Genel

SAĞIYLA SOLUYLA BİR SİSTEMİN İFLASI

SAĞIYLA SOLUYLA BİR SİSTEMİN İFLASI

Sağından soluna, siyasetten bürokrasiye uzanan güven kaybı, yalnızca siyasi kadroları değil, laik yönetim anlayışını ve topluma sunulan değerler sistemini de tartışmaya açıyor. İslami açıdan mesele, yöneticilerin değişmesinden çok daha derin bir anlam taşıyor.

Türkiye’de yaşanan siyasi ve toplumsal sorunlar, artık yalnızca ekonomik krizler, yolsuzluk iddiaları, siyasi çekişmeler veya iktidar-muhalefet tartışmaları üzerinden açıklanamayacak bir noktaya gelmiştir. Toplumun yıllardır güven duyduğu kurumlar, siyasi yapılar ve kendisini temsil ettiğine inandığı kadrolar giderek daha fazla sorgulanmaktadır. Yanlış temsiliyet, makamların kişisel menfaatlere dönüştürülmesi, rant ilişkileri, fon dolandırıcılığı davaları, kamu kaynaklarının kullanımına yönelik tartışmalar ve yönetimde adaletin sağlanamadığına ilişkin eleştiriler, siyasi sistemin güvenilirliğini tartışmaya açmaktadır. Ortaya çıkan tablo, yalnızca yönetimde bulunan kişilerin değil, yönetimin dayandığı anlayışın da sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.

Bir siyasi düzenin ayakta kalmasını sağlayan yalnızca kanunlar, kurumlar, seçimler veya güvenlik mekanizmaları değildir. Toplumun o düzene duyduğu güven de belirleyicidir. İnsanlar adaletin herkese eşit uygulanmasını, kamu kaynaklarının toplum yararına kullanılmasını ve yöneticilerin kendilerine verilen yetkileri kişisel kazanca dönüştürmemesini bekler. Ancak yönetim ile toplum arasındaki güven ilişkisi zedelendiğinde kurumların varlığını sürdürmesi, sistemin ahlaki ve toplumsal açıdan kabul gördüğü anlamına gelmez. Bu noktada İslami bakış açısının ortaya koyduğu temel itiraz daha kapsamlıdır: Bir yönetimin doğruluğu yalnızca halkın desteğiyle, seçim sonuçlarıyla veya yürürlükteki kanunlarla ölçülemez. Yönetimin dayandığı hükümlerin, yetki anlayışının ve uygulamaların Allah’ın bildirdiği adalet ve sorumluluk esaslarıyla ilişkisi de sorgulanmalıdır.

Türkiye siyasetinde sağ ve sol olarak tanımlanan kesimler, uzun yıllar boyunca farklı değerlerin ve toplumsal taleplerin temsilcisi olduklarını savundu. Sağ siyaset din, gelenek, ahlak ve millî değerleri öne çıkarırken sol siyaset eşitlik, emek, özgürlük ve sosyal adalet kavramlarını merkeze aldı. Ancak siyasi temsilin doğruluğu, savunulan kavramların büyüklüğüyle değil, bu kavramların hayata ne ölçüde yansıtıldığıyla anlaşılır. Ahlaktan söz ederken kamu gücünü kişisel çıkarlara dönüştürmek veya eşitliği savunurken kendi çevresine ayrıcalık tanımak, temsil edilen düşüncenin güvenilirliğini de zedeler. İslami açıdan ise sağ ve sol arasındaki ayrım, bir yönetimin meşruiyetini belirleyen temel ölçü değildir. Çünkü bir siyasi hareketin dinî kavramları kullanması, onun yönetim anlayışının İslami esaslara dayandığını kendiliğinden göstermez.

Asıl mesele, toplumun değerlerini kaybetmesinden önce, o değerleri temsil ettiğini söyleyenlerin güvenilirliğini kaybetmesidir.

Özellikle dinî değerleri siyasi söylemin merkezine yerleştiren kadroların uygulamaları bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. Din adına konuşmak, dinî sembolleri kullanmak, ibadetleri görünür kılmak veya toplumun inançlarına hitap etmek, tek başına İslami bir yönetim ortaya koymaz. İslam, yalnızca yöneticilerin kişisel inançlarını değil, yönetimin hangi esaslara dayandığını, yetkinin nasıl kullanıldığını, kamu malının nasıl korunduğunu ve hükümlerin hangi ölçülere göre belirlendiğini de konu edinir. Bu nedenle İslami kavramlarla siyaset yapan bir kadronun laik yönetim anlayışını sürdürmesi, İslami siyaset düşüncesi bakımından esaslı bir çelişki olarak eleştirilir. Buradaki sorun yalnızca yöneticilerin şahsi hataları değil, İslam’ın toplumsal ve siyasi hükümlerinin yönetimdeki yeridir.

