
Allah’ın evrensel elçisi kıldığı Hz. Muhammed, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmez,” buyurur. Bu sebeple teşekkürsüz ve şükürsüz insanlar dinlenilmeye layık değildir. (Tirmizî, Birr, 35) Üstelik bir de haram sınırlarına varan eleştiri yaparlarsa.
Yaşadığımız şu son dönemde ikinci defadır muhataplarımı dinlememekle suçlandım. Bu da beni rahatsız etti. Çünkü söz kesme ve dinlememe Kur’ân ve Sünnet ahlâkına aykırılıktır, erdemsizliktir.
Kişinin muhataplarının sözlerini kesmesi ve onları dinlememesi tövbe edilmesi gereken bir hatadır. En azından erdemsizliktir. Ama dinlemeyip söz kesme kendi görüşlerimizi beğenir olmaktan yani kibirden kaynaklı ise bu tavır haram olarak da nitelenebilir. Rabbim haram kıldığı kibirden bizleri korusun. (İsra 37)
Gerçekten ben böyle söz kesen ve muhataplarını dinlemeyen biri miyim? Bunu sorgulamalıyım ama kendime iftira etmek de istemem. Suçlandığım iki olayı ve sergilediğim tavrı özetleyerek okuyucuma yararlı olmak istiyorum:
Pandemi sırası ve sonrasına yaptığım birçok televizyon programında ülkemiz için önemli olan eğitim ve ekonomi gibi hayati konulara değindim.
Bu arada İslamî tarikatlar ve cemaatlerin, İslam’ı bir toplum düzeni olarak bütünlüğü içinde kavrayamayışlarından, şahıslara takılıp hayatımıza yüz yıldır egemen olan ve halen egemen olmaya devam eden dışlayıcı ve baskıcı laik düzene itiraz edemeyişlerinden ve eleştiri getiremeyişlerinden müşteki oldum.
Programlarımızdan seçili küçük bölümlerin yayınlanması sosyal medyada derin izler bıraktı ve bırakıyor. Rağbet gören bir bölüme; bir cemaate mensup, yetmişlerinde ve beni yıllardır tanıyan bir kişi olduğunu öğrendiğim şahıs, konuşmama yorum düşüyor. İfadelendirdiğim görüşlerime katılmaması ve farklı düşüncelerini dile getirmesi doğal. Ama böyle yapılmıyor.
Yüreğimi yarmış ve içine bakmış gibi, “Gündeme gelmek ve şöhret yapmak için böyle konuştuğumu yazarak,” beni suçluyor. Hayatımın hiçbir döneminde yalnızca ünlenmek için konuşmadığımı ve yazmadığımı Rabbim biliyor.
Kendisini arayıp suizan, iftira, gıybet ve aşağılama olmak üzere dört haramı birden işlediğini, hak helâlliği dilemedikçe hakkımı helâl etmeyeceğimi söyledim.
“Sizi üzdüysem bağışlayın,” diyerek söze başlaması gerekirken, haklılığını savunurcasına konuşmaya başlayınca sözünü kestim. Dinlemek istemediğimi anlayınca beni muhataplarımı dinlememekle suçladı.
Doğru, dinlemiyorum, ama haddini bilmeyen ve suçluyken güçlü çıkmak isteyen erdemsizleri dinlemiyorum. Gerçi sabır gösterip dinleyebilsem benim açımdan daha doğru bir davranış olur. Böylece Rabbimin şu buyruğuna da uymuş ve bolca sevap almış olurdum:
“Bunun için, ey Peygamber! Sen onlara aldırma. Sana sataşmaya kalkışırlarsa, onlara “Selâm / barış ve güvenlik üzere kalın” de. Yaptıklarının karşılığı neymiş, yakında görüp bilecekler.” (Zuhruf 89)
Ama sizin faziletiniz /erdeminiz ya birilerinin azgınlığını artırıyorsa. Günah işlenilmesine de sebep olmamak gerekir.
Suçlandığım ikinci olay çok çok yeni, birkaç haftalık olay.
Beni suçlayan şahıs yaşıtım sayılır. Yakın bir dostluğumuz yok ise de elli yıllık tanışıklığımız var. Siyasetin eskilerinden, ilahiyat ve hukuk kökenli, son dönemde milletvekilliği de yapmış, akranlarına nispetle değerli bir insan. Bizi dinlememekle suçlarken en bariz vasfının dinlememek olduğunun farkında olmayan, olmak da istemeyen bir kardeşimiz.
“İlgili Dostlar” grubuna da aldığımız bir kardeşimiz. Bizi de iyi tanır. 21 Haziran 2026 tarihli yazımızı okumuş.
“İslâm Açısından Spora Nasıl Bakabiliriz? 1” başlıklı üç gün devam edecek yazımızın ilk bölümüne nazar etmiş. Okuyunca da telefon açtı.
Ne beklersiniz? Şöyle konuşulması gerekmez mi:
– Hocam / kardeşim! Bugüne kadar bu gibi konular bizde pek yazılmadı. Yazabilecekler de pek azdı. Allah razı olsun. Yayınlanacak bölümlerde değinmiş olabilirsin, ama unutulmuş olabilir ihtimali ile hatırlatmak istedim. Şu önemli konuya da değinilirse isabet edilmiş olur.
Hayır. Tavır böyle değil. Allah razı olsun demek yok.
Bu arada ifade edeyim. Camiamızda yapamadıklarımızı yapanlara -hatta risk alınarak yazılamayanları kaleme alanlara davamız adına bir teşekkür etmek / Allah razı olsun demek yok gibidir. Kişiyi gayrete getirici böyle erdemli bir davranışı aramızda pek göremezsiniz. Oysaki davamız adına bir yerlere gelen ve dünyalık gören insanların bu konulara daha bir duyarlı olması gerekmez mi?
(Öteden beri istisnalardan birini oluşturan Beyoğlu eski müftülerinden Recep Şehidoğlu kardeşimi anmadan geçemeyeceğim.)
Suçlayıcı dostumuz doğrudan söze girerek, “sporun spor olmaktan çıkarıldığını ve şöyle şöyle zararlar doğurduğunu dile getirmek gerektiğini, yazımda bunlara da yer vermemin lüzumunu” bir çırpıda söyleyip telefonu kapatmak isteyince şöylece müdahale ettim:
– Ben değindiğiniz konuları gündeme taşımak amacıyla bu yazı dizisini hazırladım. Son bölümde bu konulara genişçe yer verdim. Bu konulara girilmedikçe konunun hakkının zaten verilmiş olamayacağını dile getirdim.
Telefon açma sebebinin tarafımızdan bilindiğini ve eleştirdiği hususun yazıldığını anlayan dostumuz, durumu açıklayan ifadelerimden dolayı beni kendisini dinlememekle itham etti.
Yok öyle bir dünya. Yazabilir olduğun halde kendin yazıp yayınlamak için çalışmayacaksın, telefon edecek ama teşekkür etmeyecek/Allah razı olsun demeyeceksin, üstelik noksanlıkla niteleyeceksin ve bir de bilge tavırları sergileyeceksin, ama yapılan açıklamayı dinlemeye tahammül edemezken karşındakini dinlememekle suçlayacaksın…
Bu satırları okuyan okuyucu, ilke temelli öfkemizin devam ettiğini fark ederek bizi yaşımızla mütenasip daha faziletli tavır sergilemeye davet etse yeridir.
Çünkü İslam ahlakının canlı misali “Peygamberimiz kendisiyle iletişim kuran kişiye tüm vücudunu dönerek dikkatini verirdi. Hem başını hem de gövdesini konuşana çevirirdi. Muhatabı sözünü bitirmeden de söze başlamazdı. (Tirmizi, Kıyamet, 46) Kaldı ki yapılanın Allah için yapılması ve teşekkür beklenmemesi de İslam ahlakındandır.
