
Şimdi asıl meseleye gelelim…
Bir ilahiyat profesörünün, bir ilahiyat hocasının veya bir imamın bu toplumda başka ne gayesi olabilir?
İslam’ı anlatmak…
Doğruyu göstermek…
Yanlışa yanlış demek…
İnsanları harama karşı uyarmak…
Toplumun ahlaki yapısını tehdit eden gelişmelere dikkat çekmek…
Bunun neresi yanlış?
Hatta soruyu biraz daha açık soralım:
Biz Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, ilahiyat hocalarından ve imamlarımızdan ne bekliyoruz?
Sadece cenaze namazı kıldırmalarını mı?
Sadece cuma hutbesi okumalarını mı?
Yoksa toplumun içine girip gördükleri yanlışları da dile getirmelerini mi?
Elbette ikincisini…
İslam, sadece caminin dört duvarı arasında anlatılacak bir din değildir.
İslam‘ın hayatın tamamına ilişkin bir sözü vardır.
Faiz konusunda sözü vardır. Zina konusunda sözü vardır. Kumar, alkol, uyuşturucu, kul hakkı, yalan, iftira ve ahlaki yozlaşma konusunda sözü vardır.
Tesettür ve mahremiyet konusunda da sözü vardır.
Dolayısıyla bir ilahiyat hocasının toplumda gördüğü ahlaki bir problemi gündeme getirmesi, mesleğinin dışında bir iş yapması değildir.
Tam tersine, mesleğinin gereğini yerine getirmesidir.
Elbette kullandığı üslup tartışılabilir.
Elbette bir cümlenin daha farklı kurulması gerektiği söylenebilir.
Nitekim Prof. Dr. Köktaş da kullandığı ifadenin yanlış anlaşılmaya müsait olduğunu kendisi ifade etmiştir.
Ancak bir ifadeyi eleştirmek başka şeydir; o ifadeyi sahibinin hiç söylemediği başka bir şekle dönüştürmek başka şeydir.
Meselenin dikkat çekici taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Prof. Dr. Yavuz Köktaş’ın paylaşımında “Gavur Rize” şeklinde bir ifade bulunmuyor.
Köktaş, Rize sokaklarında gördüğü bir manzaradan hareketle Türkiye’deki kültürel ve ahlaki değişim üzerine değerlendirme yapıyor.
Fakat sosyal medyada mesele kısa sürede “Gavur Rize dedi” şeklinde sunulabiliyor.
Böylece tartışmanın yönü de değişiyor.
Hocanın asıl dikkat çektiği teşhircilik, kültürel dönüşüm ve dini hassasiyetlerdeki gerileme yerine, “Rize’ye gavur dedi” tartışması öne çıkarılıyor.
Bu da ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durum.
Çünkü bazen bir sözün kendisinden çok, ona yüklenen anlam üzerinden bir algı oluşturuluyor.
Asıl görmemiz gereken ise bundan daha büyük bir mesele.
Bugün toplum sadece ekonomik veya siyasi gelişmelerle değişmiyor.
Bir de kültür emperyalizmi var.
İnsanların nasıl giyineceğinden neyi güzel bulacağına, nasıl eğleneceğinden neyi normal kabul edeceğine kadar pek çok alan, küresel kültürün etkisi altında şekilleniyor.
Üstelik bu değişim bir günde gerçekleşmiyor.
Yavaş yavaş…
Adım adım…
Önce yabancı olan normalleştiriliyor.
Sonra normal olan sıradanlaştırılıyor.
Bir süre sonra da sıradanlaştırılan şey, sorgulanamaz hale geliyor.
İşte toplumların değerleri böyle aşınıyor.
Ve buna birilerinin “Dur!” demesi gerekiyor.
Bunu söylerken şunu da kabul etmek gerekir:
İnsanlar her zaman aynı üslupla konuşmaz.
Bazen yumuşak bir cümle kurulur.
Bazen benzetme yapılır.
Bazen ironi kullanılır.
Bazen de insanı sarsacak sert bir ifade tercih edilir.
Çünkü bazı gerçekler, ancak insanı rahatsız ettiğinde fark edilir.
Bir hocanın kullandığı her sert cümleyi bağlamından koparıp yalnızca birkaç kelime üzerinden değerlendirmek, toplumsal eleştirinin alanını fazlasıyla daraltır.
Burada önemli olan, kullanılan ifadeyi gerektiğinde eleştirmekle birlikte asıl mesajı da görmektir.
Köktaş’ın mesajı açıkça toplumdaki çıplaklaşmaya ve ahlaki dönüşüme dikkat çekmektedir.
Şimdi tekrar soralım:
Bir ilahiyat profesörü yanlış gördüğü bir şeyi dile getirmeyecekse kim dile getirecek?
İmam konuşmayacaksa kim konuşacak?
