
Tarih boyunca Batılı entelektüellerin, şairlerin veya şarkiyatçıların İslâm medeniyetine, Kur’ân-ı Kerim’e, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve tasavvufî mirasa duydukları ilgi, bizler açısından hep dikkat çekici bir konu olmuştur. Ancak bu ilgi, ne yazık ki sosyal medyanın sığ sularında veya popüler söylemlerde sıklıkla manipüle edilir; hamasî birer efsaneye dönüştürülür. İşte biz de bu bağlamda örnek teşkil etmesi bakımından 10 Ekim 2026 tarihli yazımızda Goethe’nin sözde Müslümanlığı üzerinde durmuştuk:
“Müslümanlaştırma” Kompleksimiz olarak ifade ettiğim bu durumla ilgili olarak bugün size Almanya’dan iki yeni örnek ismi takdim ediyorum: Immanuel Kant ve Annemarie Schimmel.
Immanuel Kant’ın (1724–1804) tezinin kapağında Besmele kullandığı iddiası, bu durumun en somut örneklerinden biridir. Gerçekte ise durum anlatıldığı gibi değildir. Alman filozof Immanuel Kant’ın 1755 yılında Königsberg Üniversitesi’nde savunduğu tezin savunma duyurusu niteliğindeki o Latince afişte yer alan Arapça harfli Besmele veya benzeri Doğu dillerine ait ibareler, Kant’ın gizli bir Müslüman olduğunun delili değildir. 18. yüzyıl Alman akademisinde ve Protestan üniversitelerinde akademik geleneğe bir cazibe, entelektüel bir çeşitlilik katmak veya Doğu dillerine olan merakı göstermek maksadıyla bu tarz açılış metinlerinde farklı dillerdeki kutsal atıflara yer verilmesi (invocatio yani yardım isteme/yakarış geleneği) mutat bir uygulamaydı. Dönemsel bir akademik teamülden ibaret olan bu durumun, Alman filozofunun inanç dünyasıyla uzaktan yakından bir bağı bulunmamaktadır.
Resim: Bu belge, Prusya Kralı II. Friedrich’in hükümdarlığı döneminde Immanuel Kant’ın 21 Eylül 1755 tarihinde Königsberg Üniversitesi’nden (Albertina) felsefe doktoru (veya o dönemki akademik adıyla Magister / Doktor) unvanını almak için, savunduğu tez programının matbu kapak sayfasıdır. Belgede Kant, Prusyalı bir felsefe adayı (Philosophiae Candidato) olarak anılmaktadır. Belgenin en üstteki Arapça ibare: Besmele (Bismillâhirrahmânirrahîm). Daha sonra Latince olarak şu ifade yer alıyor: “En yüce ve kudretli hükümdar ve efendi, Prusya Kralı Hazretleri Friedrich’in pek hayırlı yönetimi altında…”
Benzer bir yanılsama, ömrünü İslam tasavvufunu, Mevlana’yı ve Yunus Emre’yi incelemeye adayan Alman şarkiyatçı Annemarie Schimmel (1922–2003) üzerinden de yaşanır. Bonn’daki mezar taşında Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “İnsanlar uykudadırlar, öldüklerinde uyanırlar” hadis-i şerifinin yer almasını vasiyet etmesi, onun İslâm kültürüne duyduğu derin hayranlığın en net göstergesidir. Fakat bu vasiyet, Schimmel’in hayatı boyunca Alman kökleriyle bilinen, bu bilinçle ve ilmî disiplinle çalışmış evrensel çapta Batılı bir ilim insanı olduğu gerçeğini değiştirmez. O, İslâm’ı akademik bir nesne olarak değil ruhî bir derinlik olarak kavramış olsa da inanç olarak kendi kültürel ve dinî aidiyetinde kalmıştır.
Resim: Schimmel’ın kabir taşında Peygamberimizin (s.a.v.) şu meşhur hadis-i şerif yazılmaktadır: “En-nâsü niyâmun fe izâ mâtû entebihû” (“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!”).
Hunke’nin İslâm medeniyetine yazdığı övgü dolu kitaplar, zamanla halk arasında büyütülerek, onun “gizli Müslüman” ilan edilmesine ve hatta adına “Cemile Bacı” gibi yakıştırmaların eklenmesine yol açmıştır. Gerçekte ise o, İslâm’ın büyüklüğünü ilmî bir adaletle teslim eden sadece bir bilim kadınıdır. Ancak bunun dışında Hunke, kendini açıkça “pagan bir üniteryen” (heidnische Unitarierin) olarak tanımlamıştır. Burada bahsettiği “pagan üniteryen” tanımı, onun geleneksel Hristiyan dogmalarının ve Kilise inancının tamamen dışında kaldığını, bunun yerine doğa temelli/pagan unsurlarla harmanlanmış, Tanrı’nın birliğini (Üniteryenizm) esas alan kendine has, seküler ve ezoterik bir manevî çizgiyi benimsediğini açıkça göstermektedir.
