
“PAPA’NIN İZNİK… ZİYARETİ:
BİR ZİYARETTEN FAZLASI!’’
‘‘İznik Ziyareti!: Bir Tarihsel Hatırlatma… Bir Kimlik Beyanı..!’’
Yazının en başında beyan edelim ki!; Papa’nın İznik’e… gelişi bir nezaket! ziyareti değildir!
Öncelikle bu geliş, Katolik dünyanın hafızasını tazeleyen, inanç bütünlüğünü diri tutan, bin yedi yüz yıllık konsüllerin sürekliliğini! hatırlatan bir kimlik beyanıdır!
Hristiyanlık kendi ruhani omurgasını muhafaza eder; Papalığı ayakta tutmak için diplomasi yürütür; inanç içi birliği korumayı meşru ve gerekli görür!
Bu anlayış kendi mantığı içerisinde gayet tutarlı! ve doğaldır!
Fakat doğal olmayan, meşru olmayan, izahı mümkün olmayan şey şudur:
Kendi ruhani otoritesine saygı isteyenlerin, başkalarının meşru! Birliğini, birlikteliğini tehdit, tehlike, yasak saymasıdır!
“Papalık gereklidir” diyenlerin, asırlarca farklı ırkları, coğrafyaları ve kültürleri aynı adalet gölgesinde tutan ‘‘Hilafeti’’ zararlı! ilan etmesidir.
Birlik kendilerine helal, Müslümana haram; kurum! kendilerine hak, Müslümana yük; otorite kendilerine vazgeçilmez, Müslümana “irtica”…
İşte normal olmayan budur!
‘‘Küresel Düzenin Derin Çelişkileri: Kan ve ‘Değerler’ Bir Arada Olamaz!’’
Daha da ileri giden bir çelişki vardır:
Dünyanın gözü önünde işlenen insanlık dışı zulümlere karşı sessizlik…
Kitlesel kıyım, soykırımlara, savaş suçlarına, aç bırakılarak öldürülen çocuklara, yerle bir edilen şehirlere karşı acı bir kayıtsızlık!…
Ve bütün bunları yapanlarla aynı masada oturup “ortak değerler…” nutukları…
Bir elinde kanla, öteki elinde “insan hakları” vaazıyla! dünyanın karşısına çıkmak…
Ve bu çelişki artık asla gizlenebilir değildir…
ABD gibi küresel güçler —ki tarihî ve kültürel olarak Hristiyan dünyasının bir parçasıdır— kendi çıkar politikalarını “medeniyet”, “değerler”, “özgürlük” gibi kavramların gölgesiyle meşrulaştırırken;
aynı güçler silah üreterek, savaş ateşlerini harlayarak!, tek kutuplu bir sistemin bekçiliğini yaparak kanı, gözyaşını ve yıkımı büyütmektedirler.
‘‘Ümmetin Tarihî Omurgası: Hilafetin Yokluğunun Açtığı Derin Boşluk!’’
Oysa İslam dünyasının tarihî gerçekliği açıktır!:
Hilafet, ümmeti dağıtan değil birleştiren; fitneyi artıran değil söndüren; coğrafyaları parçalayan değil bütünleştiren bir omurgaydı.
Bu omurga kırıldığında, boşluk güçsüzlüğe; güçsüzlük işgallere; işgaller parçalanmaya… dönüştü!
Ve bugün yaşanan dağınıklığın ana sebebi hâlâ budur.
Hristiyan dünyası Papalığını korur!
Yahudi dünyası Hahamlığını korur!
Budistler, Hindular, Doğu gelenekleri kendi öğretilerine dokundurmaz!
Ama Müslümanlar kendi tarihî kurumsallıklarını konuşunca “tehlike”, “gericilik”, “yasak”, ‘‘irtica’’… etiketleri havada uçuşur!
Bu nemenem! bir adalet anlayışıdır?
Bu nasıl bir evrensel değer söylemidir?
Bu nasıl bir insanlık vicdanıdır?
