Makale

MÜSLÜMANLARIN PARÇALANMA İMTİHANI

MÜSLÜMANLARIN PARÇALANMA İMTİHANI

İslam, insanı yalnızca bireysel ibadetlerle sınırlı bir varlık olarak görmez; onu aynı zamanda ahlaki, toplumsal, siyasal ve medeniyet kurucu bir sorumluluğun taşıyıcısı olarak tanımlar. Müslüman olmak, sadece şahsi kurtuluş arayışı değil; hakikatin, adaletin, merhametin, kardeşliğin ve ümmet bilincinin yeryüzünde temsil edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle İslam, insanı dar benliklerden, kabileci aidiyetlerden, grup taassubundan, mezhep merkezli kibirden ve cemaatçi üstünlük iddialarından arındırmak ister. Çünkü Kur’an’ın inşa etmek istediği insan, kendi grubunun adamı değil; Allah’ın rızasının, hakikatin ve ümmetin adamıdır.

Günümüzde Müslümanların en büyük zaaflarından biri, dini çoğu zaman kendi dar çevresine, kendi cemaatine, kendi meşrebine, kendi hocasına, kendi ideolojik yorumuna veya kendi siyasal aidiyetine indirgemesidir. Böyle olunca İslam’ın geniş ufku daralmakta, ümmetin büyük davası küçük hesaplara hapsedilmekte, hakikat arayışı yerini aidiyet savunusuna bırakmaktadır. Oysa İslam, hiçbir grubun özel mülkü değildir. Kur’an, hiçbir cemaatin, mezhebin, yapının, liderin veya yorumun tekeline bırakılamayacak kadar büyük, evrensel ve ilahî bir hakikattir.

Kur’an bu konuda çok açık bir uyarıda bulunur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân 3/103)

Bu ayet, Müslümanlara yalnızca birlik çağrısı yapmaz; aynı zamanda bir ölçü de verir. Müslümanlar bir şahsın, bir grubun, bir geleneğin, bir sloganın, bir ideolojik kampın etrafında değil; Allah’ın ipi, yani vahyin ilkeleri etrafında birleşmelidir. Bu ölçü kaybolduğunda, birlik görüntüsü altında bile grupçuluk üretilebilir. İnsanlar aynı safta namaz kılabilir ama kalpleri farklı merkezlerin, farklı çıkarların ve farklı benliklerin esiri olabilir.

Grupçuluk Nedir ve Neden Tehlikelidir?

Grupçuluk, kişinin mensup olduğu yapıyı, cemaati, mezhebi, fikrî çevreyi veya hareketi hakikatin ölçüsü hâline getirmesidir. Burada asıl problem, insanların farklı ekollere, meşreplere veya cemaatlere mensup olması değildir. İnsanlar farklı ilim halkalarında bulunabilir, farklı hizmet alanlarında çalışabilir, farklı yöntemler benimseyebilir. Bu doğal ve tarih boyunca var olmuş bir durumdur. Problem, bu farklılıkların üstünlük iddiasına, dışlayıcılığa, tek doğru biziz anlayışına ve hakikati kendi yorumuyla sınırlama hastalığına dönüşmesidir.

Bugün bunun pek çok somut örneğini görmek mümkündür. Bir Müslüman, kendi cemaatinden olmayanı eksik görüyorsa; kendi hocasını dinlemeyeni yetersiz kabul ediyorsa; kendi grubunun faaliyetini İslam’ın tek sahih hizmeti gibi sunuyorsa; başka Müslümanların yaptığı hayırlı işleri küçümsüyorsa; kendi çevresini eleştirmeyi ihanet sayıyorsa; burada artık sağlıklı bir aidiyet değil, grupçuluk başlamış demektir.

