Gündem

CIA Eski Görevlisi John Kiriakou İle İbretlik Bir Mülakat ..

CIA Eski Görevlisi İle İbretlik Bir Mülakat ..

Soru:
CIA’daki kariyerinizle başlamak istiyoruz. Göreviniz neyi kapsıyordu? Ajans içinde ne yapıyordunuz?

John Kiriakou:
Elbette. Kariyerimin ilk yedi buçuk yılını İstihbarat Direktörlüğü’nde, özellikle Liderlik Tahlili Ofisi denilen bir birimde analist olarak geçirdim.

Bu ofisin görevi psikolojik nitelikliydi; yabancı devlet adamlarının gizli biyografilerini hazırlayan birimdik. Odak noktamız, liderlerin karar alma süreçlerinin psikolojisiydi. Bunu yedi yıl yaptım. Ancak o yedi yılın ortasında, iki yıllığına yurtdışına gidip Bahreyn’deki Amerikan Büyükelçiliği’nde ekonomi bölümünü yönettim.

Sonra 1997’nin sonlarına doğru bir değişiklik yaptım.

Alışılmadık bir şekilde terörle mücadele operasyonlarına geçtim; tüm operasyonel eğitimlerden geçtim ve ardından Atina’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne görevlendirildim. Burada hem yerli Yunan terör örgütlerine karşı hem de Atina’da üslenen Arap gruplarına karşı terörle mücadele yürüttüm.

Soru:
Ajans’ta çalışırken karşılaştığınız en sarsıcı ya da en rahatsız edici uygulamalar nelerdi?

John Kiriakou:
Açık söyleyeyim: 11 Eylül’e kadar gördüğüm veya duyduğum hiçbir şeye itirazım olmamıştı.
Fakat 11 Eylül’den sonra örgüt topluca aklını yitirmiş gibiydi.

Sonunda bir işkence programı kurduk. “Rendition – Olağanüstü Nakil” diye adlandırılan bir kaçırma programı oluşturduk. Dünyanın dört bir yanında gizli hapishanelerden oluşan bir “ada zinciri” kurduk.

Sonra Guantanamo’yu kurduk; insanları hiçbir suçlama yöneltmeden oraya sonsuz süreyle götürdük ve onlara orada işkence yaptık. CIA işkencesi sırasında ölen insan sayısını anlatamam. Ölenler, işkencenin yapıldığı binanın dışına gömülürdü.

Dolayısıyla 11 Eylül’den sonra karşı çıktığım çok şey oldu.

Soru:
Ve siz bu uygulamalardan bahsettiğiniz için hapse atıldınız. Bu nasıl oldu? Neden sizi hapse attılar?

Kiriakou:
Evet. CIA içinde çok güçlü bir düşmanım vardı: John Brennan.

Brennan, benim orada bulunduğum dönemde CIA’nın üçüncü en yüksek yetkilisiydi; “İcra Direktörü” idi. Kendisiyle 35 yıllık bir geçmişimiz vardı.

Ben Brennan’a saygı duymuyordum; çünkü işkenceyi hiç tereddüt etmeden benimseyen biriydi. Ben CIA’nin işkence programını kamuoyuna açıkladığımda dehşete kapıldı ve Adalet Bakanlığı’na üzerime gitmeleri için ısrar etti. Onlar da gitti.

Ve Ocak 2012’de tutuklandım; beş ayrı suçla, bunların üçü “casusluk” olmak üzere, Amerikan halkına CIA’nin mahkûmlara işkence yaptığını söylediğim için suçlandım.

Soru:
CIA’nın Amerikan siyasal düzenindeki yeri nedir? Siyasi partiler üzerindeki etkisi nedir? Başkan üzerinde nasıl bir nüfuz taşır?

Kiriakou:
Bu çok önemli bir soru ve cevabı yıllar içinde değişmiş bir sorudur.

CIA’nın Amerikan siyasetinde hiçbir rolü olmaması gerekir.
Ama 2025 Amerika’sında durum böyle değildir.

Tuhaf olan şu ki, bugün CIA Cumhuriyetçilerden çok Demokrat Parti’ye yakındır. Bu, eskiye kıyasla büyük bir kaymadır.

Donald Trump sıradışı bir başkandır; kimseye güvenmez ama özellikle “derin devlet” dediği örgütlere -CIA, FBI, NSA, DIA gibi gizli görevleri olan kurumlara ve güvenlik iznine sahip memurlara- hiç güvenmez. Onların kendisini hedef aldığını düşünüyor.

Kesin olarak bildiğimiz bir şey var: CIA ve FBI, 2015 ve 2016’da Trump’ı hedef aldı.

Ayrıca Trump, kendisine yönelik suikast girişimlerinde bu kurumların payı olabileceğine inanıyor. Ben bunun doğru olduğunu düşünmüyorum ama onun böyle düşünmesini anlayabiliyorum.

