
Toplumları ayakta tutan şey yalnızca hukuk metinleri, ekonomik göstergeler ya da askerî güç değildir. Asıl belirleyici olan; ortak değerler, inançlar, örf ve âdetler, yani normlardır. Bu normlar, bir milletin hafızası ve istikamet pusulasıdır. Normların zayıfladığı yerde toplum çözülür; kimlik bulanıklaşır, aidiyet aşınır.
Kültür; bir toplumun yeme içmesinden giyimine, dilinden musikisine, inanç dünyasından ahlâk anlayışına kadar uzanan geniş bir bütünlüktür. Bu bütünlük, özellikle dini de içinde barındırıyorsa, yalnızca folklorik değil varoluşsal bir anlam taşır. Kültür, bireye kim olduğunu; topluma da nereye ait olduğunu hatırlatır.
Kültürler arası etkileşim insanlık tarihi kadar eskidir ve tabiatı gereği kaçınılmazdır. Ancak etkileşim ile kültür emperyalizmi arasındaki fark, yön ve güç dengesinde ortaya çıkar. Karşılıklı, seçici ve bilinçli bir alışveriş zenginleştirirken; tek taraflı, dayatmacı ve taklitçi süreçler yozlaştırır.
Kültür emperyalizmi, güçlü olanın değerlerini; medya, tüketim alışkanlıkları, eğlence anlayışı ve yaşam tarzı üzerinden zayıf olana empoze etmesidir. Bu süreçte yerli olan geri, çağ dışı ve değersiz; yabancı olan ise ilerici, modern ve cazip gösterilir.
Bir toplumun kültürü dini değerlerle iç içe geçmişse, kültür emperyalizmi yalnızca sosyal hayatı değil, inanç alanını da hedef alır. Çünkü din; ölçü koyan ve sorumluluk yükleyen bir yapıya sahiptir. Sınırsız tüketimi, haz merkezli yaşamı ve bireysel bencilliği teşvik eden küresel kültür için bu yapı bir engel olarak görülür.
Bu nedenle dini referanslar; önce alaya alınır, sonra görünmez kılınır, ardından hayatın dışına itilir. Neticede din, yaşanan bir hakikat olmaktan çıkıp, yalnızca özel alanın dar bir köşesine hapsedilir.
Normların zayıflaması, toplumsal hayatta birçok sorunu beraberinde getirir:
Bu çözülme, kısa vadede “özgürleşme” gibi sunulsa da uzun vadede kimliksizleşme ve savrulma üretir.
Tarih, kültürünü koruyamayan toplumların akıbetine dair ibretlik örneklerle doludur. Dilini, inancını, ahlâkını ve ortak hafızasını yitiren milletler; ya başka kültürlerin içinde erimiş ya da tarih sahnesinden silinmiştir. Çünkü kültür; bir toplumun direnç mekanizmasıdır.
Çözüm, dünyaya kapanmak ya da her yeniliği reddetmek değildir. Asıl çözüm; kendi değer merkezimizi koruyarak dünyayla ilişki kurmaktır. Seçici olmak, eleştirel aklı diri tutmak ve yerli olanı savunmak gericilik değil; bilakis var olma mücadelesidir.
Toplumları ayakta tutan normlar zedelendiğinde, geriye yalnızca kalabalıklar kalır. Kültürünü örseleyen, inancını hafife alan ve kimliğini taklit uğruna feda eden toplumlar, farkına varmadan kendi sonlarını hazırlar.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; yeni alışkanlıklar değil, yeniden idraktir. Yeni kimlikler değil, kendi kimliğimizle yeniden ayağa kalkma cesaretidir. Çünkü kültürünü koruyan toplumlar yaşar; kültürünü kaybedenler ise başkalarının hikâyesinde figüran olmaya mahkûm olur.
İSLAMİ HABER “MİRAT”