islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,0098
EURO
52,8050
ALTIN
6.815,04
BIST
14.409,07
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
22°C
İstanbul
22°C
Açık
Pazar Açık
21°C
Pazartesi Açık
16°C
Salı Parçalı Bulutlu
16°C
Çarşamba Parçalı Bulutlu
18°C

ZORUNLU EĞİTİM SADECE NESLİ DEĞİL, TARIMI DA ÇÖKERTİYOR!

ZORUNLU EĞİTİM SADECE NESLİ DEĞİL, TARIMI DA ÇÖKERTİYOR!
A+
A-

‘‘ZORUNLU EĞİTİM SADECE NESLİ DEĞİL, TARIMI DA ÇÖKERTİYOR!’’

ZORUNLU EĞİTİM, ZORUNLU ÇÖKÜŞ: KÖYDEN ŞEHRE KAYBOLAN NESİLLER
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerin ardından kaleme aldığımız yazıda da ifade edildiği üzere, 12 yıllık zorunlu eğitim sistemi yalnızca eğitim alanını değil; toplumsal yapının tamamını sarsan, derin krizler üreten, ciddi kırılmalara yol açan ve hem maddi hem de manevi kayıpları büyüten yapısal bir soruna dönüşmüştür…
Bugün gelinen noktada, aynı meselenin çok daha kritik ve hayati bir boyutuyla karşı karşıyayız. Malum olduğu üzere tarım ve gıda güvenliği, ülkemiz açısından artık yalnızca ekonomik bir alan değil; stratejik önemi yüksek, doğrudan milli beka ile ilgili temel bir mesele hâline gelmiştir. Ne var ki Türkiye’de tarımda yaşanan derin krizin başlıca nedenlerinden biri de yine bu ucube! 12 yıllık zorunlu eğitim sistemidir.

İNSAN GİTTİĞİNDE TARIM DA BİTER: ÇÖKÜŞÜN GERÇEK BAŞLANGICI
Türkiye’de tarımın bugün geldiği nokta, basit bir ekonomik daralma ya da teknolojik dönüşümle açıklanamaz; bu tablo, uzun yıllara yayılan yanlış tercihlerin, ihmal edilen gerçeklerin ve en önemlisi insan kaynağının hatalı yönetilmesinin birikmiş sonucudur.
Tarımın çöküşü, çözülmesi topraktan değil, insandan başlamıştır!
Tarımın üç temel şartı vardır birincisi nitelikli toprak; üretime elverişli arazi.
İkincisi uygun iklim/su; mevsimlerin olması gerektiği gibi yaşandığı doğal denge.
Türkiye bu iki başlıkta hâlâ güçlü bir zemine sahiptir.
Ne var ki üçüncü ve belirleyici unsur, çoğu zaman göz ardı edilmiştir: İnsan gücü…
Toprak vardır, iklim vardır; fakat o toprağı işleyecek, üretimi sürdürecek insan yoksa, bütün bu imkânlar atıl bir potansiyelden öteye geçemez.

ZORUNLU EĞİTİM, ZORUNLU KOPUŞ: KÖYDEN ŞEHRE KAYBOLAN NESİLLER
Sorunun düğüm noktası da tam burada ortaya çıkar. Yıllardır uygulanan zorunlu eğitim sistemi, özellikle 4+4+4 yapısı, genç nüfusu en üretken çağında üretim alanlarından koparmaktadır. On iki yıl süren zorunlu eğitim ve ardından neredeyse otomatik bir yönelim hâline gelen üniversite süreci, gençleri 20’li, 25’li yaşlara kadar sistemin içinde tutarken; onlara ne hayatla uyumlu bir beceri kazandırmakta ne de gerçek bir meslek sunmaktadır. Böylece köyünden kopmuş, şehirde de tutunmakta zorlanan, iki dünya arasında sıkışmış bir gençlik ortaya çıkmaktadır…
Bu kopuşun en somut ve en kritik boyutlarından biri de köy okullarının kapatılması ve çocukların ilçe ve il merkezlerine taşınmasıdır. Henüz çocuk yaşta köyünden, toprağından ve üretim kültüründen uzaklaştırılan bu nesiller…
Sonuçta ortaya “iki arada, bir derede kalmış” bir nesil çıkmaktadır. Ne köyüne dönebilen, ne de şehirde tutunabilen! bir nesil…
Tıpkı 1970’li yıllarda Avrupa’ya giden gurbetçiler için söylenen o meşhur ifade gibi:
Türkiye’de “Almancı”, Almanya’da “yabancı”…

BORÇ, MAKİNE VE KISIR DÖNGÜ: ÜRETEN DEĞİL TÜKETEN TARIM!
İnsan kaynağının çekildiği yerde boşluk, makineleşmeyle doldurulmaya çalışılmaktadır. Oysa makineleşme, doğru yerde ve ölçüde kullanıldığında verimliliği artıran bir araçtır; ancak insanın yerini almak zorunda kaldığında ise maliyetleri büyüten bir yüke dönüşür.
Nitekim birçok köyde, geçmişte sadece birkaç temel ekipmanla sürdürülen üretimin yerini bu gün, köylerde yeterli nüfus, insan gücü kalmadığı için onların yerini onlarca farklı ve pahalı makinenin aldığı görülmektedir. Bir köyün bütün ihtiyacını karşılayacak bir kaç traktör ve ekipman yeterliyken, aynı köyde gereksiz biçimde çoğalan traktör, araç gereçler bu savrulmanın en somut göstergesidir.
Diğer taraftan, elde edilen gelir, giderek borcun ve ekipman maliyetlerinin içinde erimektedir. Banka kredileri, faiz yükü ve sürekli yenilenen makine ihtiyacı, çiftçiyi üretici kimliğinden uzaklaştırarak borç batağına sürüklemektedir.
Yılda bir iki ay çalışıp senenin büyük bölümünde atıl kalan ekipmanlara ödenen yüksek bedeller, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda milli ölçekte bir kaynak kaybına işaret etmektedir. İnsan emeği sistemden çekildikçe bir taraftan ülkedeki istihdam daralmakta; diğer taraftan üretim zinciri zayıflamakta ve ayrıca kırsal yapı çökmektedir.

GÖRÜNMEYEN KRİZ: ÜRETİM AZALIYOR, BAĞIMLILIK ARTIYOR
Bu yapının kaçınılmaz sonucu ise üretim miktarı ve kalitesindeki gerilemedir. Yeterli insan gücü olmadan sürdürülebilir bir tarım düzeni kurmak mümkün değildir. Üretim azaldıkça arz daralmakta, bu da fiyatların yükselmesine yol açmaktadır. Gıda enflasyonu, işsizlik ve kırsal yoksulluk birbirini besleyen bir döngüye dönüşmektedir. Böylece mesele yalnızca tarımsal bir sorun olmaktan çıkarak, toplumsal ve ekonomik bir krize evrilmektedir.
Diğer taraftan tarım ile hayvancılık da birbirinden ayrı düşünülemez. Kırsalda insan kaynağının azalması yalnızca ekim-dikimi değil, aynı zamanda hayvansal üretimi de doğrudan zayıflatmaktadır. Küçük ve orta ölçekli hayvancılığın sürdürülemez hale gelmesi, süt ve et üretiminde düşüş gibi sonuçlar doğurarak gıda zincirinin en kritik halkalarından birinin kopmasına yol açmaktadır.
Bu süreç yalnızca ekonomik değil, stratejik bir risktir.
Çünkü gıda güvenliğini kaybeden bir ülkenin, siyasi ve ekonomik bağımsızlığı da tehlikededir ve bu doğrudan bir beka meselesidir!
Devletin iyi niyetle çiftçilerimize sunduğu teşvikler ve faizsiz kredi politikaları da beklenen etkiyi oluşturmamaktadır. İhtiyaçtan ziyade cazibeyle! alınan senede bir iki ay çalışan! çiftçeker! devasa traktörler ve ekipmanlar, kısa vadede bir rahatlama hissi doğursa da uzun vadede çiftçiyi ağır borç yükünün altından kalkamaz hale getirmektedir.
Bu süreç, belki bir taraftan traktör ve tarım makineleri üreten sektörlerin büyümesine! katkı sağlarken, diğer taraftan üreticinin borç batağına sürüklenmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla kazananı sınırlı!; kaybedeni ise geniş bir toplumsal kesim olan bir yapı meydana getirmektedir.