Mesela bir yardım kuruluşu Gazze için çalışırken, başka bir yardım kuruluşunun gayretini kıskançlıkla küçümsüyorsa; bir cemaat gençlere Kur’an öğretirken başka bir yapının eğitim faaliyetini değersiz görüyorsa; bir Müslüman grup, “Biz olmasak bu dava yürümez” diyorsa; bir hoca çevresi, kendi yorumunu dinin kendisi gibi sunuyorsa; bir siyasal eğilim, kendi çizgisini İslam’ın tek meşru temsilcisi sayıyorsa; burada İslam’ın ruhuna aykırı bir daralma vardır.

Kur’an bu psikolojiyi şöyle tarif eder:

“Her grup kendi yanında bulunanla sevinip övünmektedir.” (Rûm 30/32)

Bu ayet, grupçuluğun psikolojisini çok net ortaya koyar. İnsan, kendi çevresini mutlaklaştırdığında artık hakikati aramaz; kendi sahip olduğu şeyle övünmeye başlar. Bu övünme, zamanla körlüğe dönüşür. Kendi hatasını görmez, başkasının iyiliğini takdir etmez, adalet duygusunu kaybeder. Böylece Müslüman, hakka teslim olan kişi olmaktan çıkıp kendi aidiyetini savunan bir fanatiğe dönüşebilir.

Dini Kendi Anlayışına İndirgemenin Tehlikesi

İslam’ın özü vahiydir. Müslümanların yorumları ise vahyi anlama çabasıdır. Bu ikisi birbirine karıştırıldığında büyük bir sorun doğar. İnsan kendi yorumunu dinin kendisi zannederse, farklı düşünen Müslümanları kolayca dışlamaya başlar. Hâlbuki hiçbir insanın anlayışı, Allah’ın mutlak muradının yerine konulamaz. Âlimler, müfessirler, fakihler, davetçiler, cemaatler ve hareketler İslam’ı anlamaya çalışırlar; fakat hiçbiri İslam’ın tamamı değildir.

Günümüzde bu sorun özellikle sosyal medya ortamında daha da belirginleşmiştir. İnsanlar birkaç kısa video, birkaç slogan, birkaç keskin cümle üzerinden dinî hükümler vermekte; insanları kolayca sapıklıkla, ihanetle, gevşeklikle veya bidatçilikle suçlamaktadır. Bir mesele hakkında derin ilim, usul, hikmet ve merhamet gerektiren değerlendirmeler; çoğu zaman öfke, beğeni alma isteği ve taraf toplama refleksiyle yapılmaktadır. Böylece din, hakikati arama alanı olmaktan çıkarılıp dijital kavga alanına dönüştürülmektedir.

Oysa Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6)

Bu hadis, davet dilinin temel ölçülerinden biridir. Müslüman, hakikati anlatırken insanları ezmek, küçültmek, aşağılamak, mahcup etmek veya dışlamak için konuşmaz. Hakikati söylemek tavizsizliktir; ama hakikati kırıcı, kibirli ve ötekileştirici bir dille söylemek İslamî bir tavır değildir. Yumuşaklık, hakikatten vazgeçmek değildir. Tavizsizlik de sertlik, kabalık ve kırıcı olmak anlamına gelmez.

Merkezci Yaklaşım: “Biz Merkeziz, Diğerleri Eksik” Hastalığı

Merkezci yaklaşım, bir grubun kendisini İslamî çalışmanın merkezi, ölçüsü ve ana temsilcisi olarak görmesidir. Bu anlayışta kişi veya yapı şöyle düşünür: “Asıl doğru yöntem bizde, asıl sahih duruş bizde, asıl dava bilinci bizde, asıl fedakârlık bizde.” Bu düşünce açıkça söylenmese bile davranışlara yansır. Başka grupların faaliyetleri küçümsenir, başka Müslümanların çabaları görmezden gelinir, farklı yaklaşımlar hemen tehdit olarak algılanır.

