
İslâm’ın çağımızdaki en büyük meselelerinden biri, insanların ona inanmaması değildir. Daha derinde başka bir problem vardır: İslâm’a inanıldığı söylenirken hayatın başka hakikatlere göre kurulması. Allah’ın varlığı kabul edilmekte, Kur’an kutsal bilinmekte, ibadetler yerine getirilmekte; fakat insanın başarı anlayışını piyasa, siyaset anlayışını güç, aile anlayışını değişen toplumsal kabuller, mutluluk anlayışını tüketim, gelecek tasavvurunu kariyer, değer ölçüsünü görünürlük, hakikat anlayışını ise çağın hâkim düşüncesi belirleyebilmektedir. Böyle bir dünyada din bütünüyle ortadan kaldırılmamıştır; fakat hayatı belirleyen merkez olmaktan uzaklaştırılmıştır. İslâm’a “var olabilirsin, fakat hayatın tamamı hakkında hüküm verme” denilmiş gibidir. Asıl tehlike de buradadır. Çünkü açıkça reddedilen bir hakikat kendisini savunabilir; fakat saygı gösterilerek etkisizleştirilen bir hakikatin mahkûm edildiği bazen fark edilmez. Kur’an evlerin en güzel köşesinde durabilir, ezanlar okunabilir, camiler dolabilir, dinî konuşmalar milyonlara ulaşabilir; fakat bütün bunların yanında hayat başka ölçüler tarafından yönetilebilir. Bu durumda sormamız gereken soru “İnsanlar hâlâ Müslüman mı?” sorusundan önce şudur: İnsanların Müslüman olduğu bir toplumda hayatın anlamını kim belirliyor?
Meseleyi yalnızca yanlış fetvalar, yanlış hocalar veya yanlış din yorumları üzerinden açıklamak yetersiz kalır. Daha büyük bir zihinsel dönüşüm yaşanmıştır. Modern çağ önce kendi insanını oluşturmuş, ardından bu insana uygun bir dünya kurmuştur. Bu insan daha fazla üretmeli, daha fazla tüketmeli, daha fazla kazanmalı, daha fazla görünmeli, daha hızlı yaşamalı ve sürekli yükselmelidir. Çocukluğundan itibaren ona “Ne kadar değerlisin?” sorusu yerine “Ne kadar başarılısın?”, “Nasıl bir insan oldun?” yerine “Ne kadar kazandın?”, “Hayatını hangi hakikat üzerine kurdun?” yerine “Hangi konuma geldin?” soruları öğretilmektedir. Sonra Müslüman bu dünyanın içerisine giriyor ve çoğu zaman dünyanın temel kabullerini sorgulamak yerine İslâm’ı bu hayat biçimiyle uyumlu hâle getirmeye çalışıyor. İşte İslâm’ın batıla boyun eğdirilmesi tam burada başlıyor. Çünkü artık batıl yalnızca putların önünde eğilmek değildir; Allah’ın belirlemesi gereken hayatın anlamını başka ölçülere teslim etmektir.
Kur’an’ın “Hak geldi, batıl yok oldu; zaten batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ 17/81) sözü yalnızca geçmişte putların yıkıldığı tarihsel bir anı anlatan cümle olarak okunamaz. Hak ile batıl arasındaki ilişkiyi ortaya koyan temel bir ölçüdür. Hak geldiğinde batılın meşruiyetini sorgular. Onunla yan yana durup kendisine küçük bir alan istemez. Fakat bugün çoğu zaman yaptığımız şey bunun tersidir: Batıl düzenekleri olduğu gibi kabul ediyor, sonra bunların içerisinde İslâm’a yer arıyoruz. Ekonominin temel mantığına dokunmadan “İslâmî finans”, tüketim kültürüne dokunmadan “helal tüketim”, gösteriş kültürüne dokunmadan “muhafazakâr yaşam”, güç siyasetini sorgulamadan “İslâmî siyaset”, modern insan tasavvurunu sorgulamadan “İslâmî kişisel gelişim” üretmeye çalışabiliyoruz. Buradaki mesele bu ifadelerin her birinin baştan yanlış olması değildir. Asıl soru şudur: İslâm mevcut hayatın bazı parçalarını dinîleştirmek için mi vardır, yoksa hayatın kendisini hangi esaslar üzerine kurduğumuzu sorgulamak için mi?
