
Gelişen tıp teknolojileri, gökyüzünü delen göz kamaştıran lüks konut projeleri, ruhları esir alan bitmek bilmeyen tüketim çılgınlığı ve modernitenin dayattığı o bencil, yapayalnız yaşam tarzı, çağımız insanını tarihin en büyük ve en trajik yanılgılarından birine doğru sürüklüyor. Bilimsel ve sosyolojik gelişmelerin sahte güvenliğiyle sarmalanan günümüz insanı, ölümün kaçınılmaz bir hakikat olduğunu dille ikrar etse de; bu gerçeği günlük hayatından, zihninden, kalbinden ve toplumsal alanlardan tamamen kazımak için zamana karşı beyhude bir savaş veriyor. Sosyologlar ve psikologlar, modern dünya düzeninin adeta “ölüm hiç yokmuşçasına” ve insan bu dünyada ebedi kalacakmış gibi kırılgan bir cam saray üzerine inşa edildiğine dikkat çekiyor.
Geleneksel toplumlarda hayatın en doğal parçası, fani alemin teslimiyet dolu bir nihayeti olarak sükûnetle karşılanan ölüm, modern düşüncede bütünüyle bir “yenilgi” ve korku dolu bir düşman haline gelmiş durumda. Günümüz insanı beklentilerini, tutkulu arzularını ve yarına dair planlarını tamamen dünyevi sınırların içine hapsediyor; ebediyet susuzluğunu bu fani pınardan dindirmeye çalışıyor. Ölüm ile hayat arasındaki o kutsal ve kopmaz bağ modern eller tarafından koparıldığı için, kaç yaşında ve hangi sebeple gelirse gelsin her vefat, geride kalanlarda derin bir şok ve “zamansız ölüm” öfkesi yaratıyor. Bu inkâr dalgası, bireylerin kendi fanilikleriyle yüzleşmesini engellediği gibi, ruhsal bir felci de beraberinde getiriyor. Ekranları kuşatan entelektüel kesim ise insanlığın karşı karşıya kaldığı küresel krizlerde ölümü yalnızca biyolojik bir son olarak resmederken; meselenin inanç, kader ve ilahi mukadderat boyutuna değinmekten, gerçeğin o keskin kokusunu duymaktan ısrarla ve korkuyla kaçınıyor.
Ölümün toplumsal hafızadan adeta kazınarak silinmeye çalışılmasının arkasında, üretim ve tüketime dayalı kapitalist ideolojinin acımasız çarkları yatıyor. Sistemin hayatta kalması ve kar zincirinin kırılmaması, bireylerin durmaksızın, fütursuzca ve ahlaktan bağımsız bir şekilde tüketmesine bağlıdır. Oysa ölüm fikrini, fanilik duygusunu her an kalbinde ve gözünün önünde bulunduran bir toplumun, dünyevi metalara karşı körü körüne bir iştah duyması, sınırsızca tüketmesi mümkün değildir.
Kapitalizm, mezar taşlarının gölgesinde pazar kuramayacağını iyi bilir. Bu tecrit politikası, yaşadığımız modern mekân tasarımlarında da kendini acı bir şekilde gösteriyor. Binlerce konutluk, içinde her türlü dünyevi hazzı barındıran lüks sitelerin hiçbirinde mezarlıklara yer verilmiyor. İnsana topraktan geldiğini hatırlatan o sessiz mekanlar, şehrin hafızasından silinerek adeta meçhule sürgün ediliyor. Bunun da ötesinde, yeni nesiller hiçbir ölü yüzü görmeden, bir cenaze iklimine girmeden, hayatı hiç bitmeyecek bir karnaval sanarak büyüyor ve bu ruhsuz döngü katlanarak büyüyor.
Milyarlarca dolarlık kozmetik sektörü, estetik müdahaleler, gençleşme vaat eden sportif çılgınlıklar ve sürekli check-up kontrolleri, aslında doğal bir sağlık arayışının çok ötesine geçerek “akrep ve yelkovanı durdurabilme” hırsına hizmet ediyor. Yaşını almış, ömrünün son demlerine gelmiş insanlar bile malikâneler yaptırma, servet biriktirme ve makam hırsıyla ölüme meydan okumaya çalışıyor; yaprak döken bir ağaç olduğunu görmezden geliyor. Oysa geçmişte insanlar evlerinde, çoluk çocuğunun dizinin dibinde, komşularının duaları ve şahitliği eşliğinde, yani kamusal ve sıcak bir kucaklaşmayla dünyaya gözlerini yumardı. Bugün modern insan, tek bir yakınının sıcaklığından mahrum, soğuk hastane koridorlarında, yoğun bakım ünitelerinin mekanik cihazları arasında sevdiklerine son bir söz bile söyleyemeden, modernitenin laboratuvarlarında yalnızlığa mahkûm şekilde sessizce can veriyor.
Ancak modern insan, bilimin gücüyle, parasıyla ve teknolojisiyle kurduğunu sandığı bu sahte güvenlik kalkanı, insanoğlunun acziyetini yüzüne vuran kontrol edilemez salgın hastalıklar ve devasız musibetler karşısında anında tuzla buz oluyor. Güç sahiplerinin ve emperyalistlerin servetleriyle bile engelleyemedikleri bu kontrolsüz ölümler, modern toplumları yönetenlerden en alt katmandaki bireylere kadar herkeste devasa bir panik ve dehşet dalgası yaratıyor. Ölümün her an, hiç beklemediği bir anda kapısını çalabileceği gerçeğiyle çıplak bir şekilde yüzleşen modern insan, kibirli kalelerinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu fark ediyor. Yaşanan bu büyük küresel sarsıntılar, insanoğluna unuttuğu ilahi beyanı, mutlak adaleti ve hakikati yeniden hatırlatarak, her canlının bir gün mutlaka hesaba çekileceği gerçeğini kaçınılmaz bir şekilde gözler önüne seriyor.
Fakat… Heyhat… İnsanoğlu bunlardan da hiçbir ders çıkarmıyor!
MEDENİYET KAVRAMI MÜSLÜMANLARIN NEYİ OLUR? Günümüzde İslam dünyasının ilerleme, kalkınma, bilimsel gelişme ve toplumsal refah…
Gazze’nin Zeytin Ağaçları da Ölüyor: Bir Halkın Toprağından Koparılması Bir ağacın gövdesi kesilebilir, dalları kırılabilir,…
KANT’IN "BESMELE"Sİ, SCHİMMEL’İN VASİYETİ ÜZERİNDEN "MÜSLÜMANLAŞTIRMA" KOMPLEKSİMİZ (4) Tarih boyunca Batılı entelektüellerin, şairlerin veya şarkiyatçıların…
Mekke İttifakı, Arz-ı Mevud’un panzehri Türkiye, ABD bölgeden çekilirken oluşan boşluğu dolduruyor ve İsrail'in megali…
Allah Gökte midir? “YUKARIDA ALLAH VAR” SÖZLERİ GÜNAH BİR SÖYLEM MİDİR? Allah zerreciklerden galaksilere kadar…
İŞİ EHLİNE VERMEMEK ÜMMETE İHANETTİR Müslümanların ellerinde siyasal velayetle ilgili onlarca ayet ve kâfirlerin siyasette…