
15 Eylül 2020’de Beyaz Saray’da imzalanan İbrahim Anlaşmaları, dünya kamuoyuna “Ortadoğu’ya barış getirecek tarihi bir adım” olarak sunuldu. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail’i resmen tanımasıyla başlayan süreç, daha sonra Fas ve Sudan’ın da katılımıyla genişledi.
ABD yönetimi bunu “tarihi bir diplomatik başarı” olarak ilan etti. İsrail ise onlarca yıldır ulaşmak istediği diplomatik meşruiyet yolunda önemli bir eşiği aşmış oldu.
Peki gerçekten öyle miydi?
Yoksa İbrahim Anlaşmaları, sadece diplomatik ilişkileri normalleştiren bir belge değil; Ortadoğu’nun siyasi, ekonomik ve hatta kültürel haritasını yeniden şekillendirmeyi hedefleyen daha büyük bir projenin ilk adımı mıydı?
Bu sorunun cevabı, anlaşmanın satır aralarında gizlidir.
1948’den bu yana İsrail’in temel hedeflerinden biri, Arap dünyası tarafından kabul gören bir devlet hâline gelmekti.
Uzun yıllar Arap ülkeleri ortak bir ilke benimsedi:
“Filistin meselesi çözülmeden İsrail ile normalleşme olmayacak.”
İbrahim Anlaşmaları bu yaklaşımı kökten değiştirdi.
Artık Filistin sorunu çözülmeden de İsrail ile diplomatik ilişkiler kurulabileceği fiilen kabul edilmiş oldu.
Bunun sonucunda İsrail;
Bu tablo, İsrail açısından son derece önemli bir stratejik kazanım olarak değerlendirildi.
İbrahim Anlaşmaları yalnızca İsrail’in talebiyle ortaya çıkmış bir proje değildir.
ABD açısından da önemli hedefler bulunuyordu.
Bunların başında;
geliyordu.
Dolayısıyla mesele yalnızca diplomatik bir normalleşme değil, yeni bir güvenlik mimarisinin kurulmasıydı.
İbrahim Anlaşmaları’nın en çok eleştirilen yönü budur.
Filistin’de işgal devam ederken, Gazze abluka altındayken ve Kudüs meselesi çözülememişken normalleşme sürecinin başlatılması, birçok çevre tarafından Filistin davasının ikinci plana itilmesi olarak değerlendirildi.
Bugün Gazze’de yaşanan insanlık dramı da bu eleştirileri daha görünür hâle getirmiştir.
Çünkü bölgede kalıcı barışın önündeki en temel mesele hâlâ çözülememiştir.
İbrahim Anlaşmaları çoğu zaman diplomatik ilişkiler üzerinden anlatılıyor.
Oysa anlaşmanın kapsamı çok daha geniştir.
Bugün bu süreç;
gibi birçok alanı kapsamaktadır.
Bu nedenle bazı uzmanlar, İbrahim Anlaşmaları’nı sadece bir diplomatik belge değil, yeni Ortadoğu düzeninin ekonomik ve stratejik altyapısı olarak değerlendirmektedir.
Anlaşmanın adının özellikle “İbrahim” olarak seçilmesi de dikkat çekicidir.
Resmî söyleme göre amaç; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın ortak atası kabul edilen Hz. İbrahim üzerinden ortak bir barış dili oluşturmaktır.
İlk bakışta bu yaklaşım olumlu gibi görünebilir.
Nitekim farklı din mensuplarının barış içinde yaşaması, İslam’ın da reddettiği bir ilke değildir.
Kur’an-ı Kerim, kendileriyle savaşmayan insanlara karşı adaletli davranılmasını emretmektedir.
Ancak tartışmalar da tam bu noktada başlamaktadır.
Çünkü bazı İslam âlimleri ve düşünürleri, “ortak İbrahimî kimlik” söyleminin zamanla dinlerin temel inanç farklılıklarını belirsizleştiren yeni bir anlayışa dönüşebileceği uyarısında bulunmaktadır.
Birleşik Arap Emirlikleri’nde inşa edilen Abrahamic Family House gibi projeler de bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır.
Bu projeler, destekleyenler tarafından dinler arası hoşgörünün sembolü olarak görülürken; eleştirenler tarafından ise dinî kimliklerin birbirine yaklaştırılması yönünde sembolik adımlar olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye’de “dinler arası diyalog” kavramı, özellikle FETÖ‘nün uzun yıllar yürüttüğü faaliyetler nedeniyle farklı bir çağrışım taşımaktadır.
