Genel

NAPOLYON DA GOETHE DE MÜSLÜMAN DEĞİLDİ: NAPOLYON’UN MÜSLÜMANLIĞI MİTİ VE BATI SÖMÜRGECİLİĞİNİN SİNSÎ STRATEJİSİ (1)

NAPOLYON DA GOETHE DE MÜSLÜMAN DEĞİLDİ: NAPOLYON’UN MÜSLÜMANLIĞI MİTİ VE BATI SÖMÜRGECİLİĞİNİN SİNSÎ STRATEJİSİ (1)

Tarih, sadece yaşanmış hakikatlerin değil, aynı zamanda iktidar sahiplerinin kitleleri sevk ve idare etmek adına kurguladığı sofistike algı operasyonlarının da sahnesidir. Batı medeniyetinin Doğu ile kurduğu çelişkili münasebette, bu algı operasyonlarının en tipik yansımalarını Johann Wolfgang von Goethe ve Napolyon Bonapart (1769–1821) gibi simge isimlerin İslâm’a yaklaşımlarında görürüz. Doğu kültürüne ve İslâmî estetiğe duyulan entelektüel ilginin yahut pragmatik diplomatik söylemlerin zamanla birer “hidayet öyküsü” gibi sunulması ve buna da maalesef bazı Müslümanlar yazarların da inanması, hakikati gölgeleyen tarihî bir iltibastır. Bu yazı dizimizde Batı’nın Doğu’yu kuşatma ve kendi kamuoyunu/Doğu halklarını manipüle etme stratejilerini ele alacak; dizimizin ilk bölümünü, Mısır işgalinin aktörü Napolyon Bonapart’a ayırıp, müteakip yazılarımızda ise Alman edebiyatının zirve ismi Goethe’nin İslâm algısını inceleyeceğiz.

Bu operasyonların en çarpıcı örneklerinden biri, 1798 yılında Osmanlı toprağı olan Mısır’ı işgal eden Napolyon Bonapart’ın Doğu coğrafyasında sergilediği “İslam dostu” yahut “Müslüman komutan” tiyatrosudur. İki yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, bu Fransız işgal stratejisinin ürünü olan mitlerin günümüzde hâlâ oryantalist veya popülist söylemlerle yeniden dolaşıma sokulduğuna şahit oluyoruz.

Nitekim Mirat Haber’de yayımlanan “Fransız Tarihçi Louis Blin: Napolyon Müslüman Olmuştu!” (06.10.2026) başlıklı haberde aktarıldığı üzere; Fransız araştırmacı Louis Blin’in Paris Büyük Camii çatısı altında düzenlenen konferansta dile getirdiği iddialar yeniden gündeme taşındı.

https://www.mirathaber.com/fransiz-tarihci-louis-blin-napolyon-musluman-olmustu/?unapproved=31153&moderation-hash=b5b1c7d5f5ad50413814b8fab83db7a7#comment-31153

Blin’in “Napolyon’un Müslüman olduğu tartışmasız bir gerçektir; kelime-i şehadet getirip Ali adını almıştır” şeklindeki sansasyonel beyanları, konunun kamuoyunda tartışılmasına yol açtı. Ancak işgalin tarihî şartlarını, Doğu’daki emperyalist yayılmacılığın metodolojisini ve Napolyon’un şahsî zihniyet dünyasını analiz ettiğimizde, bu iddianın ne kadar büyük bir tarihî iltibasa (kavram karışıklığına) ve sömürgeci mantığın romantize edilmesine dayandığı açıkça görülmektedir.

Mısır Seferi ve Siyasî İllüzyonun Doğuşu

Napolyon, 1798’de Mısır’a ayak bastığında karşısında köklü bir İslâmî medeniyet ve Ezher ulemasının önderlik ettiği dirençli bir halk buldu. Fransız ordusunun askerî üstünlüğü, Doğu’yu elinde tutmaya yetmeyecekti; zira meşruiyet olmadan sürdürülen bir işgal, sürekli bir kıyam tehdidi demekti. Napolyon, tam da bu noktada, Aydınlanma Çağı’nın getirdiği rasyonalist pragmatizmi devreye soktu.

