
Sudan, Afrika kıtasının en geniş topraklarından birine sahip, köklü bir İslam mirası taşıyan ve ümmet coğrafyasında önemli bir yere sahip ülkelerden biridir. Toplam yüzölçümü yaklaşık 1.882.000 km²’dir.
Sudan’da yaşananlar, yalnızca basit bir iktidar kavgası ya da askerî çekişme olarak okunamaz. Burada coğrafya, kabile yapısı, inanç bağı, dış baskı ve ümmet bilinci birlikte ele alınmadıkça hakikate ulaşmak mümkün değildir.
Bugün Kuzey Sudan, Sudan’ın büyük kısmını kapsayan merkezî bölgedir. Yönetim, fiilî olarak ordunun hâkim olduğu bir yapı etrafında şekillenmiştir. Bu bölgede tarih boyunca Ceali, Şaigi ve Müseyrat gibi kabilelerin etkisi olmuştur. Merkezi idare ve askerî güç büyük ölçüde bu merkezde toplanmıştır.
Ne var ki bu güç, Sudan’ın bütünlüğünü tahkim edecek bir adalet düzeni kurmak yerine çoğu zaman mevcut dengeyi korumaya yönelmiştir. Bu durum, ülkenin diğer bölgelerinde dışlanmışlık hissini artırmış ve ayrışma eğilimlerini beslemiştir.
Sudan’ın güneyinde yer alan topraklar, 2011 yılında yapılan referandumun ardından Güney Sudan adıyla ayrı bir devlet hâline getirilmiştir. Bu bölge yaklaşık 644.329 km² yüzölçümüne sahiptir. Nüfus yapısı bakımından Müslümanlar azınlıktadır; Hıristiyanlar ve kabile inançlarını sürdüren topluluklar çoğunluğu teşkil etmektedir. Güney Sudan’ın omurgasını oluşturan kabilelerden biri Dinka kabilesidir.
Bu ayrılık, yalnızca bir sınır değişimi değil; İslam coğrafyasından bilinçli bir koparma hamlesidir. Güney Sudan örneği, Afrika’nın başka bölgelerinde de benzer senaryolar için emsal olarak kullanılmıştır.
Darfur, batı Sudan’da geniş bir alanı kapsar ve yüzölçümü yaklaşık 493.180 km²’dir. Bu bölge uzun yıllardır çatışmalar, kabile kavgaları ve silahlı grupların hâkimiyet mücadelesiyle yıpratılmıştır.
Kordofan bölgesi, Sudan’ın orta kesiminde yer alır ve toplam alanı yaklaşık 380.255 km² civarındadır. Bu iki bölge, ülkenin merkezi otoritesinin kronik olarak zayıf olduğu alanlar olarak öne çıkmıştır.
Bu topraklardaki mesele yalnızca iktidar paylaşımı değildir. Asıl hedef, merkezi otoriteyi daima zayıf tutmak ve bölgeyi ileride ayrı bir yapıya zorlayacak şartları olgunlaştırmaktır.
Sudan’ın Suudi Arabistan’ın tam karşısında yer alan Kızıldeniz kıyısı, üç büyük şehir ve milyonlarca nüfusa sahip stratejik bir öneme sahiptir. Deniz ticaret yolları ve limanlar bu bölgeyi cazip kılmaktadır.
Burada son yıllarda dillendirilen “özerklik” ve “kendi kaderini tayin” söylemleri, dördüncü bir bölünmenin ayak sesleri olarak okunmalıdır. Böyle bir kopuş, yalnızca Sudan’ı değil; Hicaz, Mısır ve Afrika Boynuzu hattını da doğrudan etkileyecektir.
Sudan’ın verimli toprakları, su kaynakları, altın yatakları ve jeopolitik konumu, büyük güçlerin iştahını kabartmaktadır. ABD ve İsrail, Siyonist hedefler doğrultusunda; Birleşik Arap Emirlikleri gibi mahallî aktörleri de kullanarak Sudan üzerindeki nüfuzunu artırma gayreti içindedir.
Öte yandan Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’ın zaman zaman birlikte hareket eder gibi görünmesi, sahnenin bütününü izah etmekte yeterli değildir. Zira perde arkasında, İngiliz aklı ile ABD-İsrail hattı arasında tam bir uyumdan söz edilemeyeceği; nüfuz, ticaret ve yönlendirme alanları üzerine kurulu sert bir çekişmenin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu çekişme, sahada Sudan halkına kan, gözyaşı ve süregelen karışıklık olarak yansımaktadır.
Sudan’da 1990’lı yıllardan itibaren “İslam adına” iktidar olduğunu iddia eden kadrolar iş başına gelmiştir. Ancak aradan geçen onca yıla rağmen adalet, huzur ve birlik neden tesis edilememiştir? İşte asıl soru budur.
İslam, yalnızca sloganla, sembolle yahut isimle iktidar olunacak bir din değildir. İslam; adaleti, ehliyeti ve istişareyi emreder; zulmü reddeder. Sudanlı yöneticiler ve onları destekleyenler, yıllardır bu temel sorularla yüzleşmekten kaçınmıştır. Nefis muhasebesi yerine dış destek arayışı, iktidarı elde tutma hırsı ve dar menfaatler esas alınmıştır.
Hâlbuki bilinmelidir ki Allah kullarına zulmetmez. Zulüm, insanların kendi elleriyle işlediklerinin neticesidir. Bugün Sudan’ın düştüğü hâl, yöneticilerin ve onları alkışlayanların hatalarının bir sonucudur.
İslam birliğinin sembolü olan Hilafet makamının himayesinden mahrum bırakılan Müslümanlar, bugün dünyanın ortasında şamar oğlanına çevrilmiş hâlde savrulmaktadır. İşte bu tabloda Sudan, halifesiz bırakılmış Müslümanların öksüz çocuğu hâline gelmiştir. Sahipsiz değildir aslında; ancak sahip çıkması gerekenler vazifelerini ihmal etmiştir. Çözüm, Batı’da ve Batı’nın mahallî uzantılarında değildir.
Kurtuluş;
– samimi bir nefis muhasebesinde,
– adaleti merkeze alan bir idare anlayışında,
– kabileciliği değil kardeşliği esas alan bir şuurda,
– ümmet bilincini yeniden diriltmekte saklıdır.
Aksi hâlde Sudan, yalnızca haritadan değil; ümmetin vicdanından da silinme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
Kaynakça:
1. CIA World Factbook – Sudan ve Güney Sudan ülke raporları
2. Birleşmiş Milletler Nüfus Bölümü (UN DESA) – Sudan nüfus ve coğrafya verileri
3. World Bank – Sudan Ekonomi ve Kalkınma Raporları
4. Encyclopaedia Britannica – Kordofan, Darfur ve Sudan maddeleri
5. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi – Darfur ve Kordofan maddeleri
6. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – Sudan ve Güney Sudan ülke profili verileri (yüzölçümleri)
Olay sadece bir emperyalizim ve siyonist bozgunculuk, müminlerin birlik olamaması.
İslam görünenlerin müminlere yardım etmemesi.