sadık kalan adamlardı. Hiçbiri geride kalmadı. Peygamberimiz, Osman’ı müşriklerle müzakere etmesi için göndermişti. Herkes biat ettikten sonra, Peygamberimiz sağ eliyle kendi eline vurdu ve “Bu da Osman için” dedi. Yani gıyabında onun adına da biat aldı.
Bu biat, ölüm biatıydı. Sizin bugün “intihar” diye adlandırabileceğiniz şey, o gün mücahit öncülerin kararlılığıydı. Allah bu biati ebedileştirdi. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyruldu:
“Andolsun ki, o ağacın altında sana biat eden müminlerden Allah razı olmuştur.” (Fetih 18)
Çünkü o an, ölüm üzerine biat edilmişti. Allah da onların kalplerindeki sadakati bildi. İşte bu, değişimin bedelidir.
Bizden önce bu yola girenleri gördük. Sümeyye’nin, iffeti üzerine saplanan bir mızrakla nasıl vahşice öldürüldüğünü, oğlunun ve kocasının gözleri önünde şehit edildiğini gördük. Habbâb bin Eret’in ateş üzerinde kavrulduğunu, Bilâl’in Mekke sıcağında göğsüne taş konularak işkence gördüğünü, dövüldüğünü, kırbaçlandığını ve ona “Sus! Konuşma!” denildiğini ama onun yine de susmayıp “Ehad! Ehad!” dediğini gördük. Bütün bu işkencelere rağmen… Bunlar intihar mıydı? Hayır! Bunlar, söylenen sözün bedeliydi. Yolun bedeliydi. Korkunun egemen olduğu bir dönemde hakkı haykırmanın bedeliydi.
O söz ki, bir duvarı delip geçmez, bir perdeyi yakmaz; ama kalpleri uyandırır, bâtılı sarsar. O sözler, tevhid ehlinin dudaklarından çıkan manevî füzelerdi. Bugün ise bütün ümmetin umuduna dönüşmüş durumda. Küçücük kuşatma altındaki Gazze, Müslümanların en büyük ümidi oldu. Zalimlerin ve işgalcilerin her yerde peşini bırakmayan bir lanete dönüştü. Allah’tan niyaz ediyoruz ki bu işi tamamlasın ve sonunu bu ümmet için izzet ve zafer kılsın.
Peygamberimiz’in tecrübelerine bakın: Bilâl bin Rebâh, işkenceden dili tutulduğunda bile, parmağıyla tevhid işareti yaptı. Abdullah bin Mesud, “Kureyş Kur’an’ı hiç işitmedi. Vallahi onlara Kur’an’ı işittireceğim” dedi. Sonra yüksek sesle Rahman Sûresi’ni okumaya başladı:
“Er-Rahmân. Öğretti Kur’ân’ı. Yarattı insanı. Öğretti ona beyanı…” (Rahman 1-4)
Onu öyle dövdüler ki neredeyse öldüreceklerdi. Sahabeler onu zor kurtardı. İyileşince de şöyle dedi: “Vallahi isterseniz yarın yine giderim!” Yani bir daha yaparım. İşte bu, toprağı kazanmanın bedelidir; hakkı açıkça haykırmanın, eğilip bükülmeden secdeye varmanın bedelidir.
Irak’ta Baas rejimi, Amerikan ordusunun karşısında tutunamadı ve düştü. Ondan sonra yalnızca İslamî hareketler direndi. Bu rejimlerin askerlerinin, Amerikan askerleri karşısında nasıl diz çöküp ayaklarını öptüklerini gördük. Kendilerini nasıl küçük düşürdüklerine şahit olduk. Fakat İslâmî proje geldiğinde, askeri başı dik tutan, silahsızken bile tankı geri püskürten bir şuur kazandırdı. Bu sebeple hedef alındı, savaş açıldı. Çünkü bu, izzetin projesiydi.
Bu acılar ve yaralar, ezilmeden ayağa kalkışın bedelidir. Bu bir kevnî (evrensel) sünnettir; bizzat Peygamber Efendimiz’in öğrettiği bir hakikattir. Mesele yalnızca işkence de değildir; aynı zamanda sürgündür. Peygamberimiz doğup büyüdüğü Mekke’den çıkarıldı, hicret etmek zorunda kaldı. Sonra Allah ona Mekke’yi fethetmeyi nasip etti, hac ibadetini yerine getirdi. Fakat Ebtaḥ denilen yerde birkaç gün kaldı. Oradan ayrılmak üzereyken bir ensârî ona hayretle sordu:
“Ey Allah’ın Resulü, burası sizin yurdunuz değil mi?”
Peygamberimiz buruk bir tebessümle şöyle buyurdu:
“Kureyş bize ev mi bıraktı ki?”
Zira evine el koymuşlar, yıkmışlardı. Artık onun Mekke’de bir evi kalmamıştı.
Diğer İslamî tecrübelere de bakın: Libya’nın mücahidi Ömer Muhtar… İtalya’ya karşı savaştı. Yakalandı ve idam edildi. Adamlarının nasıl öldürüldüğünü, ayaklarının bağlanıp geri çekilmelerine imkân verilmediğini gördük. Bunlar intihar mıydı? Hayır, vallahi! Bunlar, öncü mücahitlerin ödediği bedeldi. Zilletten izzete geçişin bedeliydi.
İşte bu yüzden, onlardan sonra gelenler aynı olmadılar. Allah Teâlâ buyurdu:
“İçinizden fetihten önce infakta bulunan ve savaşanlar, (diğerleriyle) bir olamaz.” (Hadid 10)
Fetihten önce savaşanlar başkadır. Bedir’de savaşanlar azınlıktaydı. Ne donanımları vardı, ne atları… Müslümanların sadece iki atı vardı. Ama buna rağmen zafer geldi. O zaman münafıklar şöyle dediler:
“Bunları dinleri aldattı. Bu heves onları helak edecek.”
Ama Kur’ân onlara şu ayetle cevap verdi:
“Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar diyorlardı ki: ‘Bu adamları dinleri aldattı!’ Oysa kim Allah’a tevekkül ederse, bilsin ki Allah mutlak izzet sahibidir, hikmet sahibidir.” (Enfal 49)
Onlar aldanmış değillerdi. Onlar Allah’a dayanmış, O’nun yardımına güvenmiş, sabrın ve sebatın bedelini ödemeye hazır olanlardı.
Şeyh Hazim Salah Ebu İsmail
Tercüme A. Ziya İbrahimoğlu
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
DÜNYA NEREYE GİDİYOR? İsrail Dünyayı Nereye Sürüklüyor? Uluslararası hukuk çökerken, tepkiler neden sonuç üretmiyor? Uluslararası…
Varlığın ve Bilginin Dengesi: İlahi Adaletin Ontolojik ve Epistemolojik Ölçekleri… Giriş: Adaletin Çok Boyutlu Doğası……
Osman Erkan: “Sosyal Aile Olun, Yalnızlık Sanal Bağımlılığı Tetikler” Çekmeköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Okul…
KURUCU SÜNNİ İMAMLARDAN İMAM ŞAFİİ Gazze’de doğan İmam Şafii (h. 204/m. 820), daha çocukken babasının…
Mesut Özil: “Uygur Türkleri paylaşımı sonrası Arsenal’de her şey değişti” İngiliz ekibi Arsenal FC’den ayrılış…
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ, SESSİZ DÖNÜŞÜM İstanbul Sözleşmesi, resmî adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin…