
Ebû Cendel ve Ebû Basîr – Allah ikisinden de razı olsun – İslâm’ın seçkin adamlarından ve kahramanlarındandır. Ebû Cendel bin Süheyl bin Amr – Allah ondan razı olsun – İslâm’a ilk girenlerdendir ve dininden dolayı işkenceye uğrayanlardandır. Onun adı Hudeybiye hadisesi bağlamında Sahîh-i Buhârî’de geçmektedir.
Ebû Basîr Utbe bin Esîd es-Sekafî -Allah ondan razı olsun- ise, eski Müslümanlardandır ve sahâbîdir. Nitekim Hudeybiye Antlaşması sırasında hakkında Hz. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Anasına yazıklar olsun! Ne ateşli bir savaşçıdır o; eğer yanında biri daha olsaydı!” (Buhârî).
“Anasına yazıklar olsun”: Hayret ve takdir ifadesidir; onun cesaret ve gözüpekliğine işaret eder.
“Ateşli savaşçı”: Savaşın alevini tutuşturan, düşmana karşı öne atılan kimse demektir.
“Eğer yanında biri olsaydı”: Yani onu destekleyecek, yardım edecek biri olsaydı.
Onların kıssasına gelince; hicretin altıncı yılında, Zilkade ayında, Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- bin dört yüz Müslümanla birlikte ilk umrelerini eda etmek üzere Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı. Yanlarında, Kureyş’in kötülüğüne karşı tedbiren silahlarını da almışlardı. Müslümanlar Asfân denilen (Mekke ile Medine arasında) yere vardıklarında, Kureyş’in Müslümanları Mekke’ye sokmamak için hazırlık yaptığı haberi geldi.
Bunun üzerine Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashabıyla istişare etti. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- Mekke’ye girip umre yapmak ve Beytullah’ı tavaf etmek yönünde görüş bildirdi ve: “Bizi kim engellerse, onunla savaşırız” dedi. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- de buyurdu: “Allah’ın ismiyle yola devam edin.” (Buhârî)
Mekke’ye yakın, “Hudeybiye” denilen bir bölgede iken, Kureyş Resûlullah’ı -sallallâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye sokmamak ve onunla bir anlaşma yapmak için önce Urve bin Mes’ûd’u, ardından Süheyl bin Amr’ı müzakereler için gönderdi.
Bu görüşmeler neticesinde tarihe “Hudeybiye Antlaşması” olarak geçen bir sulh akdedildi. Bu antlaşmaya göre:
• Taraflar arasında on yıl süreyle savaşsızlık olacak,
• Müslümanlar bu yıl umre yapmadan geri dönecek, ancak gelecek yıl umre için Mekke’ye gelebilecekler,
• Kureyş’ten Müslüman olup Peygamber’e gelen kimse geri iade edilecek,
• Buna karşılık, Müslüman olup da Kureyş’e sığınan bir kimse iade edilmeyecek,
• Kureyş dilerse antlaşmaya katılabilecek, aynı şekilde Kureyş dışından kim isterse Resûlullah’ın himayesine girebilecekti.
Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bazılarına bu şartlar Müslümanlar açısından haksızlık ve zillet gibi görünse de, bu antlaşmayı kabul etti. Zira O, bu sulhun Müslümanlar için hayır ve bereketin başlangıcı olacağını kesin bir şekilde biliyor ve buna iman ediyordu. Nitekim bu, sonrasında aynen vuku buldu.
Antlaşma maddeleri yazılıp tamamlandıktan sonra, elleri zincirli bir şekilde müşriklerden kaçan Ebû Cendel bin Süheyl bin Amr -radıyallâhu anh- çıkageldi. Babası Süheyl ona doğru koştu, yüzüne vurdu ve: “Ey Muhammed! Bu, bana teslim edeceğin ilk adamdır, onu bana geri ver!” dedi. Bunun üzerine Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu müşriklere iade etti.
Ebû Cendel şöyle haykırdı: “Ey Müslümanlar! Beni dinimden döndürmeleri için tekrar müşriklere mi teslim ediyorsunuz?!”
Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ise ona şöyle buyurdu: “Biz, bu kavimle bir antlaşma yaptık. Onlara asla ihanet etmeyiz.”
Sonra onu teselli ederek şöyle buyurdu: “Ey Eba Cendel, sabret ve ecrini Allah’tan bekle! Şüphesiz Allah, senin ve senin gibi olanların içine düştüğü bu sıkıntıya bir çıkış ve ferahlık ihsan edecektir.” (Ahmed)
Hudeybiye Antlaşması’ndan ve Resûlullah’ın Medine’ye dönmesinden sonra, Ebû Basîr Mekke’de müşriklerin zindanlarındaki işkencelerden kaçarak dinini kurtardı. Bunun üzerine Kureyş, antlaşma gereği onu almak üzere iki adamını Resûlullah’a gönderdi.
Urve bin Zübeyr -radıyallâhu anh-, Hudeybiye ile ilgili uzun rivayetinde Ebû Basîr’in hikâyesini şöyle anlatır:
“Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Medine’ye döndükten sonra, Ebû Basîr adında Kureyşli bir adam -ki Müslüman olmuştu- geldi. Kureyş iki adam gönderip: ‘Bize verdiğin söze bağlı kal!’ dedi. Peygamber de onu iki adama teslim etti. Onlar yola çıktılar ve Zülhuleyfe’ye vardıklarında hurma yiyerek dinlenmeye başladılar. Ebû Basîr adamlardan birine: ‘Ey falanca! Şu kılıcın ne kadar güzel görünüyor!’ dedi. Diğeri de: ‘Evet, gerçekten çok güzel; onunla nice kere savaştım’ dedi. Ebû Basîr: ‘Bir bakayım şuna’ dedi. Kılıcı eline alır almaz onu adamın üzerine savurdu ve adam oracıkta can verdi. Diğeri ise kaçtı, soluğu Mescid-i Nebevî’de aldı. Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu görünce: ‘Bu adam korkuya kapılmış’ buyurdu. Adam yanına gelip: ‘Yemin olsun ki arkadaşımı öldürdü; beni de öldürecek!’ dedi.
Bir süre sonra Ebû Basîr geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Nebîsi! Allah senin ahdini yerine getirdi. Beni onlara iade ettin, ama Allah beni onların elinden kurtardı.”
Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurdu: “Anasına yazıklar olsun! Ne ateşli bir savaşçıdır! Eğer yanında biri daha olsaydı!”
Ebû Basîr bu sözlerden, kendisinin de iade edileceğini anladı ve şehirden ayrılarak sahil kıyısına gitti.
Bu arada Ebû Cendel de Kureyş’ten kaçarak Ebû Basîr’e katıldı. Artık Kureyş’ten Müslüman olan kim varsa onlara katılıyor, zamanla bir topluluk hâline geliyorlardı. Vallahi, Kureyş’in Şam’a gönderdiği bir kervanı işittikleri anda önlerini kesiyor, adamlarını öldürüyor ve mallarını alıyorlardı.
Bunun üzerine Kureyş, Resûlullah’a -sallallâhu aleyhi ve sellem- elçi göndererek, Allah adına ve akrabalık hatırına yemin ederek yalvardı: “Ne olur, kim size sığınmak isterse, ona eman ver!”
Resûlullah da onlara haber gönderdi ve Cenâb-ı Hak şu âyeti indirdi:
“Ve O, sizi onlara karşı üstün kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan alıkoyan Allah’tır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Fetih, 24)
**
Ebû Cendel ve Ebû Basîr’in -Allah ikisinden razı olsun- kıssası, inanç uğrunda çektikleri zorlukları, gösterdikleri kararlılığı ve azmiyle din uğruna sabrın ve sebatın en güzel örneğidir. Bu hadiselerin dikkatle incelenmesi, onların Allah’ın nusretine ve inayetine mazhar olduğunu göstermektedir. Elbette, bu ilâhî yardımı hak etmek için gereken sebepleri yerine getirmişlerdir. Zira Yüce Allah buyurur:
“Şüphesiz Allah, takvâ sahipleriyle ve iyilik edenlerle beraberdir.” (Nahl, 128)
“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder.” (Talâk, 2)
“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)
İşte bu sıfatlar -Allah’a takvâ, ihsan ve O’nun dinine yardım- Ebû Cendel, Ebû Basîr ve diğer sahâbîlerde fazlasıyla mevcuttu. Bu yüzden Allah onları yardım ve inayetine mazhar kıldı. Aynı vasıflar herhangi bir fertte yahut ümmette ne zaman ve nerede bulunursa, Allah’ın hidayeti, yardımı ve zaferi onlara da iner. Zira Allah vadetmiştir ve O’nun vaadi haktır:
“Bizim uğrumuzda cihad edenleri, elbette yollarımıza eriştiririz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle beraberdir.” (Ankebût, 69)
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)
Nitekim aradan bir yıl bile geçmeden, Ebû Cendel ve Ebû Basîr -Allah ikisinden razı olsun- Müslümanlardan oluşan müstakil bir güç hâline geldiler. Artık Mekke müşrikleri, Şam’dan gelen kervan yollarına hakim olan bu gücü dikkate almak zorunda kaldılar.
