
Sözün estetiğine ve kelamın büyüleyici gücüne kapılmak, insanoğlunun en köklü ontolojik zafiyetlerinden biridir. İnsan, yaratılışı gereği güzel söze ve tatlı dile meyleder. Eğer basiret pencereleri de kapalıysa, bu edebi parıltıların arkasındaki karanlıkları göremeyerek hızla aldanı. Oysa dilin ikrar ettiğini ameller ve azalar onaylamıyorsa, bu parıltılı vaatler gelecekte yaşanacak büyük bir hüsranın ilk emareleridir. Esas itibar edilmesi ve mihenk taşı kılınması gereken yegâne ölçü, söz ve amel birliğidir.
Sadece lafzi beyanlara bakarak pozisyon almak, kaçınılamaz bir akıbet olarak aldanmayı ve aldatılmayı mukadder kılar. Bu trajik netice ise derin bir basiretsizlik ve ferasetsizliğin tabii bir tezahüründen başka bir şey değildir. Müslümanların yaklaşık yüz elli yıldır tecrübe edegeldikleri aldanma ve aldatılma serüveni, adeta zehrini bünyesinde barındıran ancak dışı şifa efsunuyla boyanmış bir iksiri mütemadiyen yudumlamaya benzemektedir.
Bu tarihsel döngünün en dramatik sahnelerinden biri, Osmanlı’nın son dönemindeki İttihatçı akıl tutulmasıdır. İslam’ın temel umdelerine muhalif, batı tipi bir modernleşmenin gizli ya da açık hamisi olan İttihatçı tayfanın edebi ve hamasi söylemlerine kanan Müslüman aydınlar, bu akıl çelen hitabetin ayartıcı cazibesi karşısında fikri dirençlerini kaybetmişlerdir.
Müslümanlar, bu figürlerin ikna edici gücüne meftun olurken, onların amelde neyi inşa ettiklerine ve yapıp durduklarına hiç bakmadılar. Ancak aradan çok kısa bir zaman geçip de imparatorluğun yapı taşları un ufak olduğunda, nasıl bir girdaba sürüklendiklerini idrak edebildiler. Ne var ki, bu idrak uyanışı gerçekleştiğinde tarihsel eşikler çoktan aşılmış ve geri dönüş yolları tamamen tıkanmıştı.
Dönemin şahitlerinden ve bu aldatılma dalgasının ağırlığını bizzat omuzlarında hisseden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Beyanülhak gazetesinde kaleme aldığı makalesinde bu kolektif zaafı ve şahsi durumunu çarpıcı bir vakarla şöyle itiraf etmektedir: “Sarıklıların tabiat itibarıyla çoğunluğu saf ve hatta biraz gafil, iyice sade dil olduklarından bazen aldatılmak tehlikesine maruz olabilirler. Aldatılmak derecesinde kalarak hiçbir vakitte aldatmamak, su-i niyet veyahut maddi bir menfaat sağlamak derecelerine çıkmak imkânı yok gibidir ki, bu da şereftir.”
Mustafa Sabri Efendi’nin bu ifadelerinde sığındığı “aldatmamanın şerefi”, ahlaki açıdan şüphesiz bir erdemdir. Lakin göz göre göre, ayan beyan aldatılmanın getirdiği siyasi ve içtimai zilleti örtmeye yeter mi? Aldatmamanın ahlaki üstünlüğü, bir medeniyetin tasfiyesiyle sonuçlanan hezimeti ortadan kaldırabilir mi?
Müslümanların yakın tarihsel tecrübesine bakıldığında abartıdan uzak bir tespitle şu söylenebilir: Eğer bu coğrafyada Müslüman özneler açısından istikrarlı bir süreklilikten bahsedilecekse, bu ancak “aldanma ve aldatılma” hali olabilir. Müslüman topluluklar, içindeki öldürücü zehri görmeksizin, kendilerine şifa diye sunulan her siyasi iksiri içmekten vazgeçmemişlerdir.
Peki, ama neden aldandılar ve halen de aldanıyorlar? Bunca acı tecrübeye rağmen bu hal neden tebeddül etmiyor? Neden meydandaki aleni ameller bir kenara bırakılıp, hep o gizli niyetlerin peşinden gidiliyor? Geriye dönüşü imkânsız derecesinde kaç eşik atladılar da, önlerine gelen yeni eşiklerde durmayı beceremediler? Sürekli aldanmak, fakat yine aynı yola revan olmak hangi aklın kârıdır?
Üstelik bu aldanış, iddia edildiği gibi bir cehaletin ürünü de değildi. İslam’dan ve onun kurucu değerlerinden ari, Avrupa merkezci bir devlet ve toplum nizamı inşa etmek isteyenlerin peşine takılan bu Müslümanlar, her şeyi bilen; dinin siyasi, iktisadi, hukuki ve içtimai usullerine derinlemesine vakıf olan insanlardı. Fakat ne hikmetse aldandılar ve bu aldanış, sürekliliğini hiç kesmeden bugünlere kadar sirayet etti.