Bugünün insanı büyük bir çelişkinin içerisinde yaşamaktadır. Teknoloji ilerlemiş fakat insanın zamanı kendisine kalmamıştır. İletişim imkânları çoğalmış fakat yalnızlık büyümüştür. Üretim artmış fakat kanaat azalmıştır. Seçenekler çoğalmış fakat insan ne istediğini bilemez hâle gelmiştir. Bilgiye erişim kolaylaşmış fakat hikmet aynı ölçüde artmamıştır. İnsan binlerce kilometre uzaktaki olaydan saniyeler içerisinde haberdar olmakta, fakat aynı evde yaşadığı insanın iç dünyasını bilmemektedir. Sosyal medya insana kendisini gösterme imkânı vermiş, fakat görünmek ile değerli olmak birbirine karışmıştır. İnsan artık yalnızca yaşamıyor; yaşadığını başkalarına göstermeye de mecbur hissediyor. Yediği yemek, yaptığı yolculuk, okuduğu kitap, yaptığı yardım, hatta ibadeti bile zaman zaman görünürlük ekonomisinin parçasına dönüşebiliyor. Burada İslâm’ın sorusu yalnızca “Bu araçları kullanmak caiz midir?” olamaz. Daha derin soru şudur: Bu araçlar nasıl bir insan meydana getiriyor? Sürekli görünmek isteyen, başkalarının beğenisiyle değer ölçen, sessiz kalamayan, yalnız kalamayan, dikkatini birkaç dakikadan fazla bir yerde tutamayan bir insanın kulluk bilinci nasıl korunacaktır?
İşte çağın din anlayışındaki temel sorunlardan biri budur: Büyük medeniyet meseleleri küçük fıkhî izin sorularına indirgenmektedir. İnsan hayatının yönü tartışılmıyor, yalnızca mevcut hayatın içinde ne kadar hareket edilebileceği soruluyor. “Bu sistem insanı neye dönüştürüyor?” yerine “Bunun içinde bana izin verilen alan nedir?” diye soruyoruz. Böylece Müslüman, yaşadığı düzeni dönüştürme iddiasını kaybederek onun içerisinde dinen kabul edilebilir bir köşe aramaya başlıyor. Oysa İslâm yalnızca yasak ve izin bildiren bir kontrol listesi değildir. İnsanın kim olduğunu, niçin yaşadığını, neye sahip olabileceğini, neyin kendisine sahip olmaması gerektiğini, gücün hangi sınırda duracağını, servetin hangi sorumluluğu doğuracağını, insan-insan, insan-toplum ve insan-iktidar ilişkisinin hangi ahlaka dayanacağını belirleyen bütünlüklü bir hayat tasavvurudur.
Modern düzenin en güçlü tarafı insanları yalnızca kendi değerlerine inandırması değildir; kendisinden başka bir dünyanın mümkün olmadığına inandırmasıdır. İşte zihinsel mahkûmiyet burada tamamlanır. İnsan mevcut ekonomik yapının adaletsizliklerini görür fakat “Ekonomi böyle” der. Siyasette ahlakın aşındığını görür fakat “Siyaset böyle” der. İş hayatında insanın makine gibi tüketildiğini görür fakat “Rekabet böyle” der. Eğitim sisteminin çocukları bilgi ve sınav arasında sıkıştırdığını görür fakat “Sistem böyle” der. Dijital dünyanın insan dikkatini metalaştırdığını görür fakat “Çağ böyle” der. Ailenin çözülüşünü izler fakat “Zaman değişti” der. Böylece yanlış artık savunulmaya bile ihtiyaç duymaz; kaçınılmaz ilan edilir.