2015’e kadar CIA ve FBI’ın üst yönetimleri Amerikan siyasetine dair sessiz kalmayı tercih ederdi.
2016 seçimleriyle birlikte taraf tutmaya başladılar.

Bir başkan adayını destekleyen 50 eski CIA görevlisi, 100 eski CIA ve FBI yetkilisi tarafından imzalanmış mektuplar yayımlandığında bunun ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bir fikre sahip olmalarına değil; eski makamlarını kullanarak halkın oy verme davranışını etkilemelerine karşıyım. Bu çok tehlikeli bir alandır.

Soru:
İstihbarat teşkilatının başkan için “başkan” değil de “birinci müşteri” tabirini kullandığını söylüyorsunuz. Bu ne anlama geliyor?

Kiriakou:
Bu ayrım, İstihbarat Direktörlüğü ile Operasyonlar Direktörlüğü arasındaki farktan kaynaklanır.

İstihbarat Direktörlüğü -yani analistlerin olduğu bölüm- başkana “birinci müşteri” der. Çünkü ürettikleri her analiz doğrudan başkana gider.

Analistler çalışmalarının başkan tarafından okunmasını ister; çünkü başkanın politika yapımını etkilemek isterler. Dolayısıyla metinleri özellikle başkana hitap edecek biçimde hazırlarlar. Başkan birinci müşteri, aslında tek önemli müşteridir.

Operasyonlar Direktörlüğü ise tamamen farklıdır. Onların ihtiyacı yalnızca Ulusal Güvenlik Danışmanı’nın onayıdır; danışman başkana yakın olsa da olmasa da.

Operasyon tarafı için asıl mesele, icra etmek istedikleri programlardır. Bu iki direktörlük, başkana karşı birbirinden farklı hedefleri olan, sanki iki ayrı istihbarat örgütü gibidir.

Soru:
Derin devlet” kavramından söz ediliyor. Sizce CIA derin devlet midir?

Kiriakou:
Evet, öyledir.
Bu, CIA’nin bir başkana karşı bir şey yapmaya niyetlendiği anlamına gelmek zorunda değildir.
Buna “derin devlet” demek zorunda da değilsiniz; “devlet” diyebilirsiniz, “federal bürokrasi” diyebilirsiniz.

Ama hakikat şu:
Amerika’da çok yüksek yetkinliğe sahip, çok zeki ve çok yüksek güvenlik kademelerine erişimi olan bir sosyopatlar topluluğu var. Bazen bu insanları kontrol etmek mümkün olmuyor.

Ve seçimleri etkilemek için neler yapabileceklerini düşünmeye başladıklarında ve bu planlar hukuksuzluğa kaydığında, işte o zaman derin devlet dediğimiz olgu ortaya çıkar.

Soru:
Bu yapının işleyiş prensibi nedir? Genel olarak nasıl çalışır?

Kiriakou:
Bu, Amerikalıların yeni yeni anlamaya başladığı bir meseledir.

Eskiden sistem çok basitti:
CIA’nın görevi casus devşirmek, gizli bilgileri çaldırmak ve sonra bu bilgileri analiz edip başkana sunmaktı. İş bu kadardı.

Fakat 11 Eylül’den sonra bu tamamen değişti.

Bugün CIA paramiliter bir örgüttür.
Dünyanın dört bir yanında insan öldürür.
İnsan kaçırır ve ya üçüncü ülkelere işkence için gönderir ya da ABD’ye getirip mahkeme önüne çıkarır.
Kendi insansız hava aracı programı vardır, insanları bunlarla öldürür.

Bu, 11 Eylül öncesinde var olmayan – tamamen başka bir örgüttür.

Amerikan halkı CIA’nın nasıl bir şey olmasını istediği konusunda birbirinden tamamen kopuktur.
Asıl sorun budur. Ülke olarak CIA’nın ne olmasını istediğimizi hâlâ netleştiremedik.

Bir de roller tersine döndü:
Bugün Demokratlar güçlü, saldırgan, sınırsız bir CIA istiyor.
Cumhuriyetçiler ise daha içe dönük, daha müdahaleden uzak ve CIA’ya daha kuşkulu yaklaşan bir pozisyona geçti.
(Gazze hariç – o ayrı bir mesele.)

Ayrıca artık şunu da biliyoruz: CIA yetkilileri, 2016’da Donald Trump’ın başkanlığına engel olmaya çalışmıştı.

Soru:
Gizli operasyonlar, suikastlar ve daha fazlasından söz ediyorsunuz. Bu işlemler istihbarat topluluğu içindeki “başıbozuk bireyler” tarafından mı yapılıyor? Yoksa bir komuta zincirinin parçası mı?

Kiriakou:
Bunların hepsi komuta zincirinin içindedir.

2012’de New York Times ve Washington Post bir haber yayımladı.
Ardından New Yorker dergisi meseleyi daha geniş şekilde anlattı:
“Salı sabahı öldürme toplantısı.”