**
Ebû Cendel ve Ebû Basîr’in hikâyesi, Resûlullah’ın -sallallâhu aleyhi ve sellem- antlaşmalara sadakat konusundaki örnekliğini de ortaya koymuştur. O, Ebû Cendel zincirlerle kaçıp geldiğinde de, Ebû Basîr Kureyş’ten firar ettiğinde de onları geri çevirmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Biz bu kavimle bir antlaşma yaptık; söz verdik ve onlar da bize söz verdiler. Onlara asla ihanet etmeyiz.”
Bu, Yüce Allah’ın şu emrine tam bir bağlılık idi:
“Allah ile yaptığınız ahdi yerine getirin. Sağlamlaştırdıktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil kıldınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.” (Nahl, 91)
Böylece, antlaşmalara sadakat, Müslümanların dinî esaslarından biri olmuş ve her Müslümana bu prensibe uyması gerektiği öğretilmiştir.
**
Ebû Cendel’in -radıyallâhu anh- kıssasından çıkan büyük derslerden biri de şudur: Resûlullah’a -sallallâhu aleyhi ve sellem- itaat ve onun emrine teslimiyet, akıl ile çelişse yahut nefis bundan hoşlanmasa bile, farzdır.
Sahl bin Huneyf -radıyallâhu anh- şöyle der: “Kendi görüşünüze güvenmeyin. Ebû Cendel günü ben de vardım; eğer Resûlullah’ın emrini değiştirebilseydim, mutlaka değiştirirdim.”
İbnü’d-Dîba’ eş-Şeybânî bu olayla ilgili olarak şöyle der: “Âlimler demiştir ki: Bu olayda, Resûlullah’a -sallallâhu aleyhi ve sellem- itaatin ve emirlerine teslimiyetin farz oluşu açıkça görülmektedir. Bu, zâhiren akla aykırı görünse veya nefis buna hoşnut olmasa bile böyledir. Her mükellef şuna kesin iman etmelidir: Hayır, yalnızca onun emrettiğindedir; O’nun emirleri dünya ve âhiret saadetini kapsayan mutlak hayırdır. Nitekim bu emirler en kâmil ve en eksiksiz biçimde gelmiştir. Fakat pek çok akıl, bunların hikmetini ve sonuçlarını idrakte aciz kalmıştır.”
**
Ebû Cendel ve Ebû Basîr’in -radıyallâhu anhuma- kıssası, her zaman ve mekânda zulme uğrayan ve ezilenler için büyük bir müjdeyi de taşımaktadır:
Allah onlar için bir çıkış ve bir kurtuluş yolu ihsan edecektir.
Resûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Cendel’e şöyle demiştir:
“Ey Ebû Cendel! Sabret ve ecrini Allah’tan bekle! Şüphesiz Allah, senin ve senin gibiler için bir çıkış ve bir kurtuluş yolu ihsan edecektir.”
Ebû Basîr’e de şöyle buyurmuştur:
“Ey Ebû Basîr! Git! Şüphesiz Allah, senin ve senin gibiler için bir çıkış ve kurtuluş yolu ihsan edecektir.”
Resûlullah’ın -sallallâhu aleyhi ve sellem- hayatı incelendiğinde, nice ibret ve dersle dolu olduğu görülür. Şüphesiz ki bu derslerden istifade, ümmetin her dönemde sabır, sebat, izzet ve zafer ruhunu yeniden diriltmeye vesile olacaktır.
Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER ‘MİRAT’ -YOUTUBE-