Bu yaklaşımın en büyük zararı, ümmetin ortak enerjisini tüketmesidir. Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu meseleler çok büyüktür: Gazze’de soykırım, dünyada İslamofobi, gençlerde inanç krizi, aile kurumunun zayıflaması, ahlaki yozlaşma, ekonomik adaletsizlik, sekülerleşme, bağımlılıklar, dijital ifsat, eğitim problemleri, ümmet coğrafyasındaki savaşlar ve zulümler. Böyle bir çağda Müslümanların birbirleriyle uğraşması, kimin daha hakiki Müslüman olduğunu tartışarak enerjisini tüketmesi büyük bir basiretsizliktir.

Somut bir örnek verelim: Bir şehirde gençler arasında ateizm, deizm, ahlaki savrulma ve bağımlılık artarken; Müslüman grupların birbirlerinin sohbet halkasını, ders programını, yardım faaliyetini veya davet yöntemini küçümsemesi büyük bir kayıptır. Asıl mesele, “hangi grup daha görünür olacak?” değil; “gençlerin kalbine tevhid, ahlak, sorumluluk ve bilinç nasıl taşınacak?” meselesidir. Eğer bu soru unutulursa, İslamî çalışma görüntüsü altında nefsî rekabet üretilir.

Ego Taşıyan Müslüman Sorun Üretir, Çözüm Üretemez

İslam, insanın nefsini terbiye etmeyi temel hedeflerden biri olarak görür. Çünkü terbiye edilmemiş nefis, dini bile kendi çıkarına alet edebilir. Ego sahibi bir Müslüman, davayı büyütmez; kendi benliğini büyütür. Hizmeti Allah için değil, görünür olmak için yapar. Eleştirildiğinde öfkelenir, hatası söylendiğinde savunmaya geçer, başkasının başarısından rahatsız olur, kendi çevresinin eksiklerini görmezden gelir.

Böyle bir insanın dili çoğu zaman slogan üretir ama çözüm üretmez. Sürekli büyük cümleler kurar; fakat somut sorumluluk almaktan kaçınır. Ümmetten bahseder ama kendi mahallesinin dışına çıkamaz. Adaletten söz eder ama kendi grubuna gelince adaleti askıya alır. Kardeşlik der ama farklı düşünen kardeşini dışlar. Tevhidden bahseder ama kendi nefsini merkeze koyar.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” (Müslim, Îmân 147)

Bu hadis, sadece bireysel ahlak için değil, toplumsal ve davet bilinci için de çok önemlidir. Kibir sadece mal, makam veya soy ile olmaz. İlim kibri, cemaat kibri, mezhep kibri, dava kibri, hizmet kibri de olabilir. Hatta bazen insan, “Ben Allah için çalışıyorum” derken bile nefsini yüceltebilir. Bu nedenle Müslüman, sürekli kendine şu soruyu sormalıdır: “Ben hakikati mi savunuyorum, yoksa kendi konumumu mu koruyorum?”

Ümmet Bilinci: Dar Aidiyetlerden Büyük Sorumluluğa

Kur’an Müslümanları bir ümmet olarak tanımlar:

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân 3/110)

Bu ayet, ümmet olmanın sadece bir kimlik değil, bir sorumluluk olduğunu gösterir. Ümmet olmak; insanlık için hayır üretmek, adaleti savunmak, zulme karşı durmak, ahlakı temsil etmek, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğü engellemek demektir. Bu sorumluluk, dar grup menfaatlerinin çok üzerindedir.

Ümmet bilinci olan Müslüman, kendi cemaatini sever ama onu dinin yerine koymaz. Kendi hocasından istifade eder ama onu yanılmaz kabul etmez. Kendi mezhebine bağlı olabilir ama diğer mezhepleri düşman görmez. Kendi hareketinde çalışabilir ama başka Müslümanların emeğini küçümsemez. Kendi yöntemini doğru bulabilir ama başka yöntemlerin de hayır üretebileceğini kabul eder.