John Brennan, terörle mücadeleden sorumlu ulusal güvenlik danışmanı yardımcısı iken, her Salı sabahı saat 7’de Beyaz Saray’da CIA operasyon yetkilileriyle toplantı yapardı.

O hafta öldürülecek kişilerin listesi bu toplantıda hazırlanırdı.
CIA ekipleri o isimlerin peşine gönderilir, öldürür ve sonraki Salı yeni liste yapılırdı.

Bu listedeki kişiler hakkında hiçbir suçlama yoktu.
Hiçbir mahkemeye çıkarılmamışlardı.
Anayasa’nın kendilerine tanıdığı haklar kullanılmadı.

Biz sadece siyasetlerini beğenmedik ve öldürmeye karar verdik.

Obama döneminde Senato’nun Silahlı Hizmetler Komitesi’ndeki bir oturumda çok önemli bir olay yaşandı.
Kentucky senatörü Rand Paul, Adalet Bakanı Eric Holder’a şöyle sordu:

“Başkan, hakkında hiçbir suçlama bulunmayan bir Amerikan vatandaşını ABD topraklarında öldürme hakkına sahip midir?”

Holder önce kıvırdı ama en sonunda “Evet” dedi.

Bunun içeride gerçekleştiğini sanmıyoruz.
Fakat yurt dışında hiç suçlanmamış Amerikan vatandaşlarını öldürdüğümüz oldu.

Ve bu bana göre düpedüz suçtur. Başka bir izaha gerek yok.

Soru:
CIA’nın gücünün zirvede olduğu dönem sizce ne zamandı? Bugünle kıyaslarsanız durum nedir?

Kiriakou:
Bu biraz neyi kastettiğinize bağlı.
CIA, en güçlü dönemini 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında yaşadı.
O dönem, hükümetler deviriyor, yabancı liderleri öldürüyor ve bütün bunları Beyaz Saray’dan hiçbir talimat almadan yapıyordu.

Bu dönem, 1975’te Senato’daki Church Komitesi, Temsilciler Meclisi’ndeki Pike Komitesi soruşturmalarıyla dramatik biçimde değişti.

Bu iki komite daha sonra Senato İstihbarat Seçkin Komitesi ve Temsilciler Meclisi Daimî İstihbarat Komitesi hâline dönüştü.

1975-1981 arasında CIA’nın gücü ciddi biçimde kısıldı.
Sonra Ronald Reagan başkan oldu ve CIA’yı yeniden güçlendirdi – fakat Kongre denetim komitelerinin sınırları içinde.

11 Eylül’den sonra CIA neredeyse sınırsız bir bütçe aldı.
Binlerce kişi işe alındı.
Ve kurum, dünyanın her yerinde dilediğini yapar hâle geldi.

Soru:
Trump, “bataklığı kurutacağım” diyerek derin devleti dağıtma sözü verdi. Fakat ilk döneminde bunun gerçekleşmediğini gördük. Sizce ikinci dönemde bu daha mümkün mü?

Kiriakou:
Derin devlet dağıtılmayacak.
Ama Trump bu dönem ilk döneme göre daha güçlü ve daha kararlı.

İlk dönemde derin devletin gücü onu şaşırttı.
Üstelik iki büyük hata yaptı: CIA’nın başına Mike Pompeo’yu getirdi. Pompeo tam bir “bataklık yaratığıydı.”

Sonra Pompeo’nun yerine Gina Haspel geldi – o, Pompeo’dan da kötüydü. 32 yıllık CIA emeklisiydi.
Ajans içinde ona “Kanlı Gina” derdik; insan öldürmekten ve işkenceden hoşlanırdı. Hatta yalnızca izlemek için gizli hapishanelerden birine uçmuştu.

Trump’ın en ağır hataları bunlardı.

İkinci dönemde atadığı isimler -Tulsi Gabbard ve CIA Direktörü John Ratcliffe- gayet iyi tercihler.
Ama sorun şu: Trump sadece üç buçuk yıl daha başkan olacak.

Derin devlet ise bunu bilir ve şöyle düşünür:
“Bekleriz. O gider biz kalırız.”
Yıllardır yaptıkları budur – başkanları bekleyerek aşındırmak.

Soru:
Tulsi Gabbard’ın özellikle İsrail–İran çatışması konusunda dışarıda bırakıldığı söyleniyor. Sizce Kabine’deki konumu ne?

Kiriakou:
Ben Tulsi Gabbard’ın büyük bir destekçisiyim.
Sistemin dışından gelen, cesur kararlar alabilecek birine ihtiyacımız var.

Fakat nihai kararları verirken Trump genellikle yalnızca kendisine güvenir.
Bu yüzden Tulsi bir hafta gözden düşer, ertesi hafta yeniden etkili konuma gelir.

Gazze konusunda ciddi biçimde ayrılıyorlar.
Rusya konusunda da ayrılabilirler; gerçi Putin onları birbirine yaklaştırıyor gibi.

Ama Trump birinin tavsiyesini dinleyecekse o kişi Tulsi’dir.

Gabbard yakın zamanda çok önemli bir şey yaptı:
Rusya-gate skandalına dair CIA bulgularını gizlilikten çıkardı.

CIA bütün gücüyle buna karşı çıktı; “kaynak ve yöntemler açığa çıkar” dediler. Fakat çıkarılmadı.
Bunun yerine, 2016’da Trump’ın başkanlığını engellemek için komplo kuran CIA çalışanlarının isimleri açığa çıktı.

Bence Tulsi çok cesur biri.

Trump görevden ayrıldığında Tulsi’nin geleceği belirsiz.
Bazı söylentilere göre Savunma Bakanı Hexeth’in yerine geçebilir – bu çok iyi olur.
Ama sessizliğe gömülme ihtimali de var.

Soru:
Yeni yönetimde büyük teknoloji şirketleri ile devlet arasında artan bir işbirliği görüyoruz. Özellikle Palantir gibi şirketler öne çıktı. Bu “dostluğun” geleceğini nasıl görüyorsunuz? Tehlikeli bir noktaya gider mi?

Kiriakou:
Bence bu ilişki kaçınılmaz olarak büyüyecek; geleceğin yönü bu.

Küçük bir örnek vereyim:
CIA’ya ilk girdiğim yıllarda –35 yıl önce- bize denmişti ki:

“CIA, James Bond filmlerindeki icatları kendisi geliştirmez.
Daha hızlısı, ucuzu ve kolayı: Bu icatları şirketlerden satın almaktır.”

Yani CIA ilgili firmalara gider, “şu dinleme cihazı var mı, bu mini kamera var mı?” diye sorar ve satın alırdı.

11 Eylül’den sonra bu ilişki yeni bir aşamaya geçti.
CIA şimdi Amazon, Palantir, Elon Musk’ın bütün şirketleri, Abraxas, IBM gibi dev teknoloji şirketleriyle milyarlarca dolarlık ortaklıklar yürütüyor.
Hepsi bu sisteme katkıda bulunuyor.

Bu, iki taraf için de kazançlı bir ilişki:
Bu şirketlerin hisselerine sahipseniz çok kazanıyorsunuz;
CIA için ise muazzam bir imkân: Normalde asla erişemeyeceği bilim insanlarına, mühendislere, mucitlere erişiyor.

Bu yüzden bu ilişki çok uzun süre büyüyerek devam edecek.

Soru:
Elon Musk’ın yayımladığı “Twitter Dosyaları” istihbaratın sosyal medya üzerindeki etkisini açığa çıkarmıştı. Pentagon ve istihbarat kurumlarının, ulusal güvenlik gerekçesiyle insanları susturmak için sosyal medya şirketlerine müdahale ettiği görüldü. Trump yönetimi döneminde bu durum ne oldu? Hâlâ böyle bir mekanizma var mı?

Kiriakou:
Kimse tam olarak bilmiyor, ama ben eğitimli bir tahmin yapayım:
Bu ilişkilerin çoğu ya zarar gördü ya da sona erdi.

Aktif CIA ya da FBI personelinin Twitter, Facebook, Instagram gibi şirketlerin içine yerleştirilmesi için meşru hiçbir sebep yoktur.

Ne yapacaklar orada?
Amerikan halkını gözetlemek ve siyasi görüşleri sansürlemek mi?

Bunun yasal bir zemini bile yok.

Bu durum ifşa edildiğinden beri büyük ölçüde sonlanmış olmalı.

Soru:
Röportajdan önce Maduro meselesini konuşmuştuk. Trump’ın Maduro’nun başına para ödülü koymasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu nereye gider?

Kiriakou:
ABD–Venezuela ilişkisi gerçekten tuhaf.

Bir yandan ABD hükümeti, Maduro yönetimiyle tutsak değişimi gibi konularda müzakere ediyor – bu güzel.

Öte yandan Trump, birisinin Maduro’yu öldürmesi veya yakalayıp ABD’ye getirmesi için 50 milyon dolarlık ödül koyuyor.
Bu hem yasal olmayan, hem yakışıksız, bir devlet başkanının yapmaması gereken bir şey.

ABD’ye ne faydası var? Ben göremiyorum.

ABD hâlâ Venezuela’dan petrol alıyor.
CIA’da öğrendiğim şeylerden biri şudur: Venezuela’nın petrolü dünyanın en kirli petrolüdür.
En az kükürt içeren, en “temiz” petrol Libyalara aittir.

Venezuela’nın petrolü o kadar ağır ve kirlidir ki yalnızca özel rafinerilerde işlenebilir – bu rafineriler de Texas’tadır.
Bu yüzden Venezuela petrolü kısa bir yolculukla Texas’a gider.

