
Muhterem Hocam,
Birinci konuşmanızı ve ardından onu tavzih etmek üzere yaptığınız ikinci konuşmanızı dikkat ve itina ile dinledim. Dinlemekle kalmadım; konuşmalarınızı yazılı metin hâline getirip tekrar okuyarak üzerinde düşündüm.
İlim yolunda geçmiş bir ömrün, Mekke’de geçen kırk iki yıllık eğitimcilik tecrübesinin ve yetmiş üç yaşın getirdiği sorumluluk bilincinin yanı sıra; sizin medrese ve akademik birikiminizi, etkili konuşma kabiliyetinizi, temsil gücünüzü ve şahsiyetinizi takdir eden bir kardeşiniz olarak bazı hususları hatırlatmama müsamaha göstereceğinizi ümit ediyorum. Sekiz yaşında hâfızlığını tamamlayıp ilkokula başlamadan önce sarf ve nahiv okuyup ezberlemiş bir eğitimci olarak, bu değerlendirmeyi kardeşçe bir muhasebe niyetiyle kaleme alıyorum.
Bunu bir reddiye yazmak için değil, sizin ikinci konuşmanızda savunduğunuz ihtilaf ahlâkını yine sizin konuşmanız üzerinde tatbik etmek için yazıyorum.
Çünkü bir âlimin sözünü bağlamından koparmamak ne kadar önemliyse, bir âlimin kendi sözlerinin doğurabileceği mânaları da hesaba katması o kadar önemlidir.
İlimde asıl hüner, yalnızca başkasının yanlışını göstermek değildir.
Kendi sözümüzü de aynı ölçüye arz edebilmektir.
Öncelikle hakkı teslim etmek gerekir.
Dinî ve ilmî meselelerin sosyal medya üzerinden birkaç dakikalık görüntülere indirgenmesi, bir konuşmanın bağlamından koparılarak sahibine karşı delil hâline getirilmesi ve ardından tekfir, tefsik, tadlil gibi ağır hükümlere başvurulması doğru değildir.
Bu hususta yaptığınız ikazlar yerindedir.
“Bir görüş ileri sürüldüğünde ilk vazifemiz o görüş hakkında doğru bir tasavvur oluşturmaktır” sözünüz, usûl bakımından sağlam bir esasa dayanmaktadır:
اَلْحُكْمُ عَلَى شَيْءٍ فَرْعٌ عَنْ تَصَوُّرِهِ
Bir şey hakkında hüküm vermek, önce onu doğru tasavvur etmeye bağlıdır.
Yine bir kişinin sözünden çıkan her lâzımın o kişinin mezhebi veya itikadı sayılamayacağına dair:
لَازِمُ الْمَذْهَبِ لَيْسَ بِمَذْهَبٍ
kaidesine dikkat çekmeniz de önemlidir.
İmam Şâfiî’nin münazara ahlâkına dair sözünüz de aynı hakikati desteklemektedir: Maksat karşı tarafı mağlup etmek değil, hakkın kimin diliyle ortaya çıktığına bakmadan hakka tâbi olmaktır.
Bu bakımdan:
“Gelin dinimizi birbirimizin öfkesinden koruyalım.” çağrınızı samimiyetle kıymetli buluyorum.
Fakat tam burada şu soruyu sormamız gerekiyor:
Dinimizi birbirimizin öfkesinden korurken, birbirimizin ilmî yanılgılarını da aynı nezaket ve açıklıkla gösterebiliyor muyuz?
İşte yazımızın asıl mes’elesi budur.
İkinci konuşmanız, esas itibarıyla birinci konuşmanızın maksadını açıklamak üzere yapılmıştır. Önce birinci Konuşmanızın ilgili bölümünü tekrar okuyalım
“Bir şer’iyet var, bir meşru’iyet var. Şer’iyet nedir, meşru’iyet nedir? Şer’iyet, herhangi bir hükmün şeriattaki varlığını ifade eder. Bir hükmün şeriattaki varlığı ise dinin temel kaynaklarında, naslarda, Kur’an’da, sünnetteki varlığını ifade eder. Bir hükmün şeriatta var olması, o hükmün bir ayette, bir hadiste var olması, onun şer’îliğini ifade eder. Yasal olan şer’îdir. Adil olan meşrudur.
