KERBELA: TARİHİN KANAYAN YARASI, ÜMMETİN ORTAK ACISI
Muharrem ayı geldiğinde İslam tarihinin en acı hadiselerinden biri yeniden hatırlanır: Kerbela…
Hicri 61 yılında, Peygamber Efendimiz’in (sav) sevgili torunu Hz. Hüseyin ve beraberindeki az sayıdaki yakını ile dostları, Kerbela‘da kuşatılarak şehit edildi. Aradan yaklaşık on dört asır geçmiş olmasına rağmen bu hadise Müslümanların gönlündeki hüznünü korumaya devam etmektedir.
Bugün dünyanın birçok yerinde özellikle Şii Müslümanlar tarafından anma programları düzenlenmekte, Kerbela‘nın acısı yeniden hissedilmektedir. Ancak unutulmaması gereken önemli bir husus vardır: Kerbela yalnızca Şiilerin değil, bütün Müslümanların ortak acısıdır.
Çünkü Kerbela‘da şehit edilen kişi sıradan bir insan değildir. O, Allah Resulü’nün (sav) “Cennet gençlerinin efendisi” olarak müjdelediği Hz. Hüseyin‘dir. Onun şehadeti karşısında üzülmek, ona sevgi beslemek ve yapılan zulmü reddetmek sadece belirli bir mezhebin değil, bütün Müslümanların ortak vicdani sorumluluğudur.
Ne var ki tarih boyunca Kerbela hadisesi bazen siyasi hesapların, bazen mezhepsel çatışmaların, bazen de karşılıklı suçlamaların aracı haline getirilmiştir. Oysa Kerbela‘dan çıkarılması gereken ders, yeni ayrılıklar üretmek değil; zulme karşı duruşu, adalet arayışını ve ümmet bilincini güçlendirmektir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında Kerbela‘nın en önemli yönlerinden biri, Müslüman toplumlarda ortak bir vicdan oluşturabilmesidir. Kendisini Sünni olarak tanımlayan milyonlarca Müslüman da Hz. Hüseyin‘in şehadetini büyük bir üzüntüyle anmaktadır. Aynı şekilde Şii Müslümanlar da bu olayı sadece tarihî bir hadise olarak değil, bir adalet mücadelesinin sembolü olarak görmektedir.
Bu ortak duygu aslında ümmet için büyük bir fırsattır.
Bugün Gazze‘de çocuklar öldürülürken, Doğu Türkistan‘da insanlar baskı altındayken, dünyanın farklı coğrafyalarında Müslümanlar zulüm görürken; Kerbela‘nın mesajı bizlere yeni düşmanlıklar üretmeyi değil, ortak değerler etrafında birleşmeyi öğretmelidir.
Kerbela’nın üzerinden yüzyıllar geçti. O gün yaşananları değiştirmek mümkün değildir. Ancak o acıdan hangi sonucu çıkaracağımıza bugün biz karar verebiliriz.
Eğer Kerbela‘yı mezhep kavgasının malzemesi yaparsak, tarihin yaralarını yeniden kanatmış oluruz..
Fakat Kerbela‘yı; zulme karşı direnişin, adaletin, hakkı savunmanın ve ümmet olmanın sembolü olarak okuyabilirsek, o zaman Hz. Hüseyin’in mirasına daha layık bir tavır sergilemiş oluruz.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, Kerbela‘nın acısını yarıştırmak değil; Kerbela‘nın verdiği mesajı anlamaktır.
Çünkü Hz. Hüseyin‘in kanı, Müslümanları birbirinden uzaklaştırmak için değil; zalime karşı aynı safta buluşturmak için akmıştır.
Kerbela tarihin sayfalarında kanla yazılmış bir hadisedir. Ancak bu acı hatıranın günümüz Müslümanları arasında yeni ayrışmalara değil, kardeşliğe, adalete ve vahdete vesile olması gerekir.
Hz. Hüseyin’i sevmek mezhep meselesi değildir; Resulullah’ın (sav) emanetine sahip çıkma meselesidir.
Ve belki de bugün Kerbela‘nın bize söylediği en güçlü söz şudur:
“Geçmişin acılarıyla bölünmeyin; o acılardan ders alarak birleşin.”

Kerbela’yı Anmak Başka, Bedene Eziyet Etmek Başkadır
Kerbela anmalarında bazı topluluklar tarafından görülen, kişinin kendisini zincirlerle dövmesi, bedenini yaralaması ve kanatması şeklindeki uygulamalar ise İslam’ın temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. İslam, insan bedenini Allah’ın bir emaneti olarak kabul eder ve kişinin kendi canına veya bedenine zarar vermesini yasaklar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195) buyurulmuş; Peygamber Efendimiz (sav) de “Ne zarar vermek vardır ne de zarara zararla karşılık vermek vardır” hadis-i şerifiyle Müslümanlara ölçü koymuştur. Hz. Hüseyin’in acısını anlamak ve onun mücadelesinden ders çıkarmak elbette önemlidir; ancak bu, kişinin kendi bedenine işkence etmesini gerektirmez. Kerbela’nın ruhuna uygun olan; kan akıtmak değil adaleti savunmak, bedeni yaralamak değil ümmetin yaralarını sarmak, acıyı büyütmek değil Hz. Hüseyin’in temsil ettiği hak, sabır ve direniş ahlakını yaşatmaktır.
Muharrem ve Kerbela’nın Ortak Çağrısı
Kerbela hadisesini daha da acı kılan hususlardan biri de bu olayın Muharrem ayında yaşanmış olmasıdır. Muharrem ise İslam‘da “eşhur-u hurum” olarak bilinen dört haram aydan biridir. Bu aylar; savaşın, kan dökmenin ve düşmanlıkların terk edilmesinin amaçlandığı; insanların güven ve huzur içinde yaşayabilmesinin hedeflendiği zaman dilimleridir.
Ne var ki Kerbela’da yalnızca insanlar şehit edilmemiş, aynı zamanda haram ayların temsil ettiği barış ve emniyet ruhu da ağır bir yara almıştır. Bu yönüyle Kerbela, sadece bir siyasi çatışmanın değil; İslam‘ın adalet, merhamet ve kardeşlik ilkelerinin ihlal edilmesinin de sembolü haline gelmiştir.
Bugün Muharrem ayına yeniden ulaşan Müslümanların, Kerbela’yı sadece gözyaşıyla değil, ibretle de anmaları gerekir. Haram ayların ruhuna uygun olarak kin yerine kardeşliği, ayrılık yerine vahdeti, çatışma yerine barışı büyütmek zorundayız.
Belki de Kerbela‘nın Muharrem ayında yaşanmış olması bize şu mesajı vermektedir: Müslümanlar birbirleriyle savaşırken yalnızca insanları değil, Allah’ın emrettiği barış iklimini de kaybetmektedirler.
Aradan geçen on dört asra rağmen ümmetin önünde duran görev değişmemiştir. Hz. Hüseyin‘in hatırasını mezhep kavgalarının değil, adaletin ve kardeşliğin bayrağı haline getirmek…
Çünkü Muharrem bize barışı, Kerbela ise ayrılığın bedelini hatırlatmaktadır.
Bugün ümmetin ihtiyacı, Kerbela’nın acısını yarıştırmak değil; Kerbela’nın öğrettiği derslerle yeniden kardeş olabilmektir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
YOUTUBE
View Comments
Kerbela deprem,sel, türünden bir “doğal felaket” sonucu yaşanan bir trajedi değildir..sebepler ve suçlular “geçiştirilerek” devam edilemez..zira sadece tarihte yaşanıp geçmiş bir olay değildir..hala o günün zalimlerinin veya mazlumlarının izinden gidenler bellidir..özellikle son 2 senede Gazze ile bu iyice aşikar oldu