FETÖ, bu söylemi uluslararası meşruiyet kazanmak ve farklı çevrelerle ilişkilerini güçlendirmek amacıyla kullandı.
15 Temmuz sonrasında ise bu yaklaşım Türkiye’de ciddi biçimde sorgulandı.
Bu nedenle bugün “İbrahimî dinler” veya “ortak din” eksenindeki tartışmalar, Türkiye’de birçok kesim tarafından ihtiyatla karşılanmaktadır.
Elbette FETÖ‘nün kullandığı yöntemlerle İbrahim Anlaşmaları’nı aynı yapı olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak benzer kavramların farklı bağlamlarda nasıl kullanıldığına dikkat etmek de sağlıklı bir analiz yapmanın gereğidir.
Asıl soru şudur:
İbrahim Anlaşmaları gerçekten İslam dünyasının birlik ve huzuruna mı hizmet ediyor, yoksa İslam ülkelerini birbirinden uzaklaştıran yeni bir siyasi eksen mi oluşturuyor?
Bugün İslam dünyası ortak bir dış politika geliştiremezken, İsrail’in birçok bölge ülkesiyle aynı güvenlik ve ekonomi projelerinde buluşması dikkat çekmektedir.
Bu durum, bazı çevreler tarafından bölgesel istikrar adına olumlu görülürken; bazı çevreler ise bunun Filistin davasını zayıflattığını ve İslam ülkeleri arasındaki ortak duruşu aşındırdığını savunmaktadır.
Bu nedenle tartışma yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda stratejik ve medeniyet perspektifinden de ele alınmaktadır.
İslam, barışı esas alır.
Ancak adalet olmadan kurulan bir barışın kalıcı olmayacağını da bildirir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun…” (Mâide, 5/8)
Yine başka bir ayette ise caydırıcılığın önemi vurgulanır:
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği kimseleri caydırırsınız.” (Enfâl, 8/60)
Bu ayet, saldırganlığı değil; zulmü önleyecek, adaleti koruyacak ve caydırıcılığı sağlayacak bir hazırlığı emretmektedir.
İbrahim Anlaşmaları, kuşkusuz son yılların en önemli diplomatik girişimlerinden biridir. Ancak etkileri yalnızca büyükelçiliklerin açılması veya ticaret hacminin artmasıyla sınırlı değildir. Anlaşmalar; Ortadoğu’daki güç dengelerini, güvenlik mimarisini ve bölgesel ittifakları yeniden şekillendiren çok boyutlu bir sürecin parçası olarak değerlendirilmektedir.
İslam dünyası açısından bakıldığında ise asıl mesele, barış söyleminin hangi zeminde yükseldiğidir. Eğer adalet tesis edilmeden, Filistin meselesi çözüme kavuşmadan ve işgal sona ermeden kurulan yeni dengeler “barış” olarak sunuluyorsa, bu durumun sorgulanması tabiidir.
Gerçek barış, güçlü olanın şartlarını kabul ettirmekle değil; hakkın, hukukun ve adaletin hâkim olduğu bir düzen kurmakla mümkündür. İslam’ın ortaya koyduğu ölçü de budur. Bu nedenle İbrahim Anlaşmaları’nı değerlendirirken yalnızca diplomatik sonuçlarına değil, uzun vadede İslam coğrafyası, Filistin meselesi ve bölgesel adalet üzerindeki etkilerine de dikkatle bakmak gerekmektedir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
İngilterenin üçte ikisi için resmen kuraklık ilan edildi. Ülke genelinde su kaynaklarının azalması, tarımsal üretimi…
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Kilisteki afet konutlarının görüntülerini paylaştı. Detaylar haberimizde.
Batı Akdenizden 7 ayda 1 milyar 763 milyon dolarlık ihracat yapıldı. Bu dönemde öne çıkan…
Gazze hükümeti: Netanyahunun açıklamaları müzakere sürecine açık bir darbedir hakkında son gelişmeler. Gazze hükümeti, Netanyahu'nun…
Intel, 15 milyar dolarlık hisse senedi arzı planlıyor. Bu adım, şirketin finansal stratejilerini güçlendirmeyi hedefliyor.
Bosna Hersek orman yangınları hakkında son gelişmeler. Bosna Hersek'teki orman yangınlarına askeri helikopterler müdahale ediyor.…
View Comments
Kimin talimatı ile kime itaat.
Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır. De ki: “Asıl doğru yol ancak Allah’ın yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır. Bakar/120