Cumhuriyet’in çok partili hayata geçiş sancıları içinde, CHP artığı Adnan Menderes figürüne büyük bir kurtarıcı gibi sarıldılar. Evet, ezan aslına döndürülmüştü; fakat aynı süreçte devletin ve toplumun muhayyilesine anayasal bir ilah tanzim ediliyordu. Müslümanlar bu kazanıma bakıp bir kez daha aldandılar. Zaman ilerleyip tarih sahnesine Necmettin Erbakan çıktığında, “Adil Düzen” söylemiyle muazzam bir kitle hareketlendi. Söylemin İslami tınısı karşısında Müslümanlar bir daha aldandı.
Ardından Erbakan’ın tedrisatından geçen ve onun talebeleri olduğunu söyleyen kadrolar sahnede belirdi. Müslümanlar onlara da kanıp tekrar aldandılar. Ve bu son aldanış dalgası, yüz elli yıl önceki seleflerinin aldanışından çok daha yıkıcı, çok daha köklü ve derinden etkili oldu. Değerler ile çıkarlar, kutsallar ile pragmatizm birbirine girdi, her şey altüst oldu.
Bugün gelinen noktada en trajik fark şudur: Yüz elli yıl önceki seleflerin büyük kısmı, yolun sonunda aldandıklarını ve aldatıldıklarını anladıkları an, bunu kamuoyu önünde itiraf etme ve nedamet getirme erdemini gösterebilmişlerdi. Oysa onların günümüzdeki halefleri, aldandıklarını itiraf etmek bir yana, kendilerini her gün yeniden aldatan mekanizmaların davulunu çalmaya, o odakları kutsamaya devam etmektedirler.
Memleketin içinden geçtiği şu zihni, ahlaki ve iktisadi buhran ikliminde bile, “Bu adamlar bizi aldatmış, biz de basiretsizliğimiz yüzünden aldanmışız” diyebilecek bir özgüven sergilenememektedir. Hülasa, ameli gerçekliği sözün efsununa kurban etme hastalığı, Müslüman bünyede adeta ezeli ve ebedi bir şifa gibi algılanmakta. Zehir, iksir niyetine içilmeye devam edilmektedir.
Trabzonspor 59 yaşında hakkında son gelişmeler. Trabzonspor, 59. yaşını coşkuyla kutladı. Kentteki kutlamalar, taraftarların yoğun…
Ertuğrul Özköke cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma hakkında son gelişmeler. Ertuğrul Özköke hakkında cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla soruşturma…
Yunanistanda iki yangın söndürme helikopteri çarpıştı. Olay sonucunda can kaybı ve yaralanmalar yaşandı.
Galatasaray 3-3 Rennes (Hazırlık maçı) hakkında son gelişmeler. Galatasaray 3-3 Rennes maçında heyecan dolu anlar…
Galatasaray - Rennes maçı canlı izlemek için doğru yerdesiniz. GS RENNES hazırlık maçı şifresiz yayın…
İmamoğlundan AKP'ye geçen belediye başkanlarına tepki hakkında son gelişmeler. İmamoğlu, AKP'ye geçen belediye başkanlarına sert…
View Comments
Yakup Bey, yazıdan anladığım kadarıyla, kemalist düzen üzerinden siyaset kanalıyla bir sonuç almanın mümkün olmadığını düşünüyorsunuz. Bu durumda ülkemizdeki selefi akımların; "bu düzene memur olmayın, oy kullanmayın, camilerine imam olmayın.. vs" görüşüne benzer bir çözüm mü öneriyorsunuz? Yanlış anlaşılmasın, öğrenmek için soruyorum. Kendilerine selefi diyen grupları da (tekfirciliklerini asla tasvip etmeden) haklı yanları var mı diyerek anlamaya çalışıyorum.
Azmi Bey, yorumunuzu geç gördüm kusura bakmayın. Evet, laik seküler kemalist düzende siyaset kanalıyla İslami ve Müslümanca bir sonuç alınamayacağını düşünüyorum. Zira egemen düzen, kim gelirse gelsin kendi paradigmasının dışına çıkmaya müsaade etmiyor. Kurgu böyle.
Bu düzende memur olup olmama olayı farklı yorum ve içtihatlara açıktır. Fakat yasamada ve yargıda görev alıp memurluk yapmanın asla caiz olmadığını düşünüyorum. Diğer memuriyet dalları için ayrıca değerlendirme yapılabilir. Bir partinin peşinden gidip, iktidara gelsin diye oy kullanmanın kesinlik yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu parti şimdi iktidarda olan muhafazakâr demokrat parti olsa bile. Bu düzende kişilerin inançlarının, namaz kılmalarının, camiye, kiliseye ya da havraya gitmelerinin bir önemi yoktur. Nihayetinde iktidar gelenler laik kemalist sistemin işletimini anayasal kurallara göre yapmak zorundadır. Adalet ve kalkınma iddiasıyla iktidar gelenlerin memleketi ne hale getirdiği hepimizin malumudur.
Oy vermek basit bir eylem değildir, vekâletinizi vermiş oluyorsunuz. Sonuçta oy verdiğiniz her kim ve ne ise, yaptığı her eylemden verenler de sorumludur. Çözüm önerim vasat bir ümmet olmak mücadelesi vererek, ne harici ne de mürcie olmadan Müslümanların mevcut sistemden uzak durarak cemaat olmaları, mevcut işleyişe karşı Allah resulünün usulünce bağımsız bir muhalefet odağı olmalarıdır.