Somut olarak şöyle düşünelim: Bir Müslüman eğitim alanında çalışıyor, diğeri insani yardımda, bir başkası akademide, bir başkası gençlik çalışmalarında, bir başkası medya alanında, bir başkası aile danışmanlığı veya Kur’an eğitimi alanında hizmet ediyor olabilir. Bunların hepsi, eğer Allah rızası, ahlak ve ümmet sorumluluğu ile yapılıyorsa, aynı büyük davanın farklı alanlarıdır. Birinin diğerini küçümsemesi değil, tamamlaması gerekir.

Kur’an’ın Tefrika Uyarısı

Kur’an, Müslümanların parçalanmasını büyük bir tehlike olarak görür:

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.” (Âl-i İmrân 3/105)

Bu ayet çok çarpıcıdır. Çünkü burada ayrılığa düşenlerin bilgisiz oldukları için değil, kendilerine açık deliller geldikten sonra parçalandıkları ifade edilir. Demek ki bilgi tek başına insanı tefrikadan korumaz. Bilgi, ahlakla, takvayla, ihlasla ve adaletle birleşmediğinde insanı daha da kibirli hâle getirebilir. Bu nedenle İslam’da ilim, nefsin terbiyesiyle birlikte anlam kazanır.

Bugün Müslümanların ihtiyacı olan şey sadece daha çok bilgi değil; daha çok hikmet, daha çok ahlak, daha çok adalet ve daha çok ümmet bilincidir. Çünkü bilgiye ulaşmak kolaylaşmış, fakat hikmet zayıflamıştır. Herkes konuşabilmekte, ama az kişi gerçekten dinleyebilmektedir. Herkes hüküm verebilmekte, ama az kişi kendini sorgulayabilmektedir.

Halifeler Döneminden Günümüze Dersler

Raşid halifeler dönemi, Müslümanların ihtilafları nasıl yöneteceği konusunda önemli örnekler sunar. Hz. Ebubekir döneminde zekât vermeyi reddeden bazı kabilelerle karşılaşılmıştır. Hz. Ebubekir bu meseleyi sadece mali bir konu olarak görmemiş, İslam toplumunun bütünlüğünü tehdit eden bir kırılma olarak değerlendirmiştir. Onun kararlı tavrı, ümmetin temel ilkelerinin parçalanmasına izin verilmemesi gerektiğini göstermiştir.

Hz. Ömer döneminde ise farklı görüşler istişare yoluyla değerlendirilmiştir. Hz. Ömer, güçlü bir lider olmasına rağmen tek başına hükmetmeyi değil, ehil insanlarla istişare etmeyi önemsemiştir. Bu tavır, Müslümanların farklı fikirleri düşmanlık sebebi değil, ortak aklı güçlendiren bir imkân olarak görmesi gerektiğini öğretir. Bugün Müslüman yapılar da eleştiriyi ihanet değil, olgunlaşma fırsatı olarak görebilmelidir.

Hz. Osman döneminde farklı kıraatlerin ihtilafa dönüşme riski ortaya çıkınca Mushafların çoğaltılması ve ümmetin ortak metin etrafında korunması sağlanmıştır. Bu, dinî meselelerde dağınıklığı önlemek için ilmî, kurumsal ve hikmetli tedbirler alınması gerektiğini gösterir. Günümüzde de Müslümanlar sosyal medya karmaşasında, bilgi kirliliği karşısında ve din adına yapılan keyfî yorumlar önünde ciddi ilmî ölçülere ihtiyaç duymaktadır.

Hz. Ali döneminde ise Haricîler meselesi çok önemli bir örnektir. Haricîler sert, dışlayıcı, tekfirci ve dar yorumcu bir anlayış geliştirmişlerdir. Hz. Ali onları hemen yok edilmesi gereken bir kitle olarak görmemiş; önce konuşmuş, ikna etmeye çalışmış, delillerle cevap vermiştir. Fakat fitne silahlı tehdide dönüşünce ümmetin güvenliği için tavır almıştır. Bu örnek, Müslümanların hem merhametli hem de ilkeli olması gerektiğini gösterir. Yanlışa karşı susmak merhamet değildir; insanları hemen dışlamak da hikmet değildir.