Fakat Çinliler şimdi Karayipler’de rafineriler inşa ediyor.
Bu olursa Venezuela petrolünü artık ABD’de rafine etmek zorunda kalmaz; Çin’de rafine ettirip dünyanın her yerine satabilir – Amerikan yaptırımları olmasına rağmen.

Bence ABD ile Venezuela arasında birden tırmanan gerilimin sebebi budur.

İkinci nokta:
New York Times bugün bir “son dakika” bildiriminde şunu yazdı:

“Trump son üç haftada Pentagon’dan altı Güney Amerika ülkesine yönelik işgal planları hazırlamasını istedi.”

Neden?
Bu ülkelerin Çin ve Rusya ile iyi ticari ilişkileri var diye mi?

Bu yönetimi anlamakta zorlanıyorum.
Bir yandan barış, barış, barış… Nobel Ödülü istiyor.
Hindistan -Pakistan barışına, Kongo- Ruanda barışına, Tayland–Kamboçya barışına aracılık ettiğini iddia ediyor.
Ama sonra Güney Amerika’yı işgal planlıyor ve İsrail’in istediği her şeyi veriyor.
Bu çelişkiyi anlamıyorum.

Soru:
Rusya-gate meselesine gelelim. Trump, Tulsi Gabbard’ı bu dosyayı araştırmakla görevlendirdi. Bu iş Obama ve Hillary Clinton’a kadar uzanabilir. Sizce bu durum Demokrat Parti’deki bazı eski siyasetçilerin tutuklanmasına kadar gider mi?

Kiriakou:
Bazıları için evet, bu ihtimal var.

Barack Obama hiçbir zaman tutuklanmayacak.
Trump sayesinde dokunulmazlığı var.
Trump tutuklandığında dava Yüksek Mahkeme’ye kadar gitmişti ve mahkeme şu kararı verdi:

“Bir başkan görevdeyken yasa dışı bir şey yaparsa, o eylem otomatik olarak yasal sayılır.
Bu yüzden bir başkan tutuklanamaz.”

Trump’a yöneltilen bütün suçlamaların düşmesinin sebebi budur.

Bu karar Obama için de geçerli.
Dolayısıyla Obama tutuklanmaz.

Hillary Clinton’ın tutuklanması da muhtemel değildir – büyük ihtimalle zamanaşımı dolduğu için.

Fakat John Brennan, James Comey, James Clapper gibi isimler var.
Trump’ın başkanlığını engellemek için komplo kurdular ve ardından Kongre’de yalan söylediler.
Kongre’ye yalan söylemek yalnızca bir kabahattir; küçük bir cezayla geçiştirilir.

Ama eğer hükümet, Trump’ın başkanlığını engellemek için bir komplonun varlığını ispatlayabilirse, o zaman gerçek hapis cezası ihtimali doğar.

Soru:
11 Eylül’den sonra başlayan kitlesel gözetim -Patriot Act ve diğer programlar- bugün Palantir gibi şirketlerin varlığıyla çok daha güçlü bir hâle geldi. Halk, kitlesel gözetimin büyük bir tehdit olduğunu düşünüyor. Sizce haklılar mı?

Kiriakou:
Kesinlikle haklılar.
NSA’nın üç ünlü muhbiri vardır: Thomas Drake, William Binney ve Kirk Wiebe.

Bu insanlar 11 Eylül’den hemen sonra kitlesel gözetimin boyutunu kamuoyuna açıkladılar.
Hükümet onları soruşturdu, hatta yargıladı.
Neyse ki hiçbiri hapse girmedi; çünkü doğruyu söylemişlerdi.

Bu skandal ortaya saçıldıktan sonra hükümetin bunu durdurması gerekirdi.
Ama kimse hiçbir şey yapmadı.

Aradan 24 yıl geçti.
Gözetim hâlâ devam ediyor.
Kongre, her iki yılda bir kitlesel gözetimi yeniden yetkilendiriyor.

Yani 11 Eylül’den bu yana hiçbir şey değişmedi.

Soru:
İsrail’e geçelim. Özellikle Mossad’ın 7 Ekim performansı ile sonrasındaki operasyonlar arasında büyük bir tutarsızlık var. 7 Ekim’de ciddi bir güvenlik çöküşü yaşandı. Buna karşılık Nasrallah ve Haniye suikastları gibi operasyonlar kusursuz görünüyor. Sizce bu tutarsızlık neden? Bazıları “7 Ekim’i Netanyahu bilerek engellemedi” diyor. Siz buna katılıyor musunuz?

Kiriakou:
Ben meseleye şöyle bakıyorum:
İnsanlar Mossad ile Şin Bet’i (Shabak) birbirine karıştırıyor.

Bu bir Mossad başarısızlığı değil, Şin Bet’in tam bir çöküşüdür.
Mossad dış istihbarattır.
Şin Bet iç güvenliktir.

7 Ekim’de Şin Bet tamamen uyuyordu.

İsmail Haniye’ye veya diğer Hamas liderlerine yönelik operasyonlara bakarsanız -ister Tahran’da, ister Doha’da, ister Dubai’de olsun- bunlar Mossad operasyonudur ve son derece başarılıdır.

