
Günümüzde İslam dünyasının ilerleme, kalkınma, bilimsel gelişme ve toplumsal refah iddialarını temellendirmek için en sık başvurduğu “medeniyet” kavramının, aslında Müslüman düşüncesine ait olmadığı ve yaklaşık iki yüz yıllık bir geçmişe sahip yapısal bir ithal araçtır. Yapılan kavramsal tarih araştırmaları, 1800’lü yılların ilk dönemlerinden önceki hiçbir temel İslami metinde medeniyet kelimesine rastlanmadığını açıkça ortaya koyar. İslam düşüncesine Tanzimat Dönemiyle birlikte giren bu kavram, özünde Müslümanların kendi inanç dünyasından doğan bir toplumsal nizamı değil, tamamen Batı merkezli seküler hayat tasavvurunu meşrulaştırma çabasını temsil eder.
Müslüman coğrafyasında bugün entelektüel bir refleks haline gelen medeniyet vurgusu, tarihsel bir hafıza kaybından başka bir şey değildir. Yüzyıllar boyunca Müslümanlık düşüncesine yön veren ve toplumsal nizamı inşa eden anahtar kavramlar medeniyet değil; İbn Haldun’un sosyolojisinin merkezinde yer alan “umran” ve yerleşik, ahlaki, düzenli hayatı sembolize eden “hadariyet” kavramlarıydı.
Geleneksel İslam düşüncesi, toplumsal meşruiyeti ve ilerlemeyi gelecekteki maddi bir refah seviyesinde değil, Asr-ı Saadet’in ahlaki ve hukuki ölçülerine olan yakınlıkta arıyordu. Ancak Tanzimat’la birlikte yönünü tamamen Batı’ya dönen Osmanlı bürokrasisi, bu köklü terminolojiyi terk ederek Batı’nın dünyevi değerlerini toplum içerisine taşıyacak yeni bir dil icat etti. Müslüman aydını, Batı karşısında aldığı askeri mağlubiyetlerin psikolojik ezikliğiyle, kendi kavramsal mirasını bir kenara iterek sığınacak yeni bir liman aradı.
Avrupa dillerindeki “sivilizasyon” kelimesine karşılık olarak üretilen medeniyet kavramı, özü itibarıyla Batı Avrupa’nın aristokratik sınıf mücadelelerinin bir ürünü olarak doğdu. Batı’da kilise zulmüne başkaldıran, topraksız işçileri sömürerek servet kazanan ve kentlerde kendi geleneklerinden koparak lüks içinde yaşayan aristokrat sınıf, bu yeni seküler ve elitist yaşam tarzını ifade etmek için sivilizasyon kavramını geliştirmişti.
Avrupa’ya gönderilen Tanzimat aydınları ve Jön Türkler, Paris ve Londra salonlarında şahit oldukları bu kadın-erkek ilişkilerini, yeme-içme kültürünü ve tamamen dünyevi değerleri içeren hayat tarzını içselleştirerek memleketlerine taşıdılar. Batı’nın bu sınıfsal ve seküler kültürünü kendi toplumlarına kabul ettirebilmek için de kelime kökeni Arapça “Medine” (şehir) olan, ancak içi tamamen Batı ahlakıyla doldurulmuş “medeniyet” maskesini kullandılar. Böylece kökeni kutsal olan bir kelime, seküler bir yaşam biçiminin örtüsü haline getirildi.
Salt maddi ilerlemeyi, teknolojik gücü ve dünyevi refahı önceleyen bu kavram, Müslümanların aşkın ve ahlak merkezli tarih tasavvuruyla temelden uyuşmamaktadır. İslam dünyası, iki asırdır kendisine ait olmayan bu kavramsal çerçeve üzerinden kendini tanımlamaya çalışarak yapısal bir çıkmaza sürüklenmiştir. Özgün bir düşünce üretemeyen entelektüeller, Batı’nın sivilizasyon standartlarını yakalamaya çalışırken kendi ahlaki zeminlerini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır. Müslüman düşüncesinin kendi özgün toplumsal nizamını yeniden üretebilmesi için, Batı’nın sivilizasyon kültüründen devşirilen “medeniyet” illüzyonundan sıyrılarak, adaleti ve ahlakı merkeze alan kendi kadim kavramsal köklerine dönmelidir.
Gençler Arası Tiyatro Yarışması'nın Türkiye Yarı Finali Antalya'da Başladı Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından düzenlenen…
ENGELLİ BİREYİN İMANINI KENDİ DİLİNDEN ANLAMAK Prof. Dr. Ali Seyyar, Ali Rıza Demircan Hocamızın “Allah…
Tartışmaların Odağındaki Halk TV'de Kayyum Gelişmesi ve Kılıçdaroğlu’nun Çıkışı Halk TV’ye yönelik yürütülen hukuki süreç…
Gazze’nin Zeytin Ağaçları da Ölüyor: Bir Halkın Toprağından Koparılması Bir ağacın gövdesi kesilebilir, dalları kırılabilir,…
KANT’IN "BESMELE"Sİ, SCHİMMEL’İN VASİYETİ ÜZERİNDEN "MÜSLÜMANLAŞTIRMA" KOMPLEKSİMİZ (4) Tarih boyunca Batılı entelektüellerin, şairlerin veya şarkiyatçıların…
Mekke İttifakı, Arz-ı Mevud’un panzehri Türkiye, ABD bölgeden çekilirken oluşan boşluğu dolduruyor ve İsrail'in megali…