SİSTEMİN KALBİ: EĞİTİM DÜZELMEDEN HİÇBİR ŞEY DÜZELMEZ
Bu noktada çözüm, daha önce ifade ettiğimiz mesleki yönlendirme yaklaşımının tarım özelinde yeniden kurgulanmasından geçmektedir. İlk dört yılın ardından, ikinci dört yıl ve hatta üçüncü dört yıl içerisinde öğrencilerin kabiliyet, kapasite ve yetenekleri bilimsel yöntemlerle analiz edilmelidir. Akademik yatkınlığı olanlar akademik yolda ilerlerken; tarım, üretim ve uygulama becerisi yüksek olan gençler için sosyal güvenceli! özel eğitim kanalları oluşturulmalıdır.
Bu çerçevede “ziraat meslek liseleri” benzeri, uygulama ağırlıklı, üretimle iç içe uygulamalı eğitim modelleri yaygınlaştırılmalıdır. Bu okullar sadece teorik bilgi veren kurumlar değil; öğrencinin toprağa dokunduğu, üretim yaptığı, hayvancılığı öğrendiği canlı eğitim alanları olmalıdır. Tarım işletmeleriyle entegre, köy temelli eğitim merkezleri oluşturulmalıdır.
Dünyada bunun başarılı örnekleri bulunmaktadır: Almanya’daki dual sistemde olduğu gibi okul ile üretim alanı birlikte yürütülmekte; Hollanda’da tarım eğitimi doğrudan sahada, işletmelerle entegre şekilde verilmektedir. Benzer şekilde Türkiye’de de köy ile okul yeniden buluşturulmadan bu kopuşun önüne geçmek mümkün değildir.

SONUÇ
Son söz yine aynı yere çıkar:
Eğitim sistemi düzelmeden tarımın da düzelmesi mümkün değildir. Çünkü ilk düğme yanlış iliklendiğinde, geriye kalan hiçbir şey doğru gitmez.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele tam da budur: İlk düğmeyi doğru yerden ilikleyebilmek…
Aksi halde yarın kaybedilecek olan sadece üretim olmayacaktır.
Toprağa anlam veren insan, o insanı var eden kültür ve nesilden nesile aktarılan üretim iradesi de sessizce yok olacaktır.
Gıda güvenliğini kaybeden bir ülkenin, siyasi ve ekonomik bağımsızlığı da tehlikededir ve bu doğrudan bir beka meselesidir!

Erol KAVUNCU

YAZARIMIZ ”EROL KAVUNCU’NUN”, DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”TIKLAYINIZ” 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

Yorumlar
  1. MAHMUT KÖKSAL dedi ki:

    Düne kadar sınıfta kalmanın olmadığı, öğrencinin bir kısım prensipler bakımından disipline edilmediği, öğrenciye hangi işi yaparsa yapsın en iyisi olması gerektiği bilinci verilmedigi sürece iki katı kadar daha okusa pratikte karşılığı yok.

  2. istanbuloglu dedi ki:

    Zorunlu egitim; 28 subatin dinozor genarallerinin akillarindan geciripde uygulamiya sokamadaklari bir ihanet projesidir.28 subatin amaci; cocjklari ailenin manyetik alanindan kopararak, sistemin sekuler egitim sistemi icerisinde daha uzun sure tutarak, yeni yetisen genc neslin sekulerlesmesini saglamakti.Diger yandanda bu amaca hizmet icinde Imam Hatip Liselerinin bir sekilde onlerinin kesilerek, surec icerisinde bu Liselere olan toplumsal talebi azaltarak, zamanla ys kapanmasini saglamsk, byada var olan talebi minimalize etmek.Bunu direk yapamadiklari icin meslek liselerine Universiteye giris sinavlarinda kat sayi engeli getirerek, bir yandsn Anadolu cocuklarinin daha ziyade yoneldigi, Imam Hatip ve Meslek Liselerinin onunu kestiler.Bir taraftanda bu okullari Kat szyi engeli ile itibarsizkastirdilar Bu kurumlarda cocugu okuyan veliler, cocuklarini ya ozel okullara, yada bir yolunu( tanidik birilerinin, iyi niyetli Lise mudur ve idaricilerin araciligiyla) bularak, cocuklarini, bu okullardan( imam Hatip Liselerinden) alarak, Lise statusundeki , Ozel veya devlet okulkarina kaydettirdiler.Bu surecte, Ilahiyat mezunu ( AK partili) bir Ozel Okul yoneticisi, bir ogretmen arkadasimiza, (cocugunu Imam Hatip Lisesine gondermeyi dusunmesinden dolayi) boyle bir donemde Imam Hatip e cocuk verilirmi? diye tarizde bulunmustu.Imam Hatip Liseleri idarecileride, bu kurumlara asi bu donemde sahip cikilip, ogrenci gonderilerdk desteklenip, sahip cikilmasini taleb ederken, fareler once gemiyi terkediyorlardi.
    28 Subatcilarin amaci, yeni yetisen genc nesli var olan Kemalist- sekuler degerlerle yogurup yetistirerek,batidaki gibi sekuler bir aydinlanma(!) gerceklestirmekti.Bunun icinde, yerli ve islami degerleri bu amaclrinin onunde bir dalga kiran bir engel olarak goruyorlardi.Tanzimat ve Cumhuriyet donemi butun baticilarin tek hedef ve amaci vardi Yerli ve islami degerlerin tu kaka yapilmasi ve yer ile yeksan edilmesi idi.Cumhuriyetin materyalist- sekuler Egitim sistemi.ve egitim kadrolari, medyasi ve kurumlari top yekun islama bir savas ilan etmisken, bununda uygulama ayagini- omurgasini MEB uzerindrn olusturdular.MEBogretmen ve egitmen, mufettis ve idareci kadrolari sdcilirken, i yerli ve slami degerlere ne kadar uzakligi temel alarak hareket ediliyordu ( bazi iktidarlar donemindeki, MEB Bakani nin sahsi tavrindan kaynaklan , konjokturel lokal uygulamalar haric olmak uzere)..Devlet erkani, devletin omurgasi,hic bir zaman islamla ve islami degerlerle ( MEB de de ve TSK da da bu boyle idi) barismadi..Universitele dahil olmak uzere tum egitim kurumlarini Materyalist- sekuler dusunceli,egilimli egitim kadrolariyla doldurdu.Onun icinde; 28 subatin Genaralleri ve Cumhuriyetin Jekobiyen elitleri siyasileri , yeni neslin sekulestirilmesini, Kemalist degerlerle donsnmasini birincil gorev bildiler.Ve MEB deki egitim( beyin yikama, islami degerlere saldirma) sureclerinin en uzun dure olmasini arzuladiklari icin zorunlu egitimi, 5 yildan 8 yila cikardilar.
    Musluman ve muhafazakar elitler( !) ise bu sureci tam tersine dindurmeleri gerekirken,bilakis zorunlu egitimi 12 yila cikararak, 28 subatcilarin ruyasinfa dahi goremiyecekleri bir imkani onlara hediye ettiler.
    12 yillik zorunlu( sekuler – materyalist ) egitim surecinden gecen( ailedende aldigi fazla bir sey olmayan, taklidi imandan baska degeri olmiyan, Medya ve TV lerin yeteri kadar enformatik bombardimani altinda kafalari karisip, onunu goremez oldu) bu nesil,Egitim sistemi icerisindeki,materyalist, Sekuler, Kemalist, hodanist, popilist ogretmen kadrolarinin insafina terkedilince, gumburtu koptu.Muhafazakar iktidarlarin, gecmiste hic bir zaman egitim diye bir dertleri olmadi.Tayin etgikleri MEB bakanlarina donup bakarsaniz( bir ikisi istisna) cogunlugu sekuler kesimi memnunbedecek, onlar tarafindan kabul gorup onaylanacak( popilist egilimin sonucu) tiplerdi.
    Iste bu surecin sonucunda( 2017) lere geldigimizde, Deiz ve ateizm tartismalari ve sekulerizmin oatlak vermesi, muhafazakar burokrat aile cocuklarinin Deist olmasi, Bas ortulu universiteli kiz ogrencilerin deist olmasi( Ihsan fazlioglu hocaya bizatihi Turbanli kizlarin deist olduklarini ifade etmeleri?) Patladi.
    Erbakan Hoca nin 1973 secimlerindeki slogani ” Önce Ahlak ve Maneviyat” idi.
    Cocuklarimizi 12 yil zorunlu olarak sekuler kadrolarin enformatik bombardimanina tabi tutmaya bizi mahkum eden, siyasi elitler, bir neslin kaybedilisinin yegane sorumlusu degillermi.Onlar oy toplamak icin ” Çilgin projeler” pesinde kosarken, birileride bizim cocuklarimizi, bu muhafazakar siyasi elitlerin guvenli kanatlari altinda devsirmekle mesguldu…Sonuda bizim, koprulerimiz, hava alanlarimiz oldu ama, gelecegimizin garantisi olan cocuklarimizi, neslimizi kaybettik.Hemde bir neslin imaninin, degerlerinin çalinmasina imkan tanidik.
    Vatