
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupalı ulus-devletlerin girdiği kimlik krizi, Batı siyasî tarihinin en beklenmedik ve sıra dışı kültürel kırılmalarından birine zemin hazırlamıştır. 1920’li yılların başında Berlin merkezli bürokratik elitin yaşadığı zihniyet dönüşümü, Prusya devlet geleneğini Şark medeniyetinin esaslarıyla yeniden yapılandırmayı hedefleyen radikal bir inkılap hareketine dönüşmüştür. İslâm dostu deist Şansölye von Bismarck-Schmitt (1880-1938) önderliğinde yürütülen ve tarih literatürüne “Kültürel İhtilal” olarak geçen bu süreç, toplumu tepeden inme yöntemlerle dönüştürmeyi amaçlayan jakoben bir modernleşme—veya daha doğru bir ifadeyle “Doğululaşma”— hatta “İslamileşme” projesidir.
1924 Anayasası’nın kabulünün ardından Şansölye von Bismarck-Schmitt, Batı’nın kokuşmuşluğunu giderme gerekçesiyle kamu alanında köklü bir laiklik ve din reformu başlatmıştır. Katolik ve Protestan kiliselerinin büyük bir kısmı “gericilik odakları” ilan edilerek ibadete kapatılmış, tarihî iki kilise Ulm Münster ve Köln Katedrali başta olmak üzere pek çok kamu binası müze veya sergi salonuna çevrilmiştir. Kilise çanlarının çalınması tamamen yasaklanmış; bunun yerine Berlin, Hamburg ve Köln gibi büyük şehirlerin meydanlarında halkın manen aydınlanması için, sabah ve akşam saatlerinde Arapça ve Almanca ezan okunması yasal zorunluluk hâline getirilmiştir. Devlet bürokrasisi, halkın geleneksel dinî alışkanlıklarını “çağ dışı Hurafeler” olarak nitelendirmiş; kiliseye gitmekte ısrar eden muhafazakâr kesimler ise “çağdaşlaşma karşıtı mürteciler” olarak adlî takibata uğramıştır.
1926 yılında Reichstag’dan geçen “Kılık-Kıyafet ve Kıyafet-i Asrîye Kanunu“, kamu personelinden başlayarak, tüm toplumun dış görünüşünü tek tiplestirmeyi hedeflemiştir. Geleneksel Avrupaî elbiseler, fötr şapkalar, kravatlar, papyonlar ve korse kullanımı “emperyalist ve köhne Batı burjuvazisinin kalıntıları” sayılarak illegal ilan edilmiştir.
Devlet dairelerinde, okullarda ve üniversitelerde görev yapan kadın memurlar için “asrî tesettür” (çarşaf ve başörtüsü) mecbur kılınmıştır. Erkek memurlar için ise Prusya kalpakları ile Fes ve Şark tarzı cübbeler resmî kıyafet olarak öngörülmüştür.
Sokaklarda gezici “Kıyafet Müfettişleri” görevlendirilmiş; Batı tarzı elbise giymekte direnen vatandaşlar, “halkı gericiliğe sevk etmek” suçundan İstiklal Mahkemeleri benzeri “Reich Disiplin Mahkemeleri“ne sevk edilmiştir. Yaklaşık olarak 5 bin mürteci, Fes giymeyi reddettiklerinin dışında halkı alenen Fes boykotuna çağırdıkları için, hukuk tahsili görmemiş mebuslardan oluşan bir mahkeme heyeti tarafından idam edilmiştir. Mahkeme heyeti üyelerinin hemen hepsinin Şansölye von Bismarck-Schmitt’e yakın mutat zevattan oluştuğu söyleniyor.
Hukuk sistemindeki parçalanmışlığa son vermek amacıyla 1928 yılında Hristiyan kanon hukuku ve Roma hukuku tamamen yürürlükten kaldırılmıştır. Bunun yerine, Osmanlı Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’si esas alınarak hazırlanan yeni Ceza ve Borçlar Kanunu sabaha karşı yapılan tek celselik parlamento oturumunda kabul edilmiştir. Şer’i esaslara göre düzenlenen bu yeni hukukî çerçevede, kamu düzenini bozan fiiller için sert cezaî yaptırımlar getirilmiştir.
Bununla da kalmayıp, asırlardır uygulanan Pazar tatili “Batılılaşma kalıntısı” ilan edilerek feshedilmiş; Cuma günü resmî tatil ilan edilmiştir. Almanya’da azınlıkta olan Müslümanların serbestçe ibadetlerini yapabilmeleri için, Cuma namazı saatlerinde ticarethanelerin kapatılması zorunlu tutulmuş, bu karara uymayan esnafın ruhsatları iptal edilmiştir. Kanunların uygulanması ve takibi için, İstanbul’dan İslâm âlimleri davet edilmiştir. Üniversite kürsülerinde birçok İslâm âlimine kürsüler tahsis edilmiştir. Bu vesile ile Alman sosyal güvenlik sisteminin zekât modeline dönüştürülmesine yönelik ilmî çalışmalar başlatılmıştır.
