
Batı dünyasının küresel stratejilerinde İslâm dünyasına yönelik yaklaşımı uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam ediyor. Birçok analizde Batılı güçlerin Orta Doğu ve İslâm coğrafyasına yönelik politikalarının temelinde petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarının bulunduğu ileri sürülse de bazı düşünürler bu yaklaşımın meseleyi tam olarak açıklamadığını savunuyor. Bu tartışmayı yeniden gündeme taşıyan isimlerden biri de Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan oldu. Kaplan, kaleme aldığı yazıda Batı’nın asıl kaygısının enerji kaynakları değil, İslâm’ın küresel ölçekte taşıdığı medeniyet iddiası ve direnç potansiyeli olduğunu ileri sürerek, Batı’nın neden Çin’i değil de İslâm dünyasını hedef aldığı sorusuna farklı bir perspektiften cevap arıyor.
Sayın Yusuf Kaplan‘ın köşe yazısını siz değerli okuyucularımız için biz de yayınlıyoruz:
Batılılar, dünya üzerindeki hegemonyalarını İslâm dünyasını kontrol edebiliyor olmalarına borçlular.
Sanıldığı ve iddia edildiği gibi sadece zengin doğal gaz ve petrol yataklarını kontrol etmelerine değil.
Televizyonlarda konuşan yazarlar, stratejistler, akademisyenler, Batılıların İslâm dünyasını, zengin doğal gaz ve petrol yataklarına sahip olduğu için kontrol ettiklerini söyleyip duruyorlar!
Bu yaklaşım kısmen doğru.
Ama Batılıların asıl kaygıları bu değil.
Batılıların asıl kaygıları bu olmuş olsaydı, Çin’i karıştırmaya, durdurmaya çalışılırlar, bütün gayretlerini Çin’in gelişini engellemeye yoğunlaştırılardı. Çünkü Çin, bizzat Batılıların yaptıkları araştırmalara, yayınladıkları raporlara göre, önümüzdeki 25 ilâ 30 yıl içinde, ABD’nin gücünü geçecek, dünyanın en büyük maddî gücü hâline gelecek…
Atladığımız ve sor(a)madığımız yakıcı soru şu burada: Batılılar, neden, yakın gelecekte, dünyanın en büyük gücü olacak Çin’le savaşmıyorlar da, İslâm’la savaşıyorlar, İslâm dünyasını kan gölüne çevirme savaşı veriyorlar?
Bu soru önemli. Asıl sorulması ve izi sürülmesi gereken hayatî soru bu, oysa.
Bunun nedeni, Çin’in kapitalistleştirilmesi, Konfüçyanizmden, dolayısıyla derinlikli medeniyet tecrübesinden gelen direnç noktalarını yitirmesi, bir medeniyet iddiasının olmaması, küresel sisteme eklemlenmesi, dolayısıyla uyutulması ve yutulmasıdır.
Çin, Batı hegemonyasını tehdit etmiyor, aksine, hem iddialarını terk ediyor, hem kapitalist sisteme eklemleniyor hem de böylelikle küresel sistemi tahkim ediyor.
O yüzden Çin’in kapitalistleşmesi de, Hindistan’ın kapitalistleşmesi de, Japonya’nın kapitalistleşmesi de Batılıları ürkütmüyor aksine sevindiriyor…
Çünkü Batılılar, İslâm dünyası dışındaki bütün Doğu aktörlerini, dinlerini fosilleştirerek dize getirdiklerini, direnç noktalarını kırdıklarını ama yalnızca İslâm›ı fosilleştiremediklerini, dize getiremediklerini, dolayısıyla İslâm dünyasının direnç noktalarını kıramadıklarını görüyorlar.
O yüzden Çin’i değil, İslâm dünyasını, özellikle de İslâm’ı küresel hegemonyalarının önündeki en büyük engel, en büyük tehdit olarak görüyorlar. Ve o yüzden bütün stratejilerini İslâm dünyasının yeniden toparlanmasını ve ayağa kalkmasını önlemeye, bunun için de İslâm’ı dışardan ve içerden binbir türlü projelerle, paralel dinler icat ederek dönüştürmeye hasrediyorlar.
Üstelik de bu tür bir gerekçeyi İslâmî çevrelerin yazar ve akademisyenlerinin de mal bulmuş mağribi gibi sahiplenmeleri ve yüksek sesle dillendirmeleri oldukça düşündürücüdür.
Bir defa, bölgede yaşananların yalnızca maddî faktörlerle açıklanmasıdır bu ve yaşananları açıklama gücü kısmî ve arızîdir.
Oysa Batılıların kendileri de zaman zaman da olsa neden İslâm dünyasını kuşattıklarını açıkça itiraf etmekten çekinmiyorlar.
Ayrıca Batılıların İslâm dünyasını kuşatma girişimlerinin merkezinde Türkiye’nin yer aldığını da görmemiz gerekiyor.
Çünkü Batılılar şunu çok iyi biliyorlar: Eğer Türkiye durdurulamazsa, Türkiye’nin medeniyet iddiasıyla kuşanması, kısa vadede (kabaca 25 yılda) olmasa bile, orta ve uzun vadede (50 ilâ 100 yıl içinde) İslâm dünyasını toparlamaya soyunması önlenemez.
O yüzden zorlu bir süreçten geçiyoruz…
Tarihin yeniden yapıldığı bir süreç bu…
Her zaman söylediğim ve dilimde tüy bitse de görülene ve gerçeğe dönüştürülene kadar bıkmadan usanmadan söyleyeceğim gibi, fikir, sanat, kültür, gençlik, medya gibi temel alanlarda 10 yılda 100 yılın tohumlarını ekecek şekilde iyi hazırlanmalı, tuzaklara karşı dikkatli olmalı ama her zaman dik durmalıyız…
O zaman Batılıların oyunlarını bozar, kendi oyunumuzu adım adım kurmaya başlarız Allah’ın yardımıyla…
Vesselâm.
YUSUF KAPLAN