Laik sistemin temelinde, devletin hukuki ve siyasi otoritesinin dinî hükümlerden bağımsız biçimde düzenlenmesi bulunmaktadır. Bu anlayışın savunucuları laikliği farklı inançlar karşısında devletin tarafsızlığını sağlayan bir ilke olarak değerlendirirken, İslami yönetim düşüncesi açısından temel itiraz, Allah’ın hükümlerinin siyasi ve hukuki düzenin belirleyici kaynağı olmaktan çıkarılmasıdır. Dolayısıyla İslami eleştiri, laik sistemin yalnızca yanlış uygulanmasına yönelik değildir. Yönetimin hangi otoriteye dayandığına ilişkin ilkesel bir ayrılığı ifade eder. Bu ayrılık görmezden gelinerek yalnızca daha dürüst, daha şeffaf veya daha başarılı yöneticiler talep etmek, İslami yönetim meselesinin tamamını karşılamaz.

Türkiye’de uzun yıllardır devam eden siyasi tartışmaların önemli bir boyutu da dinî değerlerin temsil edilme biçimidir. Bir tarafta dini toplumsal ve siyasi hayattan ayrı tutmayı savunan yaklaşımlar, diğer tarafta dinî kimliği öne çıkarırken laik devletin siyasi ve hukuki çerçevesi içerisinde faaliyet gösteren hareketler bulunmaktadır. İslami siyaset anlayışından yöneltilen eleştiri, bu iki yaklaşımın da Allah’ın hükümlerinin yönetimdeki belirleyiciliği meselesine yeterli karşılığı vermediği yönündedir. Bu bakış açısına göre dinin bireysel ibadetlere, ahlaki öğütlere ve kültürel kimliğe indirgenmesi, İslam’ın toplum ve yönetimle ilgili hükümlerinin geri planda bırakılması sonucunu doğurmaktadır.

Siyasi makamların bir hizmet sorumluluğundan çıkarak ekonomik ve sosyal ayrıcalık elde etmenin aracına dönüşmesi ise yönetim ahlakı bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Kamu ihalelerinde usulsüzlük, görevlendirmelerde liyakatin göz ardı edilmesi, kamu kaynaklarının yakın çevrelere aktarılması ve siyasi ilişkiler üzerinden menfaat sağlanması gibi uygulamalar, gerçekleştiği ölçüde yalnızca ekonomik zarar meydana getirmez. Toplumun adalet duygusunu da zedeler. Kamuoyuna yansıyan fon dolandırıcılığı davaları, mali usulsüzlük iddiaları ve kamu yönetimine ilişkin soruşturmalar birbirinden farklı hukuki süreçler olmakla birlikte, denetim ve hesap verebilirlik konularını gündemde tutmaktadır. Suçlamaların doğruluğu yargısal delillerle belirlenmelidir. Bununla birlikte İslami yönetim anlayışında kamu malının emanet kabul edilmesi, yöneticinin yetkisini şahsi mülkü gibi kullanamaması ve hiçbir makamın hesap verme sorumluluğunun dışında görülmemesi temel ilkelerdendir.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka mesele, siyasi yanlışların yalnızca karşı tarafta aranmasıdır. İktidarın hatalarını eleştirmek muhalefetin bütün uygulamalarını doğru hâle getirmediği gibi, muhalefetin yanlışları da iktidarın uygulamalarına gerekçe oluşturmaz. İslami ölçüler açısından bir haksızlık, hangi siyasi kesim tarafından yapılırsa yapılsın haksızlıktır. Bir yolsuzluk iddiasının değerlendirilmesinde kişinin siyasi kimliği değil, deliller ve adalet esas alınmalıdır. Kendi tarafının yanlışlarını savunup karşı tarafın benzer uygulamalarını mahkûm eden siyasi anlayış, adaletin yerine taraf bağlılığını koymuş olur.

İslami açıdan siyasi düzenin temel sorunu, yalnızca yanlış kişilerin yönetici olması değil; yönetim yetkisinin hangi esaslara göre kullanıldığı ve hangi hükümlere bağlı olduğudur.

Bu nedenle çözüm tartışması da yalnızca seçimlere, siyasi kadroların yenilenmesine veya kurumların daha verimli çalışmasına indirgenemez. İslami yönetim düşüncesi, adaletin sağlanmasını, kamu malının korunmasını, yöneticilerin denetlenmesini, ehliyet ve liyakatin esas alınmasını gerekli görürken bütün bunları Allah’a karşı sorumluluk anlayışından bağımsız değerlendirmez. Yönetici, toplum üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip bir otorite değil, kendisine verilen emanetten sorumlu kişidir. Makam, ayrıcalık değil yükümlülüktür. Yetki, kişisel menfaat için değil, hakların korunması ve adaletin yerine getirilmesi için kullanılmalıdır.