Diyanet uyarıda bulunmayacaksa kim bulunacak?
Toplumun ahlaki yapısındaki bozulmayı gören din görevlisi susacaksa, insanları kim uyaracak?
Elbette bu insanların her söylediği eleştirilemez değildir.
Onlar da hata yapabilir.
Onlar da yanlış anlaşılabilir.
Fakat çözüm, hakkı söyleme cesaretini ortadan kaldırmak değildir.
Çözüm; daha hikmetli, daha kuşatıcı ve daha etkili bir üslup geliştirmektir.
Bugün ihtiyacımız olan şey, dini ve ahlaki meselelerin rahatlıkla konuşulabildiği bir toplumdur.
Yanlışın yanlış olarak ifade edilebildiği…
Nasihatin susturulmadığı…
Eleştirinin hakarete dönüşmediği…
İnsanların birbirini dinleyebildiği bir toplum…
Bir hocanın kullandığı ifadeyi eleştirebiliriz.
İfadenin isabetsiz olduğunu da söyleyebiliriz.
Fakat mesele, “Bundan sonra hocalarımız toplumdaki yanlışları söylemeye çekinsin” noktasına gelirse, asıl tehlike o zaman başlar.
Çünkü toplumun yanlışlarını konuşmayan bir din dili, zamanla toplumun gerçeklerinden kopar.
Bugün Prof. Dr. Yavuz Köktaş‘ın kullandığı bir ifadeyi tartışıyoruz.
Yarın başka bir hocanın başka bir cümlesini tartışabiliriz.
Fakat asıl meseleyi kaçırmayalım:
Hocalarımızdan susmalarını mı istiyoruz, konuşmalarını mı?
Yanlış gördüklerinde “yanlış” demelerini mi?
Yoksa tepki gelir korkusuyla kelimelerini sürekli budamalarını mı?
İslam’ın haram dediğine haram, helal dediğine helal demek; toplumsal yozlaşmayı gördüğünde insanları uyarmak, bir ilahiyatçının temel sorumluluklarından değil midir?
Öyleyse tartışmamız gereken, bir hocanın neden konuştuğu değil; toplumun neden bazı gerçekleri duymaktan rahatsız olduğu olmalıdır.
Çünkü bazen bir toplumun ihtiyacı, kulağa hoş gelen sözlerden çok, uyandıran bir cümledir.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
61 İsrailli Uzmandan Tarihi Uyarı: “Yerleşim Yaptırımları Ekonomiyi Çökertir” Gazze'deki saldırıları ve işgal altındaki Batı…
Binali Yıldırım’ın Sözleri Sonrası Azerbaycan’dan 7 Türkiye Vatandaşı Hakkında Karar! DERİN BAKIŞ | Mirat…
Ali Rıza Demircan Hoca’nın Sözü Bugün Daha da Anlamlı: Ezan Okunuyor, Peki İslam Nerede? Ali…
Tiran’da Rama’ya istifa çağrısı: Göstericilerle polis çatıştı Arnavutluk’un başkenti Tiran’da, Başbakan Edi Rama’nın istifasını isteyen…
Al Sana Bir Pislik Daha YASA DIŞI ÜREME HÜCRESİ TİCARETİ VE İSLAM’IN HÜKMÜ Faiz, rüşvet…
Türkiye–İspanya ortaklığında yeni fırsat: İsrail sistemlerine ASELSAN alternatifi Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki gücü ile İspanya’nın sanayi…
View Comments
Ahir zaman mı? Doğrunun kendini ifade edemediği bir çağ mı, deccaliyet kol geziyor, içimizden kendini eğitememiş çoğunlukları taraftar ediniyor, iyiliği linç ediyor. Ancak susmayacağız.
Ülkemizde İlâhiyatçı Profesörlerin sayısı bir hayli yüksek !.. Yani, her ilâhiyatçı profesör'ün söyeldiği hususların doğru olduğunu kim onayladı da doğrudur denilecek ?. İçlerinde öyle nozsuk itikad sahip olanlar ve öyle büyük naneler yiyenler var ki, bunalrın dinimize yaptıkları tahribatı gavurlar bile yapmadı-yapmıyor ! Bu nokta-ı nazardan hareketle Sayın Prof. Dr. Yavuz Köktaş’ın "Hakkı Söylemek Suç mu Oldu?" sorusu latı-boş vekrşılığı olmayan bir soru olarak karşımıza çıkyor !..Yani, HAKK ndeir ve buna kim karar verip, Hakk'ı konuşanlar belirlenecek ?.. Söylenilen husus GAKK değilse ne olacak ?..Bu konuda Merghum Said-i Nursiye atfedilen şu cümleler ne kadar da manidardır. "Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir" veya "Her doğruyu her yerde söylemek senin hakkın değil" İtidali ve makuliyeti elden bırakmamak lazım vessel'<am.