Batılı akademisyenlerin Müslümanlara yaklaşımındaki çelişkili tavrı, bizzat lise yıllarımda Almanya’nın Ulm şehrinde şahit olduğum ibretlik bir hatırayla da sabittir. O dönem Alman Türkolog ve oryantalist olan Karl Binswanger’in (d. 1947) üç günlük ücretli bir seminerine katılmıştım. Ancak seminer boyunca Binswanger’in İslamiyet hakkında sergilediği tutum, son derece olumsuz iddialarla doluydu; hatta İslâm’ın öğretilerinin eski dinlerden adeta “çalındığını” öne süren tipik oryantalist ezberleri tekrarlıyordu. Oysa işin en trajikomik boyutu şuydu: Oradaki bizim İslâmî dernekler, sırf Binswanger’in Müslüman Türkler üzerine akademik çalışmalar yapıyor olmasından ötürü kendisine olağanüstü bir hürmet gösteriyor, adeta el üstünde tutuyorlardı.
Seminerin sonunda kendisine doğrudan sorduğum “Hocam, peki İslâmiyet ile ilgili hiç hoşunuza giden, sizi manevî yönden etkileyen bir şey olmadı mı?” sorusuna Binswanger’in verdiği cevap, hafızamdan hiç silinmeyecek kadar çarpıcıdır. Evet, Konya’da Mevlevî Sema ayinlerine bizzat katıldığını, o manevî atmosferden derinden etkilendiğini itiraf etmiş; fakat hemen ardından da şu acı cümleyi kurmuştur: “Ama kazaen Müslüman olmamak için, bu gibi İslâmî etkinliklere gitmeden önce mutlaka biraz içki içerim!” Bu ibretlik itiraf, Batılı bilim insanlarının İslâm’ın tasavvufuna duydukları hayranlığın ne kadar sığ ve konjonktürel kaldığını, içten içe ise İslâm’ın hakikatinden ne kadar hastalıklı bir kaçış çabası içinde olduklarını gözler önüne seren net bir vesikadır.
Peki, Kant’ın tezindeki İslâmî bir detaydan, Schimmel’in mezar taşındaki bir hadisten yola çıkarak, bu kişileri hemen “gizli veya açık Müslüman” ilan etme refleksimizin arkasında ne yatmaktadır? Neden Batı’dan İslâm’a ilgi duyan ya da adaletli yaklaşan birini gördüğümüzde hemen onu “Müslümanlaştırma” arzusuyla yanıp tutuşuyoruz?
Bu durumun arkasında yatan psikolojik ve sosyolojik amillerin başında kanaatimce aşağılık kompleksi gelmektedir. Yüzyıllardır Batı karşısında yaşanılan ekonomik ve teknolojik gerilemenin oluşturduğu eziklik psikolojisi, maalesef ruh dünyamıza da sinmiştir. Kendi medeniyet değerlerimizin evrensel geçerliliğini kendi öz güvenimizle tescil etmekte zorlanıyoruz. Belki de içten içe “Batılı büyük bir filozof ya da ilmî otorite, İslâm’ın yüceliğini onaylarsa ne güzel olur?” beklentisi içinde adeta yaşıyoruz. Batı’dan birinin İslâm’ın büyüklüğünü teslim etmesi, bizim için adeta kronik ezikliğimizi örten bir tatmin aracı, dış dünyadan duyduğumuz tasdik görme açlığının bir yansıması hâline gelir.
Bir diğer temel sebep ise sığ bir özgüven arayışıdır. İslâm’ın hakikatinin anlaşılması için, Kant’ın tezindeki bir Besmeleye veya Schimmel’in İslâm edebiyatına dair estetik bir açıklamasına muhtaçmışız gibi davranırız. Kendi entelektüel ve manevî birikimimize olan güvenimizin zayıflığı, bizi dışarıdan gelen her olumlu sesi, abartmaya ve hemen kendi kalıplarımıza sokmaya iter. Oysa İslâm, hakikatini insanlara ulaştırmak için, Batılı bilim insanlarının tasvibine muhtaç değildir.
Batılı aydınların İslam’a duydukları ilgi, onların din değiştirdiğini değil, aksine farklı medeniyetlerin birikimlerini kucaklayabilen geniş entelektüel ufuklarını gösterir; Binswanger örneğinde olduğu gibi bu ilgi, bazen derin bir kaçışın maskesi de olabilir. Bizim yapmamız gereken, bu hakikatleri yanlış vehimlerle manipüle etmek veya hemen bir “gizli ihtida” masalına dönüştürmek değil; aşağılık kompleksinden ve onaylanma açlığından kurtularak, kendi medeniyet mirasımızı öz güvenle yeniden okumak, anlamak ve akademik bir nosyonla irşat etmektir.
Gençler Arası Tiyatro Yarışması'nın Türkiye Yarı Finali Antalya'da Başladı Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından düzenlenen…
ENGELLİ BİREYİN İMANINI KENDİ DİLİNDEN ANLAMAK Prof. Dr. Ali Seyyar, Ali Rıza Demircan Hocamızın “Allah…
Tartışmaların Odağındaki Halk TV'de Kayyum Gelişmesi ve Kılıçdaroğlu’nun Çıkışı Halk TV’ye yönelik yürütülen hukuki süreç…
MEDENİYET KAVRAMI MÜSLÜMANLARIN NEYİ OLUR? Günümüzde İslam dünyasının ilerleme, kalkınma, bilimsel gelişme ve toplumsal refah…
Gazze’nin Zeytin Ağaçları da Ölüyor: Bir Halkın Toprağından Koparılması Bir ağacın gövdesi kesilebilir, dalları kırılabilir,…
Mekke İttifakı, Arz-ı Mevud’un panzehri Türkiye, ABD bölgeden çekilirken oluşan boşluğu dolduruyor ve İsrail'in megali…