Toplumsal açıdan en büyük tehlikelerden biri ise yanlış uygulamaların zamanla olağan karşılanmasıdır. İnsanların siyaseti yalnızca çıkar ilişkilerinden ibaret görmeye başlaması, yolsuzluk iddialarına şaşırmaması, hak aramak için siyasi bağlantılara ihtiyaç duyduğunu düşünmesi ve dürüst yönetimin mümkün olmadığına inanması, kurumsal güven kaybını derinleştirebilir. Daha da önemlisi, dinî değerlerin yanlış temsil edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tepkinin doğrudan İslam’a yönelmesidir. Oysa bir yöneticinin yanlış uygulaması, İslam’ın hükmüyle aynı şey değildir. Dinî söylem kullanan bir siyasi hareketin başarısızlığı da İslam’ın yönetim esaslarının başarısız olduğu anlamına gelmez. Burada din ile dini temsil ettiğini söyleyen siyasi aktörler arasındaki ayrımın açık biçimde yapılması gerekir.

Türkiye’de sistem tartışmasının yalnızca sağ ve sol siyasi hareketlerin başarısızlığı üzerinden yürütülmesi bu nedenle eksik kalmaktadır. İslami açıdan sorgulanması gereken, laik yönetim anlayışının kendisiyle birlikte bu anlayışı dinî söylemlerle toplum nezdinde kabul edilebilir göstermeye çalışan siyasi yaklaşımlardır. Bir siyasi yapının dinî hassasiyetlere sahip seçmenlerden destek alması, yönetimin İslami esaslara dayandığını göstermez. Aynı şekilde toplumun laik sistem içerisindeki bazı uygulamalardan yararlanması da bu sistemin bütün fikrî ve hukuki temellerini benimsediği anlamına gelmez.

Bugün “Sistem çöktü” ifadesi, devlet kurumlarının fiilen ortadan kalktığını bildiren bir tespitten çok, siyasi temsilin güvenilirliğine ve mevcut yönetim anlayışına yöneltilen kapsamlı bir itiraz olarak değerlendirilmelidir. Bu itirazın toplumsal boyutu yanlış temsiliyet, yolsuzluk, rant ve adalet tartışmalarında; İslami boyutu ise yönetimin dayandığı otorite, hüküm ve meşruiyet anlayışında ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak mesele, yalnızca hangi siyasi partinin iktidarda bulunduğu veya bundan sonra hangi kadroların yönetime geleceği değildir. İslami bakış açısından asıl soru, toplumun hangi esaslarla yönetileceği, kamu gücünün hangi sınırlar içerisinde kullanılacağı, adaletin nasıl sağlanacağı ve Allah’ın hükümlerinin siyasi ve toplumsal hayattaki yerinin ne olacağıdır.

Çünkü yanlış temsilcilerin değişmesi, yanlış olduğu düşünülen yönetim anlayışının da değiştiği anlamına gelmez. İslami eleştirinin merkezinde kişilerden önce ilkeler, siyasi makamlardan önce hükmün kaynağı, iktidar mücadelesinden önce adalet ve sorumluluk bulunmaktadır.

Türkiye’de yaşanan güven krizinin İslami açıdan değerlendirilmesi, yalnızca mevcut yönetimin hatalarının sıralanmasıyla tamamlanamaz. Asıl tartışma, İslam’ın bireysel inanç ve ibadet alanına hapsedilmesine yönelik itirazın, siyasi ve hukuki yönetim anlayışında ne anlama geldiği üzerinde yürütülmelidir.

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Recent Posts

  • Genel

İSRAİL MERKEZLİ ŞİRKETTEN REKLAM ÜZERİNDEN CASUSLUK: TIKLAMADAN CİHAZLARA SIZDILAR

İSRAİL MERKEZLİ ŞİRKETTEN REKLAM ÜZERİNDEN CASUSLUK: TIKLAMADAN CİHAZLARA SIZDILAR İsrail merkezli Discover-Tech’in, sıradan internet reklamlarını…

17 dakika ago
  • Gündem

Gazze’de Ateşkesin Adı Var, Güvenliği Yok!

Gazze’de Ateşkesin Adı Var, Güvenliği Yok! Ateşkesin üzerinden bir yıl geçti. Ancak Gazze’de silahlar susmadı,…

54 dakika ago
  • Gündem

Mesele Maaş Farkı Değil, Adalet Meselesi!

Mesele Maaş Farkı Değil, Adalet Meselesi! Bir toplumda herkesin aynı maaşı alması gerekmez. Ancak bir…

2 saat ago
  • Genel

YAĞMUR YAĞDI, İMARIN RÖNTGENİ ÇEKİLDİ!

YAĞMUR YAĞDI, İMARIN RÖNTGENİ ÇEKİLDİ! Rum Suresi 41. Ayet: Afet mi, İhmal mi, Yanlış Şehircilik…

3 saat ago
  • Gündem

İsrail’de Tartışmalı Fetva: Sekülerlere Ev Kiralamak Haram!

İsrail’de Tartışmalı Fetva: Sekülerlere Ev Kiralamak Haram! İsrail’in Bney Brak kentinde yayımlanan dinî bildiride, Haredi…

4 saat ago
  • Genel

BİR TOPLUM KENDİ KENDİNİ NASIL KÖLELEŞTİRİR?

BİR TOPLUM KENDİ KENDİNİ NASIL KÖLELEŞTİRİR? Milyonlarca insanın tek bir kişinin boyunduruğu altına girmesi ve…

5 saat ago