Şer’î olan her şey meşru mudur? Soru bu. Her şer’î olan meşru mudur? Benim acizane kanaatim, her şer’î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer’îdir.
Şer’î olan, tikel naslara dayanır. Meşru olan, külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer’î olan yasaldır. Meşru olan adildir. Yani meşruiyet, bütün kanunların varlık sebebi olan adalete, ahlaka, fazilete uygunluktur.
Ayetlerin satır aralarından köleliği çıkarırsanız kölelik şer’îdir. Ama meşru değildir. Daha basit bir örnek vereyim: Bir iki nasın satır aralarından erkeğin karısını dövmesini şer’î bulabilirsiniz. Ama asla meşru değildir. Bir hadisin satır aralarından babanın, annenin çocuğunu dövmesini, tokatlamasını bulabilirsiniz. Ama meşru değildir.
Müellefe-i kulubun zekât verilenler arasında yer alması şer’îdir. Ama Hz. Ömer’in bunu terk etmesi meşrudur. Hırsızın cezasının kolunun kesilmesi şer’îdir. Ama Hz. Ömer’in kıtlık senesinde bunu terk etmesi meşrudur. Ehl-i kitap hanımlarıyla evlenmek ayetin sarih ifadesine göre şer’îdir. Ama İslam aile nizamının geleceğini dikkate alarak Hz. Ömer’in bunu yasaklaması meşrudur.
Dolayısıyla şer’î olanı fıkıh verir, meşru olanı usul verir. Şer’iyet fıkhın alanıdır, meşruiyet usulün alanıdır. Şer’i bir hükmün meşruiyet kazanması için katedeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır. O aşamalar olmazsa şer’î olan meşruiyet kesbetmez. Şer’i bir hükmün meşruiyet kesbetmesi için sadece dil bakımından bile on aşamayı aşmanız lazım. Yani bir ayetin, bir hadisin nas, yani delaleti açık anlamda “nas” adını alması için dahi büyük aşamalar vardır. Nasın bir hükme dönüşmesi için aşamalar vardır. Hükmün uygulamaya konulması için aşamalar vardır ve meşruiyet kesbetmesi için.” https://www.mirathaber.com/mehmet-gormez-hoca-ne-diyor/?unapproved=30341&moderation-hash=c7ae676ec4149dce20f1fb3e86b0486d#comment-30341
Bu tavzihin yapılmasını elbette olumlu karşılamak gerekir.
Ancak bir sözün tavzih edilmiş olması, o sözün artık ilmî bakımdan tartışılamayacağı anlamına gelmez.
Bilakis tavzih, müzakerenin daha doğru zeminde yapılmasını sağlar.
Birinci konuşmanızda:
“Her şer‘î olan meşrû değildir. Ama her meşrû olan şer‘îdir,” dediniz.
Ardından:
“Şer‘î olan tikel naslara dayanır. Meşrû olan küllî istikrâ yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir.”
ve:
“Şer‘î olan yasaldır. Meşrû olan adildir.” buyurdunuz.
Sonra da kölelik, kadın dövme, müellefe-i kulûb, hırsızlık haddinin uygulanması ve Ehl-i kitap kadınlarıyla evlilik gibi örnekler verdiniz.
Şimdi ikinci konuşmanızda bu sözlerin bağlamını, ihtilafın ahlâkını ve sözlerin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklıyorsunuz.
Fakat burada ilmî bakımdan hâlâ cevaplanması gereken temel bir soru vardır:
“Şer‘î olduğu hâlde meşrû olmayan” bir hükümden tam olarak neyi kastediyoruz?
Çünkü: “Bir hükmün uygulanabilmesi için şartlarının bulunması gerekir.” demek başka şeydir; “Bir hüküm şer‘îdir fakat adil veya meşrû değildir.” demek başka şeydir. Bu ikisi aynı değildir.