İşte Müslüman düşüncenin yeniden başlaması gereken yer tam burasıdır: “Başka türlü mümkün değil” cümlesine itiraz etmek.
Çünkü vahiy insana yalnızca mevcut dünyanın içerisinde nasıl yaşayacağını öğretmez; mevcut dünyanın hangi esaslarının yanlış olduğunu da gösterir. Hz. Muhammed’in çağrısının sarsıcı tarafı da buydu. Mekke toplumuna birkaç ahlaki düzeltme teklif edilmedi. İnsan, servet, güç, üstünlük, kulluk, otorite ve toplum anlayışının temelleri sorgulandı. “Allah birdir” sözü bu yüzden yalnızca metafizik bir bilgi değildi. Eğer Allah tek ilah ise hiçbir servet, kabile, hükümdar, çoğunluk, gelenek veya insan arzusu mutlak değildir. Bir cümle bütün sahte mutlakların yerini değiştiriyordu.
Bugün aynı bilinç yeniden gereklidir.
Çağımızın daha karmaşık problemi budur. Batıl her zaman “Allah yoktur” diyerek gelmiyor. Bazen “Allah vardır ama ekonomi başka kurallarla işler” diyor. “Allah vardır ama siyaset gerçekçiliği gerektirir.” “Allah vardır ama ticarette herkes böyle yapıyor.” “Allah vardır ama bu çağda başka türlü aile kurulamaz.” “Allah vardır ama başarı için bazı şeyleri görmezden gelmek gerekir.” Böylece Allah inkâr edilmiyor; Allah’ın hayat üzerindeki belirleyiciliği parçalanıyor.
Bu nedenle bugünün putlarını yalnızca heykellerde aramak bizi yanıltır. Çağımız put üretmek için taş yontmaya ihtiyaç duymuyor. İnsanın karşısına dokunulmaz kabuller çıkarıyor: büyüme, güç, kariyer, piyasa, ulusal çıkar, çoğunluk, popülerlik, haz, bireysel arzu, teknoloji, başarı… Bunların hiçbirisi tek başına put değildir. Fakat herhangi biri “Benim için Allah’ın ölçüsünden daha belirleyicidir” noktasına taşındığında sorun başlar. Para ihtiyaçtır; fakat insan bütün kararlarını para belirlediğinde para artık cebinde değildir, zihninin merkezindedir. Devlet gereklidir; fakat doğruyu devlet belirliyorsa devlet sınırını aşmıştır. Siyaset gereklidir; fakat hakikat siyasi çıkara göre değiştiriliyorsa siyaset araç olmaktan çıkmıştır. Teknoloji nimettir; fakat insan neyi düşüneceğini algoritmaların seçtiği bir varlığa dönüşüyorsa teknolojinin insan üzerindeki iktidarı sorgulanmalıdır.
Bu yüzden çağımızda şirk ve batıl üzerine düşünmek, yalnızca eski putların isimlerini bilmek değildir. İnsanın bugün neyin karşısında düşünmeden teslim olduğunu araştırmaktır.
Burada kendi din anlayışımızı da cesaretle sorgulamalıyız. Çünkü ezberlenmiş bir din, ezberlenmiş bir hayatla kolaylıkla yan yana yaşayabilir. İnsan namazın farz olduğunu bilir fakat namazın nasıl bir insan meydana getirmesi gerektiğini düşünmez. Faizin haram olduğunu bilir fakat servetin hayatındaki yerini sorgulamaz. İsrafın kötü olduğunu bilir fakat tüketim kültürünün kendisini nasıl yönettiğini fark etmez. Gıybetin haram olduğunu bilir fakat dijital ortamda insanların haysiyetinin nasıl tüketildiğini önemsemez. Kul hakkını bilir fakat çalıştırdığı insanın emeğine nasıl davrandığını sorgulamaz. Adaleti över fakat sevdiği insan haksızlık yaptığında sessizleşir. Kur’an okur fakat Kur’an’ın kendi siyasi, ekonomik ve toplumsal kabullerini sorgulamasına izin vermez.
