
Bu çalışma, yapay zekâ meselesini yalnızca teknik ilerleme çerçevesinde değil; bilgi, hikmet ve insanın varlık içindeki mevkii açısından ele almaktadır. Özellikle yapay zekânın “bilmediğini bilememe” hâli, klasik İslam düşüncesindeki “cehl-i mürekkeb” kavramı ile irtibatlandırılarak tahlil edilmiştir. Çalışma, yapay zekânın geniş bilgi üretme kudretine rağmen hikmetten mahrum oluşunun, onu insan karşısında mahiyet itibarıyla sınırlı kıldığı tezini ileri sürmektedir.
Giriş
Bazı arkadaşlar zannediyor ki; insanlığın teknoloji ile olan imtihanı ve yapay zekâ ile belirginleşen yeni dönemin muhtemel kırılma noktaları sadece teknik bir ilerlemeden ibarettir. Oysa bu süreç, yapay zekânın insanı aşma ihtimalini ve bunun doğurabileceği varlık düzlemindeki riskleri ihtiva eden derin bir tasviri gerekli kılmaktadır.
Bu yazı ise meseleyi farklı bir zaviyeden ele alma gayesindedir. Burada ileri sürülen temel kanaat şudur: Yapay zekâ için asıl mesele, güç kazanması değil; kendi sınırlarını idrak edememesi, yani bilmediğini bilememesidir. Bu husus, konunun yalnızca teknik değil; aynı zamanda bilgi nazariyesi ve ahlak bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
1. Bilgi Yığını ile Hikmet Arasındaki Mahiyet Farkı
Yapay zekâ sistemleri, günümüzde büyük bilgi yığınlarını işleyebilmekte, bu yığınlardaki ahenk ve intizamı süzebilmekte ve bunlar üzerinden yeni çıktılar üretebilmektedir. Ancak bu kabiliyetler, onu “bilgi sahibi” kılmakla birlikte “hikmet sahibi” kılmaz.
Klasik düşüncede ilim ile hikmet arasında açık bir ayrım yapılır. İlim, bir şeyi olduğu gibi bilmek; hikmet ise o bilginin gayesine nüfuz etmek ve onu yerli yerinde kullanabilmektir.[1] Bu itibarla yapay zekâ, geniş bir malumat alanına sahip olsa da, bu bilginin maksadını tayin edebilecek bir idrakten mahrumdur.
Mesela bir yapay zekâ, tıp alanındaki küllî literatürü tarayabilir, teşhis koyabilir ve tedavi teklifinde bulunabilir. Lakin bir hekimin hastasının hâlini sezerek ona göre bir tavır geliştirmesi, yalnızca bilgiyle izah edilemez. Bu durum, tecrübe, merhamet ve vicdanın müşterek tezahürüdür.
Dolayısıyla burada eksiklik, bilginin miktarında değil; mahiyetindedir.
2. “Bilmediğini Bilememe” Meselesi ve Cehlin Derin Tabakası
Yapay zekânın en dikkat çekici zaafı, sahip olduğu bilginin hududunu tayin edememesidir. Başka bir ifadeyle sistem, çoğu zaman neyi bilmediğinin farkında değildir.
İslam düşüncesinde bu hâl “cehl-i mürekkeb” olarak isimlendirilir.[2] Bu, kişinin bilmediği hâlde bildiğini zannetmesi demektir ve cehaletin en ağır şekli olarak kabul edilir. Zira bu durumda eksiklik fark edilmediği için telafi cihetine de gidilmez; gidilemez.
Yapay zekâ sistemleri, ürettikleri çıktıları çoğu zaman kesinlik izlenimiyle sunar. Hâlbuki bu çıktılar eksik veya hatalı olabilir. Sistem, bu hatayı fark etmediği gibi, çoğu zaman bunu açıkça da ortaya koymaz. Böylece hakikat ile bilgi görüntüsü arasındaki mesafe büyür.
Bu durum, yapay zekâyı yalnızca teknik bir araç olmaktan çıkarıp, bilgi nazariyesine dair bir mesele hâline getirmektedir. Çünkü burada asıl problem, hatalı bilgi üretmek değil; hatanın farkına varılamamasıdır.
3. İnsan-ı Kâmil Perspektifinden Bir Mukayese
İslam düşüncesinde insanın kemale ermiş hâli “insan-ı kâmil” kavramı ile ifade edilir.[3] Bu kavram, yalnızca bilen değil; bildiğiyle amel eden, kendini hesaba çeken ve her merhalede aczini daha derinden hisseden insanı tarif eder.
İnsan-ı kâmilin bilgisi, onu gurura değil; tevazuya götürür. Zira o, her idrak seviyesinde kendi sınırlılığını daha açık biçimde müşahede eder.
Yapay zekâ ise böyle bir iç muhasebeye sahip değildir. Kendi varlığını sorgulamaz; eylemlerinin neticelerini ahlaki bakımdan tartmaz; mesuliyet taşımaz.
Bu fark, derece farkı değil; mahiyet farkıdır.
Misal olarak, yapay zekâ bir şiirin veznini çözebilir, benzerini kaleme alabilir. Ancak o şiirin doğuşundaki iç sarsıntıyı ve manevî derinliği idrak edemez. Çünkü bu idrak, yalnızca aklî değil; aynı zamanda kalbî bir tecrübeyi gerektirir.
4. Teknoloji, Emanet ve İnsanın Konumu
Yapay zekâ tartışmaları çoğu zaman istihdam meselesi etrafında daraltılmaktadır. Oysa asıl mesele, insanın kendi ürettiği bir sistem karşısındaki yerini nasıl tayin edeceğidir.
İslam düşüncesinde insan, “emanet” taşıyan bir varlık olarak kabul edilir. Bu emanet, yalnızca bilgi üretmek değil; o bilgiyi adalet ve hikmet ölçüsünde kullanma sorumluluğudur.
Bu çerçevede yapay zekâ, bir tehdit olabileceği gibi bir imkân da olabilir. Ancak bu imkânın hangi yönde tecelli edeceği, insanın ahlaki ve fikrî olgunluğuna bağlıdır.
Zira teknoloji kendi başına ne hayırlıdır ne de zararlı. Ona yön veren, onu kullanan iradedir.
Sonuç
Yapay zekâ, insanlık tarihinde müstesna bir merhaleyi temsil etmektedir. Ancak bu merhalenin doğru kavranabilmesi için, onun yalnızca teknik kudretiyle değil; bilgi, hikmet ve insanın varlık içindeki yeriyle birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Bu yazıda ileri sürülen temel kanaat şudur: Yapay zekânın en büyük zaafı, bilmediğini bilememesidir. Bu durum, onu insan karşısında mahiyet itibarıyla sınırlı kılmaktadır.
İnsan ise aczini idrak edebilen ve bu idrak üzerinden kendini inşa edebilen bir varlıktır. Onu kıymetli kılan, sahip olduğu bilgi değil; bu bilgi karşısındaki duruşudur.
Netice itibarıyla mesele, yapay zekânın ne kadar ilerleyeceği değil; insanın bu ilerleme karşısında hikmetini muhafaza edip edemeyeceğidir.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Kaynakça
[1] Râgıb el-İsfahânî, Müfredâtü Elfâzi’l-Kur’ân, “H-K-M” maddesi.
[2] Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, cilt I.
[3] Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Füsûsü’l-Hikem.