CELAL ŞENGÖR’ÜN “DÂHİ DİKTATÖR” İTİRAFI VE MECLİS TİYATROSU: TARİHÎ GERÇEKLER İLE VESAYETÇİ ROMANTİZMİN ÇİFTE STANDARDI
Celal Şengör’ün Fatih Altaylı’nın YouTube kanalında (30 Ekim 2026) sarf ettiği “Atatürk bal gibi diktatördü, ama her dediğini meclisten geçirip milletin onayını alıyordu” şeklindeki ifadeleri, seküler aydın kesimin tarihe, siyasete ve iktidara bakışındaki kronik yanılgıyı, hatta içine sıkıştığı çelişkiler sarmalını bir kez daha tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Şengör, bu sözleriyle bir yandan tarihî bir gerçeği (tek adam otoritesini ve diktatörlük vasfını) ikrar ederken, diğer yandan bunu “dâhi” ve “meşru” sıfatlarıyla süsleyip sevimli göstermeye, adeta aklama kamufle etmeye çalışmaktadır.


Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=9Qq4HvOJawA.
Peki, gerçekten de “meclisten geçti” diye yapılan her iş milletin rızasını, serbest iradesini ve onayını almış mı sayılır? Şengör’ün ve benzer zihniyetin dile getirdiği bu argümanlar hem yakın tarih bilinci hem de evrensel siyaset bilimi açısından baştan aşağı yanıltıcı ve temelsizdir. Bu zihniyetin iddialarını ve arka plânındaki ideolojik ezberleri derinlemesine eleştirmek, tarihin hakikatine borcumuzdur.
Meclis Aritmetiği Yanılsaması ve II. TBMM’nin Meşruiyet Sınırı
Bir kararın şekli olarak parlamentodan geçirilmiş olması, o kararın asla “halk iradesine” veya “toplumsal onaya” dayandığı anlamına gelmez. Şengör’ün bilinçli olarak gözden kaçırdığı (veya meşrulaştırmaya çalıştığı) somut tarihî olgular şunlardır:
- Meclis’in Tasfiyesi ve Güdümlü Seçimler: 1920-1923 yılları arasında görev yapan Birinci TBMM, Türk siyasî tarihinin en çoğulcu, çok sesli ve renkli muhalefet yapısına (özellikle İkinci Grup’a) sahipti. Ancak Meclis içindeki sert rejim tartışmaları, denetim talepleri ve çalkantılar, ardından gelen meçhul Ali Şükrü Bey cinayeti, bir fırsat/gerekçe bilindi; Birinci Meclis tasfiye edildi. 1923 seçimlerine gidilirken, milletvekili aday listeleri bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın tek taraflı inisiyatifiyle ve kontrolünde belirlendi. Dolayısıyla II. Meclis, halkın özgür iradesiyle ve rekabetçi bir seçim ortamıyla seçtiği bağımsız bir kürsü değil; kurucu iradenin kararlarını harfiyen onaylamakla mükellef bir “tasdik makamına” dönüştürüldü.
- Cumhuriyetin İlanı Oylamasındaki Siyasî Mühendislik: 29 Ekim 1923 gecesi mecliste 286 mebus bulunması gerekirken, oylamaya sadece 158 mebus katılmıştır. Rakamsal olarak yarısını geçtiği iddia edilse de; Millî Mücadele’nin asıl kurucu ve önde gelen kadroları olan Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi muhalif milletvekilleri bilinçli olarak Ankara dışında tutulmuş ya da bu ani baskından habersiz bırakılmıştır. O an salonda bulunan ve zaten büyük ölçüde kuşatılmış olan 158 kişinin el kaldırması üzerinden ‘oy birliğiyle kabul edilmiştir’ tablosu üretilmiştir. Zaten oturumu yöneten Meclis Başkanvekili Ali Fuat Paşa Cebesoy değil, Ali Fethi Okyar veya o anki divan veya yönetenler, “Kabul edenler etmeyenler…” derken, itiraz etmeye fırsat bırakmadan ya da sesleri bastırarak “Oy birliğiyle kabul edilmiştir” deyip çekici vurmuştur. Muhalefetin temsilcilerinin dışarıda bırakıldığı, seslerin bastırıldığı bir mecliste ‘oy birliği’ aramak, tarihe, aritmetiğe ve mantığa hakarettir.
- Kelimelerin ve Kurumların Anlamını Yitirmesi: Muhalefetin tamamen ezildiği, basının sıkı bir sansür mekanizmasına tâbi tutulduğu ve temsilcilerin atamayla belirlendiği bir siyasî atmosferde, meclis kürsüsünden çıkan her metin “halkın onayı” değil, totaliter ve otoriter bir rejimin şekil şartlarını tamamlama çabasından ibarettir.
“Dâhi / Sevimli Diktatör” Romantizmi ve Thomas A. Vaidis Paradoksu
Şengör’ün “bal gibi diktatördü ama dâhi diktatördü” savunusu, totaliter ve baskıcı rejimleri temize çekmek için sığınılan klasik bir çağdaşlaşmacı vesayet anlatısıdır.