Hadis Işığında Müslümanca Tavır

Resûlullah’ın hadisleri, grupçuluk hastalığına karşı güçlü ölçüler sunar.

Birinci ölçü kardeşliktir:

“Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

Bu hadis, Müslümanlar arasındaki ilişkinin rekabet, üstünlük ve dışlama değil; destek, adalet ve kardeşlik üzerine kurulması gerektiğini gösterir.

İkinci ölçü asabiyet uyarısıdır:

“Asabiyete çağıran bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 112)

Asabiyet sadece ırkçılık değildir. Grup, cemaat, parti, mezhep veya çevre taassubu da asabiyetin çağdaş biçimleri olabilir.

Üçüncü ölçü kibir uyarısıdır:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan cennete giremez.” (Müslim, Îmân 147)

Kibir, hakikatin önündeki en büyük perdelerden biridir. Kibirli kişi din adına konuşsa bile çoğu zaman kendini savunur.

Dördüncü ölçü kolaylaştırmadır:

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6)

Davet dili insanları İslam’a yaklaştırmalı, hakikati sevdirerek anlatmalıdır.

Beşinci ölçü ümmetin beden gibi olmasıdır:

“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette ve şefkatte bir beden gibidir.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

Bir bedenin organları birbirine düşman olmaz. Bir organın acısı bütün bedeni etkiler. Gazze’nin acısı, Doğu Türkistan’ın acısı, Suriye’nin, Sudan’ın, Yemen’in, Arakan’ın ve bütün mazlumların acısı tüm ümmetin acısı olmalıdır.

Günümüzde Somut Grupçuluk Örnekleri

Bugün grupçuluk bazen açık, bazen gizli biçimde ortaya çıkar. Mesela bir Müslüman, kendi cemaatinden olmayan birinin sohbetine gitmeyi sakıncalı görüyorsa; başka bir hocadan istifade etmeyi ihanet gibi algılıyorsa; kendi grubunun yanlışlarını konuşmayı fitne sayıyor ama başkalarının hatalarını büyütüyorsa; burada adalet bozulmuş demektir.

Bir başka örnek, sosyal medyada görülür. Bir Müslüman grup, kendi görüşünü yaymak için başka Müslümanları hedef gösteriyor, keskin etiketlerle itibarsızlaştırıyor, kısa videolarla insanları mahkûm ediyor, bağlamından koparılmış cümlelerle karalama yapıyorsa; bu tavır davet değil, nefsî mücadeledir. Böyle bir dil, İslam’a hizmet etmez; insanları dinden, Müslümanlardan ve cemaatlerden soğutur.

Bir diğer örnek, yardım faaliyetlerinde görülür. Bir Müslüman yapı, mazlumlara yardım ederken başka yardım kuruluşlarını rakip gibi görüyorsa, bağışçıyı kazanmak için diğerlerini küçümsüyorsa, hizmeti Allah rızasından çok görünürlük yarışına dönüştürüyorsa, burada ihlas yara alır. Oysa bir yetimin sofrasına ekmek koyan, bir mazluma ilaç ulaştıran, bir öğrenciye burs veren, bir aileye destek olan her samimi çalışma ümmetin ortak hayrıdır.

Slogan Müslümanlığı ve Gerçek Sorumluluk

Günümüzde Müslümanların bir kısmı slogan üretmekte güçlü, fakat somut sorumluluk almakta zayıftır. “Ümmet”, “dava”, “cihad”, “adalet”, “direniş”, “tevhid” gibi büyük kavramlar sıkça kullanılmakta; fakat bu kavramların gerektirdiği ahlak, disiplin, fedakârlık, bilgi ve sorumluluk her zaman taşınmamaktadır.