Ama 7 Ekim, Şin Bet’in üst yönetiminden en alt personeline kadar feci bir liderlik felaketidir.

Yunanistan’da tanıdığım çok önemli bir gazeteci var.
Olaydan 1-2 gün sonra Gazze’ye gitti.
Yüzlerce İsrailli aracında ölü halde bulunmuş insan gördü.
Araçların tavanlarında havan mermisi delikleri vardı.

Onu gezdiren görevli, “Bu ölüleri konuşmuyoruz” demiş.
Cesetler hâlâ araçların içindeymiş.
Sonradan anlaşıldı ki bunların bir kısmı İsrail ordusu tarafından vurulmuştu.
Bu, Hannibal Direktifi çerçevesinde yapıldı:
Rehin alınan İsrailliler kurtarılamıyorsa onları öldürmek daha iyidir.

Bu yüzden geri dönen rehinelerin çoğu ölü.
Çünkü onları Hamas değil, İsrailliler öldürdü.

Şin Bet siyasî sebeplerle çöktü.
Likud koalisyonuna giren radikal sağ gruplar -Ben Gvir, Smotrich vs.- devleti felç etti.

Ben Gvir, Gazze’den saldırı geleceği yönünde uyarıldığında bunu “saçmalık” diye reddetti ve bütün dikkatin Batı Şeria’ya kaydırılmasını istedi.
Şin Bet kadrolarını Batı Şeria’ya kaydırdı; saldırı da Gazze’den geldi.

Bu tamamen kötü yönetimin ürünüdür.

Soru:
CIA’nın ABD’de derin devlet olduğunu söylediniz. Peki İsrail’de de Mossad ile hükümet arasında benzer bir derin devlet yapısı var mı?

Kiriakou:
Kesinlikle var.

Bunu daha da tehlikeli yapan şey şu:
Son 20 yılda İsrail’e Rusya ve Ukrayna’dan çok büyük bir Yahudi göçü oldu ve bu, İsrail seçmen profilini tamamen değiştirdi.

Artık İsrail’de neredeyse hiç sosyalist kalmadı.
İşçi Partisi bugün Knesset’te kaç milletvekiline sahip? Altı mı?
Tamamen etkisiz bir parti hâline geldi – oysa eskiden İsrail’i onlar yönetirdi.

Şimdi ülke yalnızca Siyonist değil; mesiyanik Siyonist, aşırı Siyonist bir hattın kontrolünde.
Bu çizgi giderek sertleşiyor ve daha da sertleşecek.

Soru:
Suriye’ye geçelim. İsrail’in Suriye’de daha parçalı bir yapı istediği açık. ABD ise resmî söylemde “Suriye’nin bütünlüğü” diyor. Bu iki politika çatışırsa ne olur?

Kiriakou:
Suriye’de süregelen bir kaosa hazırlıklı olmalıyız.

Trump güncel Suriye başkanı Golani’yi seviyor ve Suriye yaptırımlarını kaldırdı.
Bu güzel ama ABD’nin Suriye’deki nüfuzu, Türkiye ve İsrail’in etkisiyle kıyaslanamaz derecede zayıf.

İsrail bir şey istediğinde -Golan’ın ötesine geçmek, Şam’ı ya da Şam havalimanını bombalamak gibi- kim durdurabilir?
Kimse.

Bu yüzden İsrail’in politikası, Suriye’de kaosu teşvik etmektir.
Suriyeliler birbirleriyle savaşırsa, İsrail ile savaşamazlar.

Soru:
Türkiye, PKK/YPG’nin yeni Suriye yapılanmasına entegre edilmesi ihtimali yüzünden giderek daha sert bir tavır alıyor. İsrail ise tam tersini istiyor; hatta bazı iddialara göre PKK/YPG’yi Türkiye’ye karşı koruyor. Bu gerilim İsrail’in Türkiye unsurlarını vurmasına kadar gider mi?

Kiriakou:
İşte asıl mesele bu.

Evet, böyle bir ihtimal var.
Bu, İsrail açısından çok büyük bir hata olur.
Ama şunu söyleyebilirler: “Biz Türkiye’ye değil, Suriye içindeki unsurlara saldırdık.

Fakat İsrail’e her zaman şunu hatırlamak gerekir:
Asla güvenilmezler.
Politikaları yalnızca kendi çıkarlarınadır.

Size bir anekdot anlatayım:
CIA’daki ilk haftam – yıl 1990.
Bize verilen brifingde “İsrail, ABD’ye karşı en kritik karşı-istihbarat tehdididir” dendi.

Evet, İsrail Amerika’yı dinliyordu.
ABD’nin savunma sırlarını çalan geniş bir casus ağı vardı.
Sebep?
Amerikalılar bize her şeyi vermiyor,” diye düşünüyorlardı.
Zaten %99’unu aldıkları hâlde, geri kalan %1’i de çalmaya çalıştılar.