Karaya çıkar çıkmaz Arapça matbaada bastırıp dağıttığı ünlü beyannamede Fransızların da “hakikî Müslüman” olduklarını iddia etti. Papa’nın tahtını yıktıklarını, Hristiyanlığın Haçlı mirasını reddettiklerini, Hz. Muhammed’e ve Kur’ân-ı Kerim’e büyük saygı duyduklarını beyan etti. Hatta daha da ileri giderek, Memlük idaresinin zulmüne son vermek ve Mısır halkını adaletle yönetmek üzere bizzat Allah tarafından görevlendirildiğini öne sürdü.

Yerel kıyafetler giyerek dinî bayramlara, Hz. Peygamber’in mevlit törenlerine katılan Napolyon, Mısır halkının zihninde “İslâm’ı koruyan Batılı bir kurtarıcı” imajı çizmek istedi. Oysa bu gösterişli dindarlık simülasyonu, Akdeniz’deki İngiliz donanmasını atlatıp, Mısır’ı ele geçiren Fransız emperyalizminin diplomatik bir maskesinden ibaretti.

Sömürgeciliğin “Rıza Üretme” Stratejisi

Batı sömürgeciliği, işgal ettiği coğrafyalarda yerel halkın en hassas dokusu olan dinî ve kültürel değerleri bir kontrol mekanizmasına dönüştürmekte her zaman usta olmuştur. Napolyon’un Mısır’da uyguladığı yöntem, daha sonraki yüzyıllarda İngiliz ve Fransız emperyalizminin Afrika ve Doğu coğrafyasında uygulayacağı “mimetik (taklitçi) adaptasyon” (yerel değerleri taklit ederek meşrulaşma) stratejisinin prototipidir. Napolyon, Mısır’a bir “Haçlı” veya “işgalci” sıfatıyla girmenin topyekûn bir cihadı tetikleyeceğini biliyordu. Bu sebeple kendisini Osmanlı Padişahının dostu, İslâm’ın hamisi gibi göstererek, yerel halkın direnç reflekslerini kırmayı hedefledi. Yani ortada bir hidayet öyküsü değil, aksine en yalın hâliyle profesyonel münafıklık çizgisinde bir “işgal psikolojisi ve rıza üretme mühendisliği” vardı.

Sürgün Günlükleri: Pragmatizmin İtirafı ve Çapkınlık

Napolyon’un dini, bir inanç meselesi olarak değil, tamamen toplumsal bir enstrüman olarak gördüğünün en somut delili, hayatının son yıllarını geçirdiği Saint Helena adasındaki tutanaklardır. Blin’in iddiasının aksine, Napolyon’un sürgündeyken yanındakilere verdiği demeçler, onun siyasî çizgisindeki pragmatizmi gözler önüne serer:

“Mısır’da bir Müslüman, Fransa’da bir Katolik, İtalya’da bir Ultramontan (Papa merkezci) oldum. Eğer Yahudileri yönetecek olsaydım, Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa ederdim.”

Bu sözler, Napolyon’un zihnindeki din algısını net bir şekilde ortaya koymaktadır. O, Doğu’da İslâm hukukunun mantıkî yapısını veya peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) askerî ve siyasî dehasını takdir ederken, bunu bir inanan sıfatıyla değil; Aydınlanmacı bir deist ve makyavelist bir devlet adamı gözüyle yapıyordu. Sürgün yıllarında söylediklerini cımbızlayarak, bir “gizli Müslümanlık” anlatısı çıkarmak, metin okuma metodolojisi açısından büyük bir hatadır.


Resim: Napolyon’un Sürgünde St. Helena Adasında 6 Yıl Boyunca (1815-1821) kaldığı Ev (Longwood House).

Napolyon’un sürgün yıllarındaki yaşantısı, “Müslüman oldu” iddialarının aksine her zamanki gibi dünyevî “aşk” ilişkilerle geçmiştir. Nitekim St. Helena adasında yanında bulunan eski mabeyincisi Kont de Montholon’un eşi Kontes Albine de Montholon ile yaşadığı yasak ilişki ve 1818’de doğup ertesi yıl vefat eden küçük Josephine Napoleone de Montholon’un babalığına dair tartışmalar, tarih belgelerine yansımıştır. Montpellier–Tövbekâr Günahkârlar Mezarlığı’nda yatan Kontes Albine ile yaşanan bu ilişkiler, Napolyon‘un ömrünün son döneminde dahî İslâmî bir yaşantı veya hidayet arayışından ziyade dünyevî zaaflarıyla hareket ettiğini göstermektedir. Napolyon’un çapkınlıkları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen okutucularım, şu çalışmamdan istifade edebilir: Seyyar, Ali (2024). İslâm coğrafyasının dışındaki toplumlarda çok eşli ünlü erkekler. Paradigma Akademi Yayınları, s. 22-60.