Kur’an, “Müminler ancak kardeştir…” der.
Hadis, “Müminler bir beden gibidir…” der.
Bedenin başı yoksa organlar çürür!; kardeşliğin kurumu yoksa ümmet, imamesi kopmuş tespih taneleri gibi darmadağın olur!
Bugünün manzarası ise tam da budur!
‘‘Barışın Gerçek Bedeli: Samimiyet, Cesaret ve Adalet!’’
Ve şimdi, “barış, kardeşlik, ortak insanlık değerleri” mesajlarıyla İznik’e gelen bir Papa var.
Elbette barış çağrısının değeri vardır.
Elbette herkes gibi Papa’nın da barışa dair söyledikleri dikkate alınmalıdır.
Fakat barış sözle inşa edilmez.
Barış çifte standartla korunmaz.
Barış silah, kan, gözyaşı… üreten düzenle kurulmaz.
Barış zalimle dostluk, mazlumla mesafe siyasetinden çıkmaz.
Bugün insanlığın önünde duran engel, sadece savaş değildir:
İki yüzlülüktür!
Tek kutupluluğun zorbalığıdır!
Daha fazla silah, daha fazla hegemonya, daha fazla işgal, kan gözyaşı… üreten düzenin kutsanmasıdır!
“Değer” adıyla pazarlanan adaletsizliktir!
Gerçek barış, samimiyet ister. Samimiyet ise bedel ister.
Eğer gerçekten bütün dinlerin hedeflediği barışa, kardeşliğe, insanlığın onurunu koruyan bir düzene ulaşılmak isteniyorsa;
Papa dahil tüm küresel aktörlerin yapması gereken tek şey vardır:
Gerçek adımları atmak.
Sözde değil, pratikte.
Deklarasyonlarda değil, politikada.
Sadece dualarda! değil, kararlarda.
Bu da ancak şu şartlarla mümkündür:
1. Savaş ekonomisini besleyen politikalardan vazgeçilmesi.
2. Zalim güçlere açık siyasi mesafe konulması.
3. Mazlumların yanında durmanın strateji değil insanlık görevi olarak kabul edilmesi.
4. İslam dünyasının kendi tarihî kurumlarına, kimliğine ve birliğine sahip çıkma hakkının meşru görülmesi.
5. Çifte standart dilinin tamamen terk edilmesi.
6. Papalığın —ve tüm dinî otoritelerin— adalete dair gerçekçi, cesur, somut tavırlar alması.
Papa, eğer gerçekten barışa hizmet etmek istiyorsa,
eğer gerçekten “ortak insanlık değerleri” diyorsa,
eğer gerçekten gözyaşını durdurmak istiyorsa:
O zaman dünyanın zalim düzenini ayakta tutan ikiyüzlülüğe karşı çıkmalıdır.
O zaman mazlumu koruyan, zalimi sınırlandıran adil politikaları açıkça desteklemelidir.
O zaman Müslümanların kendi birlik, kurum ve kimlik arayışını tehdit değil hak olarak tanımalıdır.
“Barış Sözle Değil, Cesaretle Ve Samimiyetle… Gelir!”
Barış, cesaret ister.
İnsanlık, adalet ister.
Kardeşlik, samimiyet ister.
Ve barışa giden yol, ancak hakikatin üzerine inşa edilirse mümkündür.
Ve unutulmasın ki:
Zulüm asla baki değildir!
Hak er ya da geç yerini bulur!
Ama hak, ancak ve ancak hakkı savunanlarla! kaimdir!
Erol KAVUNCU
YAZARIMIZ ”EROL KAVUNCU’NUN”, DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”TIKLAYINIZ”
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
Papanın ülkemize gelişini, sağa sola çekerek değilde, sizin de makalenizde belirttiğiniz gibi, aklı selim ile okumalıyız. İnsanlığın ve kardeşlerimizin kan, zulüm ve göz yaşından kurtulması için değerlendirmek gerekir.