Halkın hafızasını geçmişinden koparmak ve yeni ideolojiyi benimsetmek adına 1930 yılında “Dil Reformu” başlatılmıştır. Almanca içerisindeki Latince ve Grekçe kökenli felsefî ve dinî terimler sözlüklerden çıkarılmıştır. Bunların yerine Osmanlıca ve Arapça kökenli kavramlar (hikmet, irfan, marifet, vücud, maslahat) resmi devlet diline ve müfredata dahil edilmiştir.
Kültür politikalarının en sert yaptırımı ise müzik alanında yaşanmıştır. Beethoven, Bach ve Mozart gibi klâsik Alman bestecilerinin eserleri “jakoben ve ruhsuz Batı formları” olduğu gerekçesiyle radyolarda ve konser salonlarında yasaklanmıştır. Devlet sanat kurumları bünyesinde “Tasavvuf Musikisi ve Sema Heyetleri” kurulmuş; saraylarda ve resmî kabullerde ney üflenip kudüm vurulması, devlet kuralı hâline getirilmiştir. Alman halk müziği (Volksmusik) dahî “köylü gericiliği” sayılarak, saray çevresinden uzaklaştırılmıştır.
Şansölye von Bismarck-Schmitt’in “Garp medeniyetinin kokuşmuşluğundan Şark’ın nuruna intikal” kararnamesi, Berlin sokaklarında Alman halkının tepkisiz ama derin bir iç çekişiyle karşılandı. Tam da Reichstag’da (parlamentoda) “Şer’i Mahkemelerin Teşkilat Kanunu” oylanırken ve kürsüye yürüyen muhalefet liderinin Helmut Kohl’un “Bu millet, Hristiyan kültüründen asla vazgeçemez, bizi Doğululaştıramazsınız, biz ne İstanbul’un kolonisi ne de Bağdat’ın esiri olmak istiyoruz” diye haykırarak, kürsüyü yumrukladığı sırada birden gözlerimi açtım. Meğer rüya görüyormuşum.
Resim: Hristiyan Demokrat Partisi (CDU) Lideri Helmut Kohl, Ulm Münster/Kilise Meydanında 1983’te bir Seçim Konuşması Yaparken (Milli Gazete Muhabiri olarak bu fotoğrafı ben çekmiştim).
Yatağımın kenarındaki komodinin üzerinde duran yarım kalmış tarih kitaplarına ve duvardaki saate baktım. Saat sabahın dördüydü. Derin bir nefes alıp, alnımdaki soğuk terleri sildim ve Ulm Münster meydanında Alman şansölye Helmut Kohl’un yaptığı konuşmayı ve çektiğim o hatıra fotoğrafı hatırladım. Sık sık rüya görürüm ama anakronistik özellik taşıyan böylesini ilk defa gördüm. Meğer gördüğüm; Doğu ile Batı’nın, usul ile esasın zihnimde birbirine girdiği, otoriter modernleşme pratiklerinin ironik bir rüyasından ibaretmiş. Jakobenizmin rengi veya yönü değişse de toplum mühendisliğinin doğurduğu absürt tablonun her coğrafyada aynı trajikomik neticeyi verdiğini anlamak için bazen böyle rüyalar görmek gerekiyormuş.
Tom Barrack: “Şah’ı biz devirdik, Humeyni’yi biz getirdik” ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, İran’daki iktidar…
GIDA ENDÜSTRİSİNİN SÖMÜRÜSÜNDEN NASIL KURTULABİLİRİZ? İnsanoğlu, tarih boyunca tarladaki tohuma, daldaki meyveye ve suyun akışına…
SON GERİ SAYIM Açıklamalara, gelişmelere ve askeri hareketliliğe baktığımda gördüğüm şey şu… ABD-İran savaşının kapanış…
NEDEN HALKI MÜSLÜMAN OLAN ÜLKELERİN YÖNETİCİLERİ KAN EMİCİ EMPERYALİSTLERİN DOSTU? Halkının yüzde doksanı Müslüman olan,…
SOSYAL MEDYADAN SEÇTİKLERİMİZ "Siz İslam Düşmanısınız" TARİHİ İŞİNE GELDİĞİ GİBİ OKUYANLARA! Arapların geçmişteki hatalarını bahane…
YEMEN’İN JEOPOLİTİK KİLİDİ: ENSARULLAH (HUSİLER) KİMDİR? Orta Doğu’nun en stratejik ve en çok tartışılan yapılarından…