
İslam hukuk tarihinin en görkemli yapıtlarından biri olan 30 ciltlik el-Mebsût, yalnızca fıkhi meselelerin zekice çözümlendiği teorik bir külliyat değildir. O, aynı zamanda adaletin güce, hukukun keyfiliğe teslim olmayacağını haykıran, kelimenin tam anlamıyla bir direniş manifestosudur. Dönemin güçlü devleti Karahanlılar’ın hükümdarına karşı hakikati ve hukukun üstünlüğünü savunmaktan çekinmeyen İmam Serahsî (ö. 483/1090), bu tavrının bedelini Özkent’te karanlık bir kuyu hapishanesinde on yılı aşkın süre mahkûm kalarak ödemiştir. Ancak iktidarın zindanı, onun zihnini ve ilmini prangalamaya yetmemiştir. Serahsi, kalemsiz ve kitapsız kaldığı bu kuyuda, İslam hukukunun en muazzam başyapıtını talebelerine yukardan aşağıya imla ettirerek siyasi otoriteye karşı en büyük entelektüel darbeyi indirmiştir.
Serahsî’nin el-Mebsût’ta şekillendirdiği iktidar eleştirisi, salt bir muhalefet dili değil, dogmatik temellere dayanan yapısal bir sistem eleştirisidir. Onun eleştirilerinin merkezinde “hukukun üstünlüğü” ve “meşruiyet sınırları” yer alır. Serahsî’ye göre siyasi iktidar, mutlak ve sınırsız bir egemenlik alanı değildir, tam aksine, yönetilenlerin rızası ve adaletin tesisi şartına bağlı sözleşmeli bir emanettir. Yönetici, hukukun (Şeriatın) sınırları içinde kaldığı müddetçe meşrudur. Eğer iktidar sahibi adaletten sapar, şahsi menfaatlerini kamunun çıkarının önüne koyar ve zulme meylederse, meşruiyet zeminini kendi eliyle yok etmiş olur.
el-Mebsût’ta iktidar eleştirisinin en somut hukuki tezahürü, “cebir ve ikrah” (baskı, tehdit ve zorbalık) konularında kendisini gösterir. Serahsi, dönemin zalim ve buyurgan yöneticilerinin halk üzerinde kurduğu baskıyı fıkhi bir çerçevede boşa çıkarır. İktidarın veya onun gücünü arkasına alan otoritelerin, insanları korkutarak, hapsederek veya işkenceyle elde ettiği her türlü ikrarı, mal gaspını ve hukuki işlemi geçersiz sayar. Bu yaklaşım, siyasi gücün zorbalıkla ürettiği tasarrufları hukuken hükümsüz kılarak, halkı iktidarın haksız müdahalelerine karşı koruyan muazzam bir kalkandır. Serahsi, bu fıkhi tahlilleriyle adeta devletin kurumsal şiddetine karşı bireysel hak ve özgürlüklerin sınırlarını çizer.
Serahsi’yi kuyu hapsine götüren en somut iktidar başkaldırısı, dönemin Karahanlı hükümdarının şer’i sınırları aşan haksız vergilendirme uygulamalarına karşı çıkmasıdır. el-Mebsût’ta bu konuyu fıkhi bir temele oturtan Serahsi, devletin asli görevini “kamu yararını gözetmek” ve “mülkiyeti korumak” olarak tanımlar. Ona göre, nassların (kesin dini hükümlerin) tayin ettiği zekât, öşür ve cizye gibi meşru vergilerin dışına çıkılarak halktan zorla toplanan ekstra vergiler hukuki dayanaktan yoksundur ve düpedüz “gasp” hükmündedir. Serahsi, devlet başkanının mülkiyet hakkına müdahale yetkisinin sınırsız olmadığını, keyfi mali taleplerin devletin meşruiyetini zedeleyen bir zulüm mekanizması olduğunu açıkça ilan etmiştir.
Öte yandan Serahsi, adalet mekanizmasının ve ilim dünyasının siyasi erk tarafından asimile edilmesine şiddetle karşı çıkarak yargı bağımsızlığını fıkhın merkezine yerleştirir. el-Mebsût’un “Kitâbü’l-Kâdî” (Yargı Bölümü) kısmında, kadıların (yargıçların) sarayın birer memuru veya iktidarın emir eri haline getirilmesini sert bir dille eleştirir. Serahsi’ye göre, bir sultan zalim veya meşruiyetini yitirmiş olsa bile onun atadığı kadının adil hüküm vermesi şarttır; zira kadı, gücünü sultandan değil, hukukun kendisinden alır. Hukukun üstünlüğünü korumak adına kadılara seslenen Serahsi, yargıcın karar verirken sultandan veya siyasi baskı gruplarından değil, yalnızca şer’i hukuk ilkelerinden korkması ve sultanın haksız emirlerine karşı direnmesi gerektiğini ilmek ilmek işlemiştir. Kendisi de iktidarın fetva taleplerine boyun eğmediği için hapsedilen Serahsi, duruşuyla “alim” ve “hâkim” kimliğinin bağımsızlığını canı pahasına korumuştur.