Bize bunu yapan Türkiye’ye, Suriye’ye, Lübnan’a, Mısır’a, Ürdün’e neler yapmaz?

İsrail bölgedeki herkes üzerinde kaos ve iç çekişme üretmeyi ulusal strateji olarak seçti.

Soru:
CIA’nın Mossad’ı tehdit olarak görmesi bugün hâlâ geçerli mi?

Kiriakou:
Evet, hem de çok net biçimde.
CIA’nın gözünde Mossad hâlâ bir tehdittir.

Podkastlarda bu konuları konuştuğumda yorumlarda şu cehaleti çok görürüm:
Mossad ve CIA aynı vücudun iki başı”, “Birlikte çalışıyorlar”, “Aynılar”…

Bu büyük bir yanlıştır.

CIA ile Mossad her zaman çatışmıştır.
Mossad sürekli ABD içinde casusluk yapmaya çalışır; CIA’yı İsrail’de alt etmeye çalışır.
Aralarında doğal bir rekabet vardır.

Soru:
Farz edelim ki Suriye’de Türkiye ve İsrail çatışma noktasına geldi. ABD’nin tavrı ne olur? İsrail’i mi savunur?

Kiriakou:
Hayır.
ABD, iki tarafın arasına girip çatışmayı durdurmak zorunda kalır.

Neden?
NATO Antlaşması yüzünden.

NATO’nun 5. maddesi şunu söyler:
“Bir üyeye saldırı, tüm üyelere saldırıdır.”

İsrail’den gelirse sayılmaz” diye bir istisna yok.

Bu nedenle ABD’nin başındaki kişi, İsrail’e telefon edip şöyle demek zorunda kalacaktır:

Durmak zorundasınız.
Çünkü NATO gereği Türkiye’nin yanında yer almak zorundayız.
Bu yüzden bu saldırıyı sürdüremezsiniz
.”

İşte bu yüzden iki ülke arasında bugüne kadar doğrudan bir çatışma çıkmadı.

Soru:
İngiltere’nin konumunu nasıl görüyorsunuz? MI6’nın kapasitesi nedir? Suriye’de ve Ukrayna’da çok aktif oldukları söyleniyor ama ordularının da zayıfladığı iddia ediliyor.

Kiriakou:
MI6 üst düzey bir istihbarat servisidir; fakat çok küçüktür ve bütçesi CIA’nın yanına bile yaklaşamaz.
Bu yüzden operasyonlarında çok seçici olmak zorundadır.

Bugünün İngiltere’sinde esas mesele bütçe değil; Keir Starmer’dır.
Starmer “arkadan liderlik eden” bir tiptir – zorlanmadan öne çıkmaz.
Bu da Britanya halkında ciddi bir hayal kırıklığı oluşturuyor.

Starmer cesur adımlar atmaya yanaşmıyor; tek cesur çıkışı yakın zamanda İsrail’e karşı ses yükseltip ateşkes çağrısı yapması ve Eylül’de Filistin’i tanıyacağını söylemesi oldu.
İsrail durmayacak; bu nedenle Britanya, Kanada, Fransa gibi ülkeler Filistin’i tanıyacak.

Ukrayna konusuna gelirsek:
Almanya, Polonya ve İngiltere ABD’ye güvenmiyor ve haklılar.
Çünkü ABD içinde ciddi bir bölünme var:
Demokratlar Ukrayna’ya açık çek verilmesini istiyor; Cumhuriyetçiler savaşın bitmesini.
Trump seçim sürecinde “bu savaşı 24 saatte bitireceğini” söylemişti.
Sekiz ay geçti – Putin ona şunu söyledi: “Bana ne yapacağımı söyleyemezsin.
Savaş hâlâ devam ediyor.

Herkes anlaşmanın şöyle olacağını düşünüyordu:
Rusya Donbass’ı ve Kırım’ı elinde tutacak, Ukrayna ise AB’ye hızla alınacak ama NATO’ya giremeyecekti.
Putin şimdi “Ben böyle bir anlaşma demedim” diyor.
Mevcut hükümetin devrilmesini istiyor -ki zaten yakında kendi kendine düşecek- ve “denazifikasyon” diye muğlak bir talebi var.
Bu ne demek? Belli değil.
Birkaç askerde beyaz üstünlükçü dövmesi varsa kovarsın olur biter.

Rusya’nın istediği şey, Ukrayna’nın 2014 öncesine dönmesi.
Muhtemelen bu, müzakerelerin başlaması için temel şart olacak.

Soru:
ABD iç siyasetine dönelim. Özellikle MAGA hareketi içinde Epstein meselesi, İsrail–İran savaşındaki tutum gibi konular yüzünden ciddi ayrışmalar yaşanıyor. Bir yandan da bazıları bunun sadece “çevrimiçi bir yaygara” olduğunu, halkta gerçek bir karşılığı olmadığını söylüyor. Sizce hangisi doğru?