Ama siz, siz olun insanların erdemsizliğine de yol açmayın.
Sözü, yapmamız gerekeni öğreten genel çerçeveli bir âyetle bitirelim:
“Güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz! Kötülüğü, en güzel tavırla sav! O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir.” (Fussilet 34)
İslam Emirliği Yönetimi Şiilere Ait Merkezin Boşaltılmasını İstedi Afganistan İslam Emirliği yönetimi, Şii topluluğuna ait…
Mahfi Eğilmez, OVP tahminlerini önceki yıllara göre daha gerçekçi bulduğunu söyledi; ancak kur hedefi ile…
Milanı konuk eden Juventus puanı 90+2de kaptı hakkında son gelişmeler. Milanı konuk eden Juventus, maçı…
Trump'ın elçileri Moskova temaslarının ardından ilk kez Kiev'de hakkında son gelişmeler. Trump'ın elçileri, Moskova temaslarının…
Her gün 30 gram fazla tüketenler dikkat hakkında son gelişmeler. Besin tüketiminde aşırılık, sağlık açısından…
Amedspor, 2-0 geriye düştüğü maçtan puanla ayrıldı hakkında son gelişmeler. Amedspor, 2-0 geriye düştüğü bir…
View Comments
Muhterem Hocam,
Yazınızı dikkat ve itina ile okudum. Geçmiş yıllara dayanan hukukumuzun bana verdiği cesaretle birkaç hususu arz etmek istiyorum. Maksadım tenkit etmek değil; birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etme vazifesini yerine getirmeye çalışmaktır. İsabetsiz bir sözüm olursa şimdiden affınıza sığınıyorum.
Evvela ifade edeyim ki, yazınızın ana fikrine büyük ölçüde iştirak ediyorum. İnsanlara teşekkür etmek güzel ahlâkın bir gereğidir. “Allah razı olsun.” demeyi ihmal etmemek mü’minler arasındaki muhabbeti artırır. Aynı şekilde suizan, iftira, gıybet ve tahkir de büyük günahlardır. Bu hususlardaki hassasiyetiniz takdire şayandır.
Bununla birlikte, kanaatimce yazınızın ana fikri ile satırlara hâkim olan ruh arasında tam bir ahenk kurulamamış görünüyor. Başlık okuyucuyu “teşekkür ahlâkı”na davet ederken, metnin önemli bir kısmı şahsınıza yöneltilen tavırlar etrafında şekilleniyor. Böyle olunca okuyucunun zihninde teşekkür meselesinden çok şahsî kırgınlıklar öne çıkabiliyor.
Kanaatimce tebliğ ehlinin en büyük kuvvetlerinden biri, şahsî hadiseleri umumî ilkelere dönüştürebilmesidir. Böyle yapıldığında anlatılan hadise yalnız bir kişiye değil, herkese hitap eder.
Muhterem Hocam,
Bu vesileyle yıllar önce yaşadığım bir hatıra zihnimde canlandı.
Diyanet İşleri Başkanlığı vazifesinde bulunmuş muhterem bir hocamız, hayatı boyunca kendisini ciddiye alınması gereken hiçbir kimsenin tenkit etmediğini söylemişti. Ben de kendilerine, “Acaba bu hâl, yakın çevrenizin sizi tenkit etmeye cesaret edememesinden kaynaklanmış olabilir mi?” diye sorma ihtiyacı hissetmiştim.
Çünkü ilim, şöhret ve makam arttıkça insanlar doğruları söylemekten çekinebiliyor. Böyle olunca kişi tenkit edilmediğini zannediyor; hâlbuki mesele tenkidin bulunmaması değil, insanların onu dile getirememesidir.