Slogan, bilinçle birleşirse uyarıcı olabilir; fakat bilinçsiz slogan, sadece kalabalık duygusu üretir. Bir Müslüman sürekli büyük cümleler kuruyor ama ailesinde adaletli değilse, işinde dürüst değilse, kardeşine merhametli değilse, eleştiriye açık değilse, ilim öğrenmiyorsa, gençleri anlamıyorsa, çağın sorunlarına çözüm üretmiyorsa; onun davası çoğu zaman dilde kalır.

İslam, söz ile amel bütünlüğü ister. Kur’an şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (Saff 61/2)

Bu ayet, Müslümanların söylem ile eylem arasındaki boşluğu ciddiyetle sorgulaması gerektiğini gösterir.

Vizyon Sahibi Olmak: İslam’a Yarını Kazandırmak

Bugünün Müslümanları sadece bugünün tartışmalarına hapsolamaz. İslam’a yarını kazandırmak, Müslümanların en önemli sorumluluklarından biridir. Geleceğe odaklanmayan bir hareket, geçmişin hatıralarıyla avunur veya bugünün kısır tartışmalarında tükenir. Oysa ümmetin gençleri yeni sorularla, yeni krizlerle, yeni imtihanlarla karşı karşıyadır.

Bugün gençler dijital kültürün, hazcılığın, yalnızlığın, anlamsızlığın, kimlik krizinin, aile çözülmesinin, inanç şüphelerinin ve gelecek kaygısının baskısı altındadır. Böyle bir zamanda Müslümanların kendi aralarında küçük üstünlük tartışmaları yapması büyük bir sorumsuzluktur. Asıl mesele, gençlere sahih bir Allah tasavvuru, güçlü bir Kur’an bilinci, sağlam bir ahlak, doğru bir özgürlük anlayışı, adalet duygusu ve hayatı anlamlandıran bir iman ufku kazandırmaktır.

İslam’a yarını kazandırmak; sadece cami, dernek, vakıf, cemaat veya parti çalışması yapmak değildir. Aynı zamanda eğitimde, medyada, akademide, sanatta, teknolojide, ailede, ekonomide ve sosyal hayatta İslam’ın ahlaki ve medeniyet kurucu ilkelerini görünür kılmaktır. Müslümanlar sadece tepki veren değil, teklif sunan bir bilinç geliştirmelidir. Sadece eleştiren değil, inşa eden bir akıl üretmelidir.

Hakikatte Olması Gereken Müslümanca Yaklaşım

Hakikatte olması gereken Müslümanca yaklaşım şudur: Müslüman kendi görüşüne sahip çıkar ama onu mutlaklaştırmaz. Kendi grubunda çalışır ama ümmeti unutmaz. Kendi hocasını sever ama onu yanılmazlaştırmaz. Kendi mezhebini önemser ama diğer mezhepleri değersizleştirmez. Kendi yöntemini doğru bulur ama başka yöntemleri düşmanlaştırmaz. Kendi hatasını görebilir, başkasının doğrusunu takdir edebilir.

Bu yaklaşım yumuşaktır ama tavizsizdir. Yumuşaktır; çünkü insanlara merhametle yaklaşır, dışlamaz, kırmaz, aşağılamaz. Tavizsizdir; çünkü hakikati eğip bükmez, zulme razı olmaz, batılı meşrulaştırmaz, nefsî çıkarlar için ilkelerden vazgeçmez. Müslüman, şahsi duygularıyla değil, Kur’an’ın ölçüleriyle hareket eder. Kızgınlığı adaleti bozmamalı, sevgisi hakikati perdelememeli, aidiyeti insafı yok etmemelidir.

Kur’an bu ölçüyü şöyle verir:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” (Mâide 5/8)

Bu ayet, grupçuluk hastalığının ilacıdır. Çünkü grupçulukta insan kendi grubunu severken adaleti kaybeder; karşı olduğu gruba kızarken insafı terk eder. Kur’an ise Müslümana şunu öğretir: Sevgin de, öfken de, aidiyetin de adaletin önüne geçemez.