- Thomas A. Vaidis ve Şarkiyatçı / Vesayetçi Zihniyet: Yunan yazar Thomas A. Vaidis gibi seküler-Batıcı veya Doğu’ya dışarıdan bakan entelektüeller, Osmanlı-Türk modernleşmesini incelerken, sıklıkla şu varsayıma dayanır: “Doğu toplumları kendi kendilerini yönetme ehliyetinden ve olgunluğundan yoksundur; bu yüzden onlara ancak demir yumrukla, yukarıdan aşağıya dayatılan bir diktatörlükle medeniyet götürülebilir.” Vaidis’in ve benzeri oryantalistlerin Mustafa Kemal yorumlarında da görülen bu yaklaşım; jakoben baskıyı, tek parti diktatörlüğünü ve toplumsal mühendisliği “halk için, halka rağmen” sloganıyla meşrulaştırır. Diktatörlük, eğer Batılılaşma adına yapılıyorsa mazur görülebilir bir araç olarak sunulur.
- Diktatörlüğün “Cici” Gösterilmesi Çabası: Bir siyasî yöntemin önüne “dâhi”, “ilerici”, “vizyoner” veya “modernleşmeci” gibi sıfatlar eklenmiş olması, o rejimin antidemokratik, baskıcı ve müstebit karakterini asla ortadan kaldırmaz. Adalet, meşveret (şûrâ) ve halkın rızası zemininden kopmuş bir yönetim, toplumu ne kadar Batılılaştırmaya veya dönüştürmeye çalışırsa çalışsın, özü itibarıyla zorbadır. Şengör’ün “Her dediğini meclisten geçiriyordu” tespiti, bir demokrasi övgüsü veya hukukî üstünlük vurgusu değil; aksine parlamentonun nasıl işlevsizleştirildiğinin, yasamanın tek bir iradenin elinde nasıl paspasa çevrildiğinin en net itirafıdır. Diktatörlüğün “dâhisi” veya “sevimlisi” olmaz; diktatörlük diktatörlüktür.
Hukukî ve Siyasi Çifte Standart: Mahalle Adaleti
Bu tablonun ve yapılan açıklamaların gözler önüne serdiği en acı, en çarpıcı gerçek ise Türkiye’deki fikir hürriyetinin, akademik özgürlüğün ve adalet mekanizmalarının işleyişindeki kronik çift standarttır.
- 5816 Sayılı Kanun ve Mahalle Baskısı Kılıcı: Eğer aynı tarihî tespiti, yani rejim inşasındaki baskıları, tek adam iradesini ve diktatörlük vasıflarını muhafazakâr, dindar veya bağımsız bir akademisyen/araştırmacı en somut arşiv belgeleriyle dile getirseydi neler olurdu? Anında 5816 Sayılı Kanun başta olmak üzere çeşitli yasalar temelinde “Atatürk’ün hatırasına hakaret” ve “rejim aleyhtarlığı” suçlamalarıyla soruşturmalara uğrar, medya tarafından linç edilir ve ağır cezalara mahkûm edilirdi. Türkiye’de resmî ideolojinin sınırlarını ihlal etmek, mutlak bir cezalandırma sebebidir.
- Seküler Ayrıcalık ve Dokunulmazlık: Ancak tam da bu tespitler, seküler elitlerin ve imtiyazlı çevrelerin bir mensubu (örneğin Celal Şengör gibi bir figür) tarafından “hayranlık” sosuna bulanarak dillendirildiğinde, yargı sessiz kalmakta; kamuoyu ve medya bunu birer “entelektüel cesaret” veya “tarihî gerçeklik tespiti” olarak alkışlamaktadır. Bu ikiyüzlü durum, hukukun üstünlüğünün değil; kişiye, sınıfa ve mahalleye göre işleyen imtiyazlı bir ceza ve koruma hukukunun varlığını tescil etmektedir. Kısacası, Atatürk’ün diktatörlüğünü objektif olarak eleştirmek yerine, onu bazı hoş sıfatlarla överseniz başınıza bir şey gelmeyebilir.
Netice: Gerçekler Maskelenemez
Adaletin mahallelere/kişilere göre şekillendiği, hukukun iktidar odaklarına ve ideolojik klanlara göre eğilip büküldüğü bir ülkede ne kalıcı bir toplumsal barış inşa edilebilir ne de sahicî bir vicdan uyanışı sağlanabilir. Celal Şengör’ün diliyle itiraf edilen “dâhi diktatörlük” güzellemeleri, aslında seküler vesayet rejiminin kendi evlatları tarafından bile inkâr edilemeyen otoriter köklerini faş etmektedir.
Gerçekler ne kadar maskelenmeye çalışılırsa çalışsın; şekil şartlarıyla süslenmiş meclis tiyatroları, halkın gerçek iradesini boğan tek parti baskıları ve imtiyazlı adalet sistemleri, tarihin hakemliğinde çoktan mahkûm olmuştur. Toplumun ve düşünce dünyamızın ihtiyaç duyduğu şey, diktatörleri “dâhi” ilan ederek aklamak değil; gücü ve siyaseti evrensel adalet, demokrasi ve hakikî halk rızasıyla sınırlayan kurucu bir bilinçtir.
Prof. Dr. Ali Seyyar