Resim: Bu çalışmamda başta Napolyon olmak üzere Gayrimüslim ünlülerin çapkınlıklarını deşifre ettim.

Velhâsıl-ı Kelâm: Hidayet Masalı mı, Sömürge Tiyatrosu mu?

Mirat Haber’in bahse konu haberinde de altı çizildiği üzere; konferansa ev sahipliği yapan Paris Büyük Camii dahî yayımladığı açıklamada bu iddianın tarihçiler arasında ortak kabul görmediğini ve kurumsal olarak benimsenmediğini bildirmiştir. Napolyon Bonapart, Katolik bir gelenek içinde doğmuş, Aydınlanma dönemi deizmine yakın bir anlayışla yaşamış ve hiçbir zaman İslâm dinini benimsememiştir. Onun Mısır’daki söylemleri, Doğu’nun zenginliklerini yağmalamak ve İngiltere’nin Hindistan yolunu kesmek maksadıyla yürütülen emperyalist bir işgalin kılıfıdır. Fransız sömürge tarihinin en tipik pragmatik maskesini alıp bugün bir “hidayet öyküsü” gibi sunmak, işgalin tarihî niteliğini yumuşatmaktan ve Batı emperyalizminin kitleleri manipüle etme gücünü gıyaben meşrulaştırmaktan başka bir gayeye hizmet etmez. Tarihe bakarken, romantizme değil, hakikatin yalın ve yalansız yüzüne odaklanmak, en temel ilmî sorumluluğumuzdur.

Resim: Almanya’da Lise Öğrencisiyken Paris Ziyaretim: Bu kilisede (Notre Dame Katedrali’nde) Kayser Napolyon, resmî eşi ve Fransa İmparatoriçesi Joséphine de Beauharnais’e taç giydirmiştir (2 Aralık 1804).

Gelecek yazımızda, benzer bir tarihî iltibasa ve “hidayet anlatısına” konu edilen bir diğer Doğu-Batı sentezi figürünü; Alman edebiyatının zirve ismi, son nefesine kadar Mason olan Johann Wolfgang von Goethe’yi, İslâmî estetiğe duyduğu entelektüel hayranlık ile şahsî inanç dünyası arasındaki o ince çizgide ele alacağız.

Prof. Dr. Ali Seyyar

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Genel

ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ: “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SAVAŞSIZ İŞGALİN VE ZULMÜN ORTAKLIĞIDIR”

ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ: "BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SAVAŞSIZ İŞGALİN VE ZULMÜN ORTAKLIĞIDIR" Osmanlı’nın son şeyhülislamlarından Mustafa Sabri…

5 dakika ago
  • Gündem

7 Ekim 1571’de İNEBAHTI’DA NELER YAŞANDI

7 Ekim 1571'de İNEBAHTI'DA NELER YAŞANDI 7 Ekim 1571 tarihi, Osmanlı cihan devleti için deniz…

59 dakika ago
  • Makale

FAİZ SÖMÜRÜSÜ FON REZALETİNDEN ÇOK DAHA PİSLİK AMA DİLE GETİREN YOK

FAİZ SÖMÜRÜSÜ FON REZALETİNDEN ÇOK DAHA PİSLİK AMA DİLE GETİREN YOK Genelde bütün üniversiteler, özelde…

1 saat ago
  • Gündem

Bozüyük’te Emekli Din Görevlileri Unutulmadı

Bozüyük’te Emekli Din Görevlileri Unutulmadı Camiler ve Din Görevlileri Haftası kapsamında Bozüyük İlçe Müftülüğü tarafından…

1 saat ago
  • Gündem

Fon Soruşturmasında Adı Geçen İş İnsanı Ölü Bulundu!

Fon Soruşturmasında Adı Geçen İş İnsanı Ali Emre Ballı Ölü Bulundu Kamuoyunda geniş yankı uyandıran…

2 saat ago
  • Makale

TÜM ANNELERE

TÜM ANNELERE İyi bir anne sabırlı olmalıdır, derler. Oysa anneliğin sabır sınavı, yalnızca yemeğini döke…

2 saat ago