Böyle bir din bilgisi insanı dönüştürmeyebilir; aksine insanın değişmeden dindar hissetmesini sağlayabilir.
Asıl tehlike budur.
İnsan bazen hakikate karşı çıkmaz; hakikati kendisini rahatsız etmeyecek kadar küçültür.
Kur’an okunur fakat hayata soru sormaz. Namaz kılınır fakat kibir yaşamaya devam eder. Din konuşulur fakat menfaat düzeni değişmez. İslâm savunulur fakat İslâm’ın insanı değiştirme talebi ertelenir. Böylece din insanı dönüştüren bir çağrı olmaktan çıkıp insanın mevcut hayatına manevi huzur sağlayan bir unsura dönüşebilir.
Oysa vahiy insanı rahat bırakmak için değil, doğru yere yerleştirmek için gelir.
Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar değil, yeni bir dürüstlüktür.
Bir Müslüman haksızlık yaptığında onu savunmamak gerekir. Bir dinî yapı insanları sömürüyorsa, adı ne kadar İslâmî olursa olsun “Bu İslâm değildir” diyebilmeliyiz. Siyaset dini araçsallaştırıyorsa, dinî kavramların kullanılması bizi yanıltmamalıdır. Ticarette insan aldatılıyor fakat işyerinin duvarında ayet asılıysa duvardaki ayet yapılan işi helal hâle getirmez. Bir yardım faaliyeti insanın acısını gösteri malzemesine dönüştürüyorsa, yardımın kendisi kadar yardımın ahlakı da konuşulmalıdır. Bir insan sürekli İslâm’dan söz ediyor fakat yanında çalışan insanların hakkını vermiyorsa, söz ile hayat arasındaki uçurum görülmelidir. Bir toplum camiler inşa ediyor fakat adaleti inşa edemiyorsa, yalnızca bina sayısına bakarak dinî canlılık ölçülemez.
İslâm’ın en büyük düşmanlarından biri İslâm adına yapılan yanlışların İslâm diye savunulmasıdır. Çünkü açık düşman insanı uyanık tutabilir; fakat din adına yapılan yanlış, insanın yanlışını ibadet zannetmesine kadar varabilir.
Bu yüzden dürüstlük bazen savunmak değil, ayırmaktır.
Hak ile bize ait olanı ayırmak.
Vahiy ile yorumumuzu ayırmak.
İslâm ile Müslümanların tarihini ayırmak.
Din ile siyasi menfaati ayırmak.
Kulluk ile kültürel alışkanlığı ayırmak.
Çünkü İslâm’ı korumanın yolu Müslümanların yaptığı her şeyi savunmak değildir. İslâm’ın ölçüsünü Müslümanların yanlışlarından da üstün tutabilmektir.
“İslâm batıla boyun eğmez; batılı ortadan kaldırır” dediğimizde bunu doğru anlamamız gerekir. Buradaki ortadan kaldırma insanı ortadan kaldırmak değildir; yanlışın insan üzerindeki hükmünü ortadan kaldırmaktır. İslâm insanla değil, insanı köleleştiren yanlışla mücadele eder. Yalanı doğrulukla, sömürüyü adaletle, cehaleti bilgiyle, kibri kullukla, sınırsız tüketimi kanaatle, yalnızlığı kardeşlikle, gösterişi ihlasla, güç tapınmasını sorumlulukla, insanın insana kulluğunu Allah’a kullukla aşar.
Fakat burada çok ciddi bir ölçü vardır: Biz kendi hayatımızda aşamadığımız batılı dünyadan kaldırdığımızı iddia edemeyiz.
Tüketim kültürünü eleştirirken bütün mutluluğumuzu satın aldıklarımıza bağladıysak, onu aşmış değiliz.