Eğer “meşrû” ile kastınız; bir hükmün uygulanması için gerekli şartların bulunması, hükmün illetinin gerçekleşmesi, mâni bulunmaması, zaruret, maslahat ve diğer fıkhî esasların dikkate alınması ise, bunda esas itibarıyla bir problem yoktur.
Zaten fıkıh tam da bunu yapmaktadır.
Bir nassın bulunması, o nassın her hâl ve şartta aynı şekilde uygulanacağı anlamına gelmez.
Fakih; nassı, illetini, şartlarını, manilerini, umum-hususunu, mutlak-mukayyed oluşunu, zarureti, örfü ve diğer delilleri dikkate alır.
Fakat burada çok önemli bir fark vardır:
Fıkıh, şer‘î hükmün şartlarını araştırırken kendisini vahyin üzerine çıkarmaz. Mes’ele budur.
“Bu hüküm şer‘îdir; fakat hangi şartlarda, kime, ne zaman ve nasıl uygulanacağı ayrıca araştırılır.” demek başka;
“Bu hüküm şer‘îdir fakat adil olmadığı için meşrû değildir.” demek başkadır.
İkinci ifade, birinci ifadeden çok daha ileri bir iddiadır.
Çünkü burada artık şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Bir hükmün meşrû olup olmadığını hangi ölçü belirleyecektir?
Vahiy mi?
Fıkıh mı?
Küllî şer‘î kaideler mi?
Akıl mı?
Çağın adalet anlayışı mı?
Yoksa bunların dışında kurulacak başka bir ölçü mü?
İşte burada mesele yalnızca bir kelime tercihi olmaktan çıkar; hüküm verme yetkisinin kaynağı mes’elesine dönüşür.
Burada temel bir usûl ilkesini açıkça ortaya koymak gerekir:
Vahiy akılla anlaşılır; fakat akıl vahyin üzerinde bir hakem değildir.
İnsan aklı, Allah’ın verdiği büyük bir nimettir.
Vahyi anlamak için akla muhtacız.
Nassların delâletini, illetlerini, hikmetlerini, şartlarını ve tatbik biçimlerini akıl ve ilim vasıtasıyla araştırırız.
Fakat bu, aklın vahyin doğruluğunu tasdik veya reddetme makamında olduğu anlamına gelmez.
Biz:
“Bu hükmün hikmeti nedir?” diye sorabiliriz.
“Bu hüküm hangi şartlarda uygulanır?” diye sorabiliriz.
“Bu nassın delâleti nedir?” diye sorabiliriz.
Fakat:
“Benim adalet anlayışıma uymuyor; öyleyse bu şer‘î hüküm meşrû değildir.” noktasına geldiğimizde artık başka bir zemine geçmiş oluruz.
Çünkü bu durumda çağın veya şahsın adalet anlayışı, vahyin üzerinde bir ölçü hâline gelmiş olur.
İşte modernizm karşısında asıl dikkat edilmesi gereken tehlikelerden biri budur.
Birinci konuşmanızda Hz. Ömer’in uygulamalarını bu ayrımın delili olarak zikretmeniz de ayrıca üzerinde durmayı gerektiriyor.
Müellefe-i kulûba zekâttan pay verilmesi, kıtlık yılında hırsızlık haddinin uygulanmaması ve Ehl-i kitap kadınlarıyla evlilik gibi meseleler, elbette Hz. Ömer’in uygulamaları bakımından incelenebilir.
Fakat bu örneklerin:
“Hüküm şer‘î idi fakat meşrû değildi; Hz. Ömer de bu sebeple onu terk etti.” şeklinde sunulması ilmî bakımdan yeterli değildir.
Meselâ hırsızlık haddinin uygulanmaması, hırsızlık haddinin gayrimeşrû olduğunu göstermez.
Bilakis hadd cezalarının uygulanmasının şartları, şüphe hâlleri, zaruret ve diğer fıkhî ölçüler zaten hükmün uygulanma çerçevesinin bir parçasıdır.
