
İnsan bazen öyle bir hayatın içine dalıyor ki, herkesi görüyor da kendisini göremiyor.
Herkesin derdini biliyor, herkes hakkında bir fikri var, herkesin hayatını takip ediyor… Ama kendi kalbinin ne halde olduğunu sormayı unutuyor.
Ne kadar zamandır kendimize uğramıyoruz?
Belki de asıl yorgunluğumuz bundan…
Çünkü insanın bedeni yorulduğunda dinlenmek kolaydır. Biraz uyur, biraz uzaklaşır, nefes alır ve toparlanır.
Ama kalp yorulduğunda ne yapacağız?
İşte orası zor.
Kur’an-ı Kerim, insanın kendi iç dünyasına bakmasını ister:
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.”
(Haşr, 59/18)
“Yarın için ne hazırladın?”
Bu soru yalnızca yaptıklarımızı değil, kim olduğumuzu da sorgulatıyor.
Kalbimizde ne biriktirdik?
Kin mi?
Kırgınlık mı?
Kibir mi?
Haset mi?
Yoksa merhamet, sabır, şükür ve Allah sevgisi mi?
İnsanın yüzüne bakınca bedeninin yorgunluğunu anlayabiliriz.
Ama kalbin yorgunluğu yüzümüzde her zaman görünmez.
Bazen insan güler.
Konuşur.
Kalabalıklara karışır.
Hatta herkese “İyiyim.” der.
Ama gecenin sessizliğinde kendi içine döndüğünde, içinde tarif edemediği bir boşluk hisseder.
Çünkü kalp, kendisine ait olmayan şeylerle doyurulamaz.
Kur’an bunun ilacını açıkça söylüyor:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra‘d, 13/28)
Biz ise huzuru başka yerlerde arıyoruz.
Daha çok para…
Daha fazla itibar…
Daha çok takipçi…
Daha büyük ev…
Daha güzel araba…
Daha fazla beğeni…
Daha çok konuşulmak…
Fakat insanın sahip oldukları çoğaldıkça huzuru da aynı oranda çoğalmıyor.
Çünkü kalbin boşluğunu dünya ile doldurmaya çalışıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük problemlerinden biri bu:
İnsan, kendisine yabancılaşıyor.
Ne istediğini bilmiyor.
Neden yaşadığını unutuyor.
Nereye gittiğini düşünmüyor.
Başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını ölçüyor.
Başkalarının alkışını beklerken kendi vicdanının sesini susturuyor.
Sonra bir gün aynaya bakıyor ve karşısındaki insanı tanımakta zorlanıyor.
Oysa Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:
“Ameller niyetlere göredir.”
(Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155)
Demek ki mesele sadece ne yaptığımız değil, niçin yaptığımızdır.
Bir iyiliği neden yapıyoruz?
Bir sözü neden söylüyoruz?
Bir insanı neden kırıyoruz?
Bir makamı neden istiyoruz?
Bir tartışmada neden mutlaka haklı çıkmak istiyoruz?
İşte insanın gerçek yüzü biraz da bu soruların cevaplarında saklıdır.
Resûlullah (sav), kalbin insan hayatındaki yerini şöyle anlatıyor:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur; o bozulursa bütün beden bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.”
(Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107)
Kalp…
İnsanın görünmeyen merkezidir.
Dil oradan beslenir.
Davranış oradan beslenir.
Merhamet oradan doğar.
Vicdan orada konuşur.
İyilik orada filizlenir.
Kötülük de orada büyür.
Bu yüzden insan önce evini değil, kalbini temizlemeli.
Önce başkasının kusuruna değil, kendi kusuruna bakmalı.
Önce başkasının hesabını değil, kendi hesabını düşünmeli.
Çünkü ölüm geldiğinde bize sorulacak olan, başkalarının hayatını ne kadar iyi analiz ettiğimiz değildir.
Kendi hayatımızı nasıl yaşadığımızdır.
Belki bu hafta biraz durmalıyız.
Telefonu bir kenara bırakıp…
Kalabalıktan biraz uzaklaşıp…
Sessiz bir köşede kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Ben nereye gidiyorum?”
Sonra bir başka soru:
“Allah benden razı mı?”
Ve belki en zor soru:
“Ben, olduğumu sandığım insan mıyım gerçekten?”
Cevaplarımız canımızı acıtabilir.
Ama bazen insanın iyileşmesi için önce yarasını görmesi gerekir.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen ise ziyan etmiştir.”
(Şems, 91/9-10)
Öyleyse insanın en büyük mücadelesi başkalarıyla değil, kendi nefsiyle olmalıdır.
Kendimize yeniden dönmeliyiz.
Kırdığımız gönülleri hatırlamalıyız.
Hakkını yediğimiz insanları düşünmeliyiz.
Özür dilememiz gerekenlerden özür dilemeliyiz.
Unuttuğumuz dualara yeniden sarılmalıyız.
Secdeyi yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü bazen insanın aradığı huzur, dünyanın bir köşesinde değil; Rabbine döndüğü bir secdede saklıdır.
Ne kadar uzaklaşmış olursak olalım, dönüş kapısı kapanmış değil.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar.”
(Zümer, 39/53)
Ne büyük müjde…
Demek ki insanın geçmişi ne kadar ağır olursa olsun, geleceği Allah’ın rahmetiyle yeniden başlayabilir.
Yeter ki insan kendisine dönsün.
Kalbine dönsün.
Rabbine dönsün.
Belki de ihtiyacımız olan yeni bir hayat değil…
Aynı hayatın içinde yeniden insan olabilmektir.
Çünkü insan bazen dünyayı değiştirmeye çalışırken kendi kalbini unutuyor.
Oysa asıl değişim içeride başlar.
Bir kalp değişirse bir aile değişir.
Bir aile değişirse bir toplum değişir.
Bir toplum değişirse dünya değişir.
Ve belki bugün kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik şudur:
Biraz susmak…
Biraz düşünmek…
Biraz istiğfar etmek…
Ve sonra kalbimize sormak:
“Ey kalbim, seni dünyaya mı verdim; yoksa seni Rabbine mi emanet ettim?”
Çünkü insan en çok başkalarına değil…
Kendi kalbine yabancılaştığında kayboluyor.
Ve insanın kendisine yapacağı en güzel yolculuk da yine oradan başlıyor:
Kalbine dönmekten…
Rabbine dönmekten…
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Binali Yıldırım’ın Sözleri Sonrası Azerbaycan’dan 7 Türkiye Vatandaşı Hakkında Karar! DERİN BAKIŞ | Mirat…
Ali Rıza Demircan Hoca’nın Sözü Bugün Daha da Anlamlı: Ezan Okunuyor, Peki İslam Nerede? Ali…
Tiran’da Rama’ya istifa çağrısı: Göstericilerle polis çatıştı Arnavutluk’un başkenti Tiran’da, Başbakan Edi Rama’nın istifasını isteyen…
Al Sana Bir Pislik Daha YASA DIŞI ÜREME HÜCRESİ TİCARETİ VE İSLAM’IN HÜKMÜ Faiz, rüşvet…
Türkiye–İspanya ortaklığında yeni fırsat: İsrail sistemlerine ASELSAN alternatifi Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki gücü ile İspanya’nın sanayi…
Peygamber Sevdalıları Vakfı’ndan Azerbaycan’daki Başörtüsü Kısıtlamalarına Tepki Peygamber Sevdalıları Vakfı, Azerbaycan’da başörtülü kız öğrencilerin okullara…