Güç tapınmasını eleştirirken güçlü olan bizim tarafımızdaysa haksızlığı görmezden geliyorsak, onu aşmış değiliz.
Modern bireyciliği eleştirirken yaşlı anne babamızı yük görüyor, komşumuzu tanımıyor, akrabalarımızla menfaat dışında ilişki kurmuyorsak onu aşmış değiliz.
Dijital kültürü eleştirirken birkaç dakika sessizlikte kalamıyor, sürekli ekrana dönüyor, dikkatimizi yönetemiyorsak onu aşmış değiliz.
Kapitalizmi eleştirirken hayatımızın temel amacı daha fazla biriktirmek, daha büyük eve geçmek, daha pahalı arabaya binmek ve bunlarla değer kazanmaksa eleştirdiğimiz düzen zihnimizin içinde yaşamaya devam ediyor demektir.
İslâmlaşmak tam da burada ağır bir sorumluluğa dönüşür. Çünkü İslâm yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, neye dönüştüğümüzü sorar.
Batıla itiraz etmek geçmişte yaşamayı istemek değildir. Bu ayrım son derece önemlidir. Müslümanın hedefi yedinci yüzyılın ulaşım araçlarını, şehirlerini veya ekonomik tekniklerini bugüne taşımak değildir. Kaynağa dönmek başka, tarihe dönmek başkadır. Kaynağa dönmek; insanın değerini, adaletin anlamını, servetin sınırını, gücün sorumluluğunu, ailenin yerini, bilginin maksadını ve hayatın nihai gayesini vahiyden yeniden öğrenmektir. Sonra bunların çağımızdaki karşılığını üretmektir.
Dolayısıyla Müslüman düşüncenin görevi yalnızca “modern dünya yanlıştır” demek olamaz. Alternatif üretebilmelidir.
Nasıl bir eğitim insanı yalnızca meslek sahibi değil şahsiyet sahibi yapacaktır?
Nasıl bir ekonomi servet üretecek fakat insanı servetin kölesine dönüştürmeyecektir?
Nasıl bir şehir insanları birbirine yabancılaştırmayacaktır?
Teknolojiyi nasıl kullanacağız fakat insanın dikkatini, mahremiyetini ve iradesini teknoloji şirketlerinin insafına bırakmayacağız?
Nasıl bir siyaset güç elde etmeyi değil adaleti merkeze alacaktır?
Nasıl bir aile modeli insanın bireyselliğini yok etmeden sorumluluk ve aidiyet üretecektir?
Nasıl bir eğitim sistemi çocuklara yalnızca sınav kazanmayı değil doğru soru sormayı öğretecektir?
Nasıl bir ilim anlayışı bilgiyi kariyer ve unvanın ötesine taşıyacaktır?
Nasıl bir ticaret anlayışı büyümeyi tek başarı ölçüsü olmaktan çıkaracaktır?
İşte İslâm düşüncesinin önündeki büyük çalışma alanı budur.
Sadece itiraz eden değil, inşa eden bir akıl.
Sadece haramları sıralayan değil, helalin nasıl bir medeniyet meydana getireceğini gösterebilen bir düşünce.
Sadece geçmişin ihtişamını anlatan değil, geleceğin kurumlarını tasarlayabilen bir bilinç.
Belki de zihinsel kırılma tam burada gerçekleşecektir: İslâm’ı sürekli çağın karşısında savunmayı bırakıp çağın kendisini İslâm’ın karşısında sorgulamaya başladığımızda.
Neden insanın ömrü üretim ve tüketim arasında geçmelidir?
Neden ekonomik büyüme insanın huzurundan daha önemli kabul edilmelidir?
Neden teknoloji ilerlediğinde insanlığın da ilerlediğini varsayıyoruz?
Neden güçlü olanın belirlediği uluslararası düzeni kaçınılmaz kabul ediyoruz?
Neden milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında onun normal olduğuna inanıyoruz?