Sonuç olarak, İmam Serahsi’nin el-Mebsût üzerinden yükselen sesi, üzerinden neredeyse bin yıl geçmesine rağmen güncelliğini korumaktadır. Onun karanlık bir kuyunun dibinden dünyaya armağan ettiği bu muazzam külliyat, hukukun siyasi güce tabi kılınamayacağını, aksine siyasi gücün ancak ve ancak hukukun sınırları içinde var olabileceğini tüm çağlara kanıtlamıştır.
Günümüz küresel konjonktüründe Serahsî’nin tezleri, modern anayasal hukuk devletinin, kuvvetler ayrılığının ve temel insan haklarının tarihsel ve köklü birer öncülü olarak yeniden okunmayı hak etmektedir. Günümüz dünyasında uluslararası finans krizleri, neoliberal ekonomik politikaların getirdiği ağır vergi yükleri ve mülkiyet hakkına yönelik esnek devlet müdahaleleri tartışılırken; Serahsî’nin “haksız vergilendirmeyi gasp sayan” mali ahlakı iktidarlara evrensel bir sınır çizmektedir.
Aynı şekilde, yargının siyasallaşması, otoriter rejimlerin evrensel hukuk normlarını kendi bekaları için araçsallaştırması ve gücü elinde bulunduranların adaleti kendi tekeline alma çabaları bugün küresel bir kriz alanıdır. Serahsî’nin kadı bağımsızlığına dair kurduğu ödünsüz fıkhi barikat, günümüz dünyasındaki “bağımsız ve tarafsız yargı” arayışlarına yerli ve sarsılmaz bir dayanak sunar. Gücün merkezileştiği, küresel ve yerel otoritelerin bireysel hakları daralttığı modern çağda Serahsî; adaletin sarayların ihtişamına değil, insan onuruna ve evrensel hukuka bağlı kalması gerektiğini hatırlatan zamansız bir rehberdir.
Korzyści i zagrożenia wynikające z integracji kasyn z platformami streamingowymi W ostatnich latach obserwujemy dynamiczny…
El Halil’de 2 İsrail Askeri Öldürüldü: Filistinliler İşgal Baskısı Altında İsrail ordusu, işgal altındaki El…
KENDİMİZİ KURTARMAK Nisâ Suresi’nin 93. ayetinde şöyle geçmektedir: وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِدًا…
BİR DOSTLA MI, BİR DEVİRLE Mİ VEDALAŞTIM? Her insanın arkadaşları vardır, bir de dostları… Arkadaş…
Kanada Başbakanı Mark Carney: “Türkiye kendi savunma ihtiyaçlarının yaklaşık %80’ini yerli olarak üretiyor. Kanada’da durum…
DÜNYA YAHUDİ KONGRESİ BAŞKANI LAUDER’DEN NETANYAHU’YA AĞIR ELEŞTİRİLER: "DEMOKRATLARI KAYBETTİNİZ, CUMHURİYETÇİLERİ DE KAYBEDİYORSUNUZ" İsrail’de yaklaşan…
View Comments
Evet, eski yahut mutekaddimin uleması taşıdıkları İMAMLIK sism ve sufatıunun hakkını sınuna kada veren , adma gibi adam olan haza müslümanlardı diyorum. İşin en kötü ve enteesan tarafı şu ki, günümzüdeki imamların neredeyse hiç biri bu mutekaddimin uılemasını kendilerine örnek ve hayatlarına numune almıyorlar...Bence müslümanalrın günümzüdeki en büyük sorunlrındab ve pronelmlerinden birisi de budur diyorum.
Sayın Cenk Cemil, haklısınız maalesef öyle.
Allah'ın emri Hz peygamberin örnekliği çerçevesinde olan bir Müslüman için tek meşruiyet bu olsa gerek,Allah'ın yasalarında adam kollama, has adam uygulaması olmaz, adalet ve liyakat olur, buna uyanlara ne mutlu!