İslam’da grupçuluk, ümmet bilincini zedeleyen, hakikati daraltan, Müslümanları birbirine düşüren ve davanın enerjisini tüketen ciddi bir hastalıktır. Bu hastalık bazen cemaat taassubu, bazen mezhep kibri, bazen siyasal körlük, bazen hoca merkezcilik, bazen sosyal medya fanatizmi, bazen de hizmet rekabeti şeklinde ortaya çıkar. Her durumda sonuç aynıdır: Ümmet parçalanır, kardeşlik zayıflar, hakikat aidiyete kurban edilir.

Bugün Müslümanların ihtiyacı olan şey, dar grup kimliklerine sıkışmak değil; büyük ümmet sorumluluğuyla hareket etmektir. Kendi nefsini, grubunu, çevresini ve yorumunu sorgulayabilen; hakikati kendi aidiyetinden üstün tutabilen; başkalarını dışlamadan ilkeli durabilen; merhameti zayıflık, tavizsizliği kabalık zannetmeyen bir Müslümanlık anlayışına ihtiyaç vardır.

Ego taşıyan Müslüman sorun üretir; ihlas taşıyan Müslüman çözüm üretir. Ego insanı daraltır, ihlas genişletir. Ego slogan üretir, ihlas amel üretir. Ego kendini büyütür, ihlas davayı büyütür. Ego grubu merkeze alır, ihlas Allah’ın rızasını merkeze alır.

Bu yüzden Müslümanların bugünkü görevi, geçmişin tecrübelerinden ders alarak, bugünün sorunlarını doğru okuyarak ve geleceğe güçlü bir vizyonla bakarak İslam’a yarını kazandırmaktır. Bu da ancak ümmet bilinciyle, ahlaki olgunlukla, ilimle, hikmetle, adaletle ve kardeşlikle mümkündür.

Çünkü İslam bir grubun dar davası değil; insanlığın kurtuluş çağrısıdır. Müslüman da bu çağrının kibirli sahibi değil; tevazu sahibi taşıyıcısıdır.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Gündem

Mesai Paradoksu ve Orta Gelir Tuzağı

Hareketsiz koşu: Mesai paradoksu ve orta gelir tuzağının görünmez prangaları Türkiye’nin önündeki asıl mesele, dünyayla…

1 saat ago
  • Makale

İMÂNIN ŞAKASI OLMAZ: YA ELİF GİBİ DİMDİK, YA DA EBEDÎ HÜSRAN!

İMÂNIN ŞAKASI OLMAZ: YA ELİF GİBİ DİMDİK, YA DA EBEDÎ HÜSRAN! Hanımlar, beyler… Herkes aklını…

2 saat ago
  • Gündem

Feminizm Bizi Yanılttı

Erkeklere Düşman Kesildik, Şimdi Bedelini Ödüyoruz Modern Hayatın Kıyısında Kalan Bir Neslin İtirafı: "Feminizm Bizi…

3 saat ago
  • Genel

Teknik Sorumlumuz Zeki Murat Göle, R. Başakşehir Maçını Değerlendirdi

Teknik Sorumlumuz Zeki Murat Göle, R. Başakşehir maçını değerlendirdi ve takımın performansını analiz etti. Fenerbahçe'nin…

3 saat ago
  • Genel

İsrail ordusundan ateşkese rağmen Lübnandaki bazı beldeler için saldırı tehdidi

İsrail ordusundan ateşkese rağmen Lübnandaki bazı beldeler için saldırı tehdidi hakkında son gelişmeler. İsrail ordusu,…

3 saat ago
  • Genel

İran’dan ABD’ye Yeni Hürmüz Teklifi: Trump Şartları Reddetti

İran’dan ABD'ye yeni Hürmüz teklifi hakkında son gelişmeler. İran, ABD'ye yeni bir Hürmüz teklifi sundu…

3 saat ago