Neden özgürlük insanın bütün arzularını gerçekleştirebilmesi olarak tanımlanıyor da arzularına “hayır” diyebilmesi özgürlüğün parçası sayılmıyor?
Neden eğitim insan yetiştirmekten çok iş gücü yetiştiriyor?
Neden insanın değeri sahip olduklarıyla ölçülüyor?
Neden çocuklarımızı iyi insan olmaktan önce başarılı insan olmaya hazırlıyoruz?
Ve en önemlisi:
Bütün bunların böyle olması gerektiğine kim karar verdi?
İslâm’ın çağımıza söyleyeceği büyük söz tam da bu sorunun ardından başlayabilir.
İslâm insanlığa daha dindar görünümlü bir tüketim toplumu teklif etmez. Daha ahlaklı görünen bir sömürü düzeni de teklif etmez. Mevcut dünyanın bütün kabullerini koruyup üzerine birkaç dinî sembol yerleştirmek İslâmlaşmak değildir. İslâm insanın Allah, kendisi, diğer insanlar, tabiat, servet, güç, bilgi ve ölümle ilişkisini yeniden düzenleyen köklü bir çağrıdır.
Bu nedenle asıl ihtiyacımız İslâm’ı modern dünyanın kabul edebileceği kadar küçültmek değil, modern dünyanın insanı neye dönüştürdüğünü İslâm’ın ölçüleriyle yeniden düşünmektir.
Batılın en büyük başarısı insanların kendisine inanması değildir.
İnsanların ondan başka bir hayatın mümkün olmadığına inanmasıdır.
İslâmî uyanışın başlangıcı da belki tam tersidir:
Başka bir insan mümkündür.
Başka bir ekonomi mümkündür.
Başka bir eğitim mümkündür.
Başka bir siyaset ahlakı mümkündür.
Başka bir şehir mümkündür.
Başka bir toplumsal ilişki mümkündür.
Başka bir gelecek mümkündür.
Fakat bunun için önce İslâm’ı mevcut dünyanın içerisinde kendisine yer arayan mahkûm bir düşünce olmaktan çıkarmamız gerekir. İslâm’ı değil; alışkanlıklarımızı, kurumlarımızı, ekonomik düzenimizi, siyaset anlayışımızı, başarı ölçülerimizi, tüketim biçimimizi, teknolojiyle ilişkimizi ve insan tasavvurumuzu sorgulama cesareti göstermeliyiz.
Çünkü hakikat çağın önünde hesap vermez.
Çağ, hakikatin karşısında hesaba çekilir.
“1.400 Yıl Önce İslam Kadına Bu Hakkı Vermişti” Sosyal medyada paylaşılan bir video, İslam’ın kadınlara…
Çölde Doğan Nağme: “Çağrı” Filminin Müziğinin Gerçek Hikâyesi Maurice Jarre gerçekten iki ay boyunca çölde…
ALLAH’I ALDATACAĞINI SANANLARIN DİNDARLIĞI Vicdanın rafa kaldırıldığı, adaletin pazarlık masalarında satıldığı bir çağda, inancı sadece…
MİT ve Emniyet'ten Dev Operasyon: Plazalardaki Küresel Dolandırıcılık Şebekesi Çökertildi İstanbul’un Levent ve Maslak hattındaki…
HIRSIZLIKTAN SOYGUNDAN ARINIYORUZ AZ KALDI CHP'de "Arınma" Süreci Devam Ediyor: Kılıçdaroğlu'ndan Net Mesaj CHP Genel…
Erdoğan'dan Net Fon Çıkışı: O Paralar Gelecek Türkiye'nin gündemini sarsan fon vurgunu iddialarına ilişkin siyasette…
View Comments
Evet, teşekkürler... Allah hak/ hakikat ehlinden kılsın hepimizi. Ne üzücü ki nefsimize mağlup olmakla geçmiş asırlar. Dil kuşatmış alemi... Alem kalmış gecede.