Hz. Ömer’in kıtlık yılında yaptığı şey, Allah’ın hükmünü adalet süzgecine sokup askıya almak değil; mâni bulunması sebebiyle haddin uygulanma şartlarının teşekkül edip etmediğini tespit etmektir.
Dolayısıyla burada:
“Şer‘î fakat gayrimeşrû” bir durum yoktur; fıkhın kendi iç dinamiği ve şart–illet değerlendirmesi vardır.
Aynı şekilde müellefe-i kulûb mes’elesinde, hükmün kaynağı ile belirli bir dönemde zekâttan bu kimselere pay verilmesine duyulan ihtiyacın ortadan kalkması birbirinden ayrılmalıdır.
Ehl-i kitap kadınlarıyla evlilik ise daha da dikkatli ele alınmalıdır. Kur’ân’ı Kerim’in açıkça izin verdiği bir nikâhın Hz. Ömer tarafından bazı şartlarda sınırlanması, “Kur’ân’ın hükmünü gayrimeşrû gördü” şeklinde değil, mubah bir alanda devlet başkanının maslahat gözeten tasarrufu olarak değerlendirilmelidir.
Dolayısıyla Hz. Ömer’in içtihadını, vahyin adaletini düzeltme yetkisi şeklinde okumak mümkün değildir.
Bu örneklerin doğru okunması, “şer‘î hüküm–meşrû hüküm” şeklinde iki ayrı hakikat alanı kurmayı değil; hükmün anlaşılması ve tatbikinde fıkhın ne kadar derin bir usûle sahip olduğunu göstermektedir.
Birinci konuşmanızda şer‘î olanı “tikel naslara”, meşrû olanı ise “küllî istikrâ ile ulaşılan büyük ilkeye” bağlamanız da ayrıca açıklanmaya muhtaçtır.
Çünkü Ehl-i Sünnet fıkıh usûlünde küllî kaideler, nasslardan bağımsız olarak ortaya çıkmış ikinci bir kaynak değildir.
Küllî kaideler de Kur’ân, Sünnet, icmâ, fıkhî istikrâ ve şer‘î delillerden hareketle teşekkül eder.
Dolayısıyla nass ile küllî kaideyi karşı karşıya koymak yerine, küllî kaidelerin de şer‘î delillerden hareketle anlaşılması gerekir.
“Adalet” elbette büyük bir küllî esastır.
Fakat adaletin ne olduğu konusunda nihai ölçüyü de yalnızca çağın insanı belirleyemez.
Çünkü Allah’ın hükmünü adaletli kılan şey, onun çağın beğenisine uygunluğu değildir.
Bilakis Müslüman için esas olan, Allah’ın hükmünün hak ve adalet olduğuna iman ederek onu doğru anlamaya çalışmaktır.
Muhterem Hocam,
Benim asıl hassasiyet gösterdiğim hususlardan biri de budur.
Tanzimat’tan itibaren İslâm dünyasında Batı’nın hukuk, siyaset, ahlâk ve insan anlayışının tesirleri giderek artmış; müsteşriklerin bazı iddiaları, modernleşme projeleri ve bunların Müslüman dünyadaki yansımaları yeni tartışmalar doğurmuştur.
Bu tarihin tamamını tek bir komplo ile açıklamak doğru değildir.
Fakat bu tesirleri görmezden gelmek de doğru değildir.
Bugün Müslümanların bir kısmı farkında olmadan şu ölçüyü kullanabiliyor:
Önce çağın kabulünü ölçü alıyor, sonra nassı o ölçüye göre yorumluyor.
Bunun neticesinde bazı hükümler “çağdaş değil”, “eşitlik anlayışına uygun değil”, “bugünün adalet anlayışıyla bağdaşmıyor” diye sorgulanıyor.
Burada asıl sorulması gereken şudur:
Çağın adalet anlayışı mı vahye arz edilecek, vahyin adalet anlayışı mı çağa anlatılacak?
Bu soru cevapsız bırakıldığında, “meşruiyet” kavramı farkında olmadan vahyin üzerinde ikinci bir hakem hâline gelebilir.
Benim endişem tam olarak budur.
Bir başka hususu da açıkça söylemek istiyorum.
Sizin ilmî birikiminizi, akademik tecrübenizi ve Diyanet gibi önemli bir kurumun başkanlığını yapmış olmanızı elbette önemsiyorum.
Fakat bir Müslümanın ilme bağlılığının gereği şudur:
İlmî makam ile ilmî delili birbirine karıştırmamak.
Bir profesörün sözü, profesör olduğu için doğru değildir.
Bir müftünün sözü, müftü olduğu için doğru değildir.
Bir Diyanet İşleri Başkanının sözü de makamından dolayı hüccet değildir.
Aynı şekilde makamı ve unvanı bulunmayan bir Müslümanın delilli sözü de sırf makamı olmadığı için değersiz sayılamaz.
İlimde ölçü, “Kim söylüyor?” sorusundan önce “Ne söylüyor ve delili nedir?” sorusudur.
Bu ölçü hepimiz için geçerlidir.
İkinci konuşmanızda, ilmî mahiyeti müzakere etmek isteyenlere kapınızın açık olduğunu ifade ediyorsunuz.
Bunu memnuniyetle karşılıyorum.
Fakat ilmî müzakerenin gerçek ölçüsü, yalnızca kendi kapımızı açık tutmak değildir.
Bazen bizim de başkasının kapısını çalmamız gerekir.
Bizimle aynı düşünenleri dinlemek kolaydır.
Asıl fazilet, ilmî ehliyeti bulunan ve fakat bizim kanaatlerimize katılmayan bir insanı da dinleyebilmektir.
Onu susturmak için değil.
Onu kendi tarafımıza çekmek için değil.
Belki ondan öğreneceğimiz bir şey vardır diye.
Çünkü ilim adamının en büyük imtihanlarından biri, kendi ilmî birikiminin ağırlığı altında ezilmemektir.
İlim arttıkça insanın, “Ben de yanılabilirim.” deme kabiliyeti de artmalıdır. Bu söz zayıflık değil, ilmî kuvvettir.
Muhterem Hocam,
Sizin konuşmanızdan benim çıkardığım en önemli ders şudur:
İhtilaf ahlâkını başkalarından istemek kolaydır, kendimize uygulamak zordur.
Bir başkasının sözünü bağlamından koparmamak…
Onun niyetini okumamak…
Söylemediği bir sözü ona nispet etmemek…
Bunların hepsi doğrudur.
Fakat aynı ilkeler bizim için de geçerlidir.
Bize yöneltilen bir tenkidi:
“Beni anlamamış.” diyerek geçmek yerine, “Acaba benim kullandığım ifade böyle bir anlaşılmaya müsait miydi?” diye sormamız gerekir.
İşte gerçek muhasebe budur.
Çünkü bazen mesele, muhatabın bizi yanlış anlaması değildir. Bazen mesele, bizim doğru düşündüğümüz bir şeyi yanlış ifade etmiş olmamızdır. Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir.
İşte burada, konuşmanızın bütünü üzerinde daha esaslı bir muhasebe yapmamız gerektiğini düşünüyorum.
İhtilaf ahlâkından söz ederken muhataplarımıza nasihat ediyoruz.
Sözlerin bağlamından koparılmamasını, aceleyle hüküm verilmemesini, ağır ithamlardan kaçınılmasını istiyoruz.
Bunların hepsi doğrudur.
Fakat Allah ve Resûlünün hukukuna riayet etmek de ihtilaf ahlâkının ayrılmaz bir parçasıdır.
Bir hükmü açıklarken kullanılan kelimelerin, verilen örneklerin ve kurulan cümlelerin Allah ve Resûlüne nispet edilen hükümlere dair yanlış veya tehlikeli mânalar doğurmamasına da aynı titizlikle dikkat etmek gerekir. Çünkü bazen bir sözün maksadı başka, doğurduğu mâna başka olabilir.
Muhatabımızı, “Sözümü yanlış anladın.” diyerek sorumlu tutmadan önce, kendi sözümüzün anlaşılma biçimini de hesaba katmamız gerekir.
Özellikle dinî hükümlerin söz konusu olduğu yerde bu daha da önemlidir.
Muhataplarımızdan ihtilaf ahlâkı talep ederken, Kelâmullah ve Sünnet-i Seniyye’nin metnini tartışmaya açacak muğlak ifadelerden kaçınmak da aynı ahlâkın gereği değil midir?
İhtilafa sebep olacak bir ifade kullanıp sonra muhataplarımızı o ifadeyi tartışmak zorunda bırakıyorsak, burada yalnızca onların ihtilaf ahlâkını değil, kendi ifade ve anlatım sorumluluğumuzu da gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Hatta daha açık söyleyelim:
İhtilafı doğuran kavramsallaştırmayı bizzat biz üretiyorsak, muhatabın üslûbunu tenkit etmeden önce kendi beyanımızın usûle sadakatini tartmak zorundayız.
İşte benim asıl üzerinde durduğum noktalardan biri budur.
Bugün hepimizin ihtiyacı olan şey, daha yüksek sesle konuşmak değil; daha derin dinlemektir.
Daha fazla unvan değil, daha fazla delildir.
Daha büyük makam değil, daha büyük tevazudur.
Daha çok taraftar değil, daha çok ilmî müzakere…
İnsan kendisine yöneltilen her tenkidi reddederse, zamanla kendi görüşlerinin mahkûmu hâline gelebilir.
Bunun panzehiri, farklı düşünen ehliyetli insanlarla gerçek müzakeredir.
“Benim kapım herkese açık” demek güzeldir.
Fakat daha güzeli, “Ben de hakikati aramak için sizin kapınızı çalmaya hazırım.” diyebilmektir.
İlmî tevazu, insanın ilmî birikimini küçültmesi değildir.
Bilakis o birikimin kendisine yüklediği sorumluluğu fark etmesidir.
İlim sahibi insanın, “Ben biliyorum.” demesi kadar, “Burada yanılmış olabilir miyim?” diye sorabilmesi de önemlidir.
Muhterem Hocam,
Sizi tenkit edenlerin tamamının isabetli olduğunu düşünmüyorum.
Bir kısmının gerçekten bağlamı gözetmeden, hatta haksız ve kırıcı ifadelerle konuştuğu açıktır. İkinci konuşmanızın bu husustaki ikazlarını bu sebeple haklı buluyorum.
Fakat bir başka kesimin, kullandığınız kavramların ve verdiğiniz örneklerin doğurabileceği ilmî neticelere dikkat çekmesini de yalnızca “yanlış anlama” ile açıklamak mümkün değildir.
Özellikle:
“Her şer‘î olan meşrû değildir.” ifadesi, hangi mânada kullanılırsa kullanılsın, açıklamaya muhtaç bir ifadedir.
Eğer maksadınız: “Nassı görmek yetmez; nassı usûlü, şartları, illetleri ve diğer delilleriyle anlamak gerekir.” ise bunu bu şekilde söylemek hem daha açık hem de fıkıh ve usûl geleneğine daha uygun olur.
Fakat maksat: “Allah’ın ve Resûlü’nün sabit bir hükmü şer‘î olduğu hâlde adaletsiz veya gayrimeşrû olabilir.” ise bu kabul edilemez.
Çünkü Müslüman için Allah’ın hükmü ile adalet arasında bir çatışma düşünülemez.
Bizim vazifemiz, Allah’ın hükmünü adalet ölçüsüne vurmak değil; adaletin Allah’ın hükmünde nasıl tecelli ettiğini anlamaya çalışmaktır.
Ve burada yeniden sizin ikinci konuşmanızın temel mesajına dönüyoruz:
Doğru tasavvur…
Evet.
Fakat doğru tasavvur yalnızca başkasının sözünü anlamak için değil, kendi sözümüzü de doğru kurmak için gereklidir.
İhtilaf ahlâkı yalnızca karşı tarafa öğretilecek bir ders değildir.
Önce kendimize uygulayacağımız bir ahlâktır.
İhtilaf ahlâkını sorgulayıp muhataplarımıza nasihat ederken, Allah ve Resûlünün hukukuna titizlikle riayet edip ihtilafa sebep olabilecek sözlere yer vermemeye neden gerekli ihtimamı göstermediğimizi de gözden geçirmemiz gerekmez mi?
Kardeşlerimizi, kullandığımız bazı ifadeleri tartışmak zorunda bırakmışsak, önce kendi ifadelerimizi yeniden tartmamız gerekmez mi?
Çünkü hakikati savunmak kadar, hakikati ifade ederken gösterdiğimiz hassasiyet de önemlidir.
Bu sebeple kanaatimce bugün hepimizin şu soruyu kendimize sormaya ihtiyacı vardır:
İhtilaf ahlâkını savunurken kendimizi de sorgulayabiliyor muyuz?
Eğer cevabımız “evet” ise, işte o zaman ihtilaf gerçekten rahmete vesile olabilir.
Çünkü maksat benim haklı çıkmam değil, sizin haklı çıkmanız da değil.
Maksat hakkın ortaya çıkmasıdır.
Hakikat ne benim makamımın, ne sizin makamınızın, ne bir cemaatin, ne bir akademinin, ne de herhangi bir şahsın mülküdür.
Hakikat hepimizin üzerinde bir emanettir.
O emanete sadakat ise, gerektiğinde kendi sözümüzü de tenkit edebilmekle başlar.
» Mehmet Görmez Hoca’nın Konuşma Metnini Okumak İçin: https://www.aynamayansiyanlar.com/secilmis-tavsiyeler/sosyal-medyada-dini-meselelerin-usul-ve-adaba-uymadan-konusulup-yazilmasi/
» Mehmet Görmez Hoca’ya da yazımı gönderdim. Yazıyı okuduktan sonra lütfedip şu notu yazdı:
Eyvallah
Allah razı olsun
Teşekkür ederim.
» Yazımı okuyan Hayrettin Karaman Hocamız da şu notu yazdı:
Sayın Görmez’in konuşma ve tavzihi hakkındaki yazınızı okudum. İlmîlik, edeb ve insaf bakımlarından örnek bir yazı.
Tebrik ederim.
Ömrünüze bereket.
Vekil ile SGK'lı Arasındaki Uçurum: Cenaze Yardımlarında Şoke Eden Fark! Vergi Uzmanı Ozan Bingöl'ün gündeme…
Taliban Sözcüsü Balkhi: “11 Eylül Saldırılarında Hiçbir Afgan Vatandaşı Yer Almadı” Abdul Kahar Balkhi, ABD’nin…
Macklemore: “Ben Kurban Değilim, Kurbanlar Filistin Halkıdır” “Özgür Filistin” dediği için turneden çıkarılan Grammy ödüllü…
Tarihin Çok Az Bilinen Bir Olayı, Kudüs Nasıl Kaybedildi Haydarpaşa’da meydana gelen büyük patlama, Filistin…
TARİHSEL KÖKLERDEN GÜNÜMÜZE İSTİBDAD Osmanlı modernleşmesinin ivme kazandığı, toplumsal ve siyasi yapıların köklü sarsıntılar geçirdiği…
Kassam’ın Refah Tugayı Komutanı Nail Ebu Ubeyd Şehit Edildi HAMAS, İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın Refah Tugayı…
View Comments
farklı düşünen ehliyetli insanlarla gerçek müzakere, imamı Şafi gibi kapısına giderek yüz yüze konuşarak doğru ortaya konulmalı halka açık ortamda bir birine cevap yazmayla değil bu tevhit akidesine zarar verir daha yazılacak çok şey var ama bu zaman diliminde Müslümanların bir birlerinin hatalarını araştırıp yazması bölücülüktür.