Bu sebeple samimi dost tenkidi büyük bir nimettir. Dost, yıkmak için değil, inşa etmek için konuşur. Hazret-i Ömer’in, “Allah, bana kusurumu gösteren kardeşime rahmet etsin.” sözü de bunun en güzel ifadelerinden biridir.
Muhterem Hocam,
Müsaadenizle uzun yıllardır farklı mahfillerde müşahede ettiğim bir hususu da arz etmek isterim.
Sizi yakından tanımayan bazı kimselerin, konuşmalarınızda, hitabınızda ve davranışlarınızda zaman zaman kibir hissi aldıklarını söylediklerine şahit oldum. Daha dikkat çekici olan ise, bunu size söylemeye cesaret edememeleridir.
Ben bunu onların kanaatini tasdik etmek için değil, dışarıda oluşan intibaın da dikkate alınması gerektiğine inandığım için ifade ediyorum.
Şunu da samimiyetle söyleyeyim ki, muhalif görüşleri sükûnetle dinleme, farklı kanaatleri sonuna kadar anlamaya çalışma ve düşüncelerinizi teyit etmeyen yazıları dikkatle okuyup değerlendirme hususunda dostlarınız arasında sizi yeterli görenlerin çoklukta olduğunu söyleyemem.
Sizi seven, hürmet eden bir kardeşiniz olarak ben bile bunun aksini iddia edip insanları ikna edemem.
Yazınızda anlattığınız iki hadisenin her birinde muhataplarınızın hata etmiş olmaları mümkündür. Ancak İslâm ahlâkı yalnız onların yanlışını değil, bizim o yanlışa verdiğimiz cevabı da ölçer.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisiyle konuşan kimseye bütün bedeniyle yönelir, sözü bitmeden söze başlamazdı. Kaba davranan nice insanı sabırla dinlemiş, çoğu zaman öfkeye öfkeyle mukabele etmemiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de ise Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn’a, ilahlık iddiasında bulunan Firavun’a bile yumuşak söz söylemeleri emredilmiştir. Bu emir, Firavun’un şahsından önce davetçinin ahlâkını inşa etmektedir.
Kanaatimce, “Dinlemiyorum.” cümlesi yerine, “Dinledim; fakat bu ithamı kabul etmiyorum.” tavrı hem sünnete daha yakın hem de okuyucu üzerinde daha derin tesir bırakırdı.
Aziz Hocam,
Yazınızın sonunda yer verdiğiniz Fussilet sûresinin otuz dördüncü âyeti, aslında bütün yazıya hâkim olması gereken ruhu özetliyor:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost oluverir.”
Kanaatimce bu âyet yalnız muhataplara değil, hepimize hitap ediyor. Haklı olduğumuz yerde dahi üslubumuzu güzelleştirmek, hakkın tesirini artırır. Çünkü insanlar çoğu zaman söylenen sözü değil, o sözün hangi ruh hâliyle söylendiğini hatırlarlar.
Bugün ümmetin, hakikati haykıran âlimlere ihtiyacı olduğu kadar; hilmi, vakar ve sükûnetiyle örnek olan mürşitlere de ihtiyacı vardır. Bu iki vasıf birleştiğinde söz, gönüllerde daha derin yankı bulur.
Muhterem Hocam,
Bu satırları, sizi seven ve dualarında yer veren bir kardeşiniz olarak kaleme aldım. Dost tenkidi bazen acı gelebilir; fakat en güvenilir aynalardan biri de samimiyetle uzatılan bu aynadır.
Cenâb-ı Hak bizleri nefsimizi müdafaa edenlerden değil, hakkı temsil edenlerden eylesin. Kusurlarımızı bize dostlarımızın diliyle göstersin; bize de onları gönül genişliğiyle dinleyebilmeyi nasip buyursun.
Selam, hürmet ve dualarımı arz ediyorum. 04.07.2026 - OF
Ahmet Ziya İbrahimoğlu