Kiriakou:
Bana göre her ikisi de doğru – fakat özellikle çevrimiçi hareket hafife alınmamalıdır.

Bu gerçek bir harekettir.
Marjorie Taylor Greene ve Thomas Massie gibi isimler -ki Massie, Kongre’de anayasa ve hukuk uzmanı olarak çok ciddiye alınır- bu hareketin potansiyel liderleri olabilir.

Üstelik buna bir de Senato’daki 27 ilerici Demokrat eşlik ediyor.
Bu bir “kıvılcım” değil; bir akımdır.
Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti yönetimleri bunu hafife alırsa büyük hata yaparlar.

Soru:
Cumhuriyetçi Parti’de MAGA var ama bir de Mitch McConnell gibi geleneksel Cumhuriyetçiler var. Trump sonrası ne olacak? MAGA hareketine kim liderlik edecek?

Kiriakou:
İşte büyük soru bu.

Trump sonrası MAGA bir süre sonra zayıflar; çünkü ortada açık bir lider yok.
J.D. Vance olabilir – genç biri.
Ron DeSantis olabilir.
Ya da hiç düşünmediğimiz bir “sürpriz aday” çıkabilir.

Ama hiçbiri Trump’ın karizmasına sahip değil.

Unutmayalım: Trump 79 yaşında – yaşlı bir adam.
O siyasetten çekilince, yıllardır suskun duran neokonlar, Bush–Cheney geleneği, McConnell ekibi yeniden sahneye çıkacaktır.

Dokuz yıldır susmuş olmaları, yok oldukları anlamına gelmez.
Sadece Trump karşısında geri çekilmişlerdi.

Soru:
Demokrat Parti’de de benzer bir ayrışma var. Bir yanda Schumer, Pelosi, Hakeem Jeffries gibi isimler; diğer yanda AOC ve Zoran Mamdani gibi ilericiler. Sizce Demokrat Parti gelecekte progresiflerin eline geçer mi?

Kiriakou:
Asla.
Demokrat Parti köklü bir establishment partisidir.

Mamdani’nin New York belediye başkanlığı adaylığını kazanması, Demokrat Parti yönetimine bir tepkiydi.
Ama partinin gerçek yapısını değiştirmez.

Bugünkü Demokrat Parti, kendini “sol” olarak tanıtır ama değildir.
Savaşı sever.
İsrail’i sever.
Sendikalardan hoşlanmaz.
Kendi tarihinin neredeyse tüm ilkelerini çiğnemiştir.

Bu değişim 1972’de başladı.
George McGovern -gerçek bir progresif- Vietnam Savaşı’na karşı bir kampanya yürüttü, Demokratların adayı oldu ve 50 eyaletin 49’unu kaybetti.

Bu hezimet üzerine parti, “süper delege” sistemini getirdi.
Artık gerçek bir progresifin kazanması imkânsız hâle geldi.

Bernie Sanders’ın Wyoming ve Batı Virginia’da %60 oy alıp tek bir delege bile kazanamaması bunun göstergesidir.
Bu adaylık sistemi demokrasi değildir – faşizmdir.
Ve Demokrat Parti bundan memnundur.

Soru:
Teşekkür ederiz efendim.

Kiriakou:
Ben teşekkür ederim. Memnun oldum.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu 

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

Recent Posts

  • Gündem

Fransız Meclisi’nde Çifte Standart Tepkisi

Fransız Meclisi’nde "Çifte Standart" Tepkisi: "Putin’e 19 Yaptırım, Netanyahu’ya Sıfır!" Fransa Ulusal Meclisi, İsrail’in Gazze…

60 dakika ago
  • Gündem

Erdoğan, Yapa Zeka için Uyarıda Bulundu

Erdoğan: "Teknoloji ve Yapay Zekayla Keskin Bir Dönüşüm Yaşanıyor" Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dünyanın teknoloji…

1 saat ago
  • manşet

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR!

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…

2 saat ago
  • Gündem

YAPAY ZEKÂ: REFAHIN KALDIRACI MI, FITRİ KABİLİYETLERİN ATALET TUZAĞI MI?

YAPAY ZEKÂ: REFAHIN KALDIRACI MI, FITRİ KABİLİYETLERİN ATALET TUZAĞI MI? İnsanoğlu, varoluşundan bu yana araç…

2 saat ago
  • Gündem

Beşar Esad İçin Tarihi Hesaplaşma

Suriye’de Devir Değişiyor: Beşar Esad İçin "Tarihi Hesaplaşma" Dosyası Açıldı Suriye’de on yıllardır süren Baas…

3 saat ago
  • Gündem

Trump’tan Ukrayna-İran Kıyaslaması

Ukrayna-İran Kıyaslaması: "Biz de Ukrayna'ya Yardım Ediyoruz" ABD Başkanı Donald Trump, küresel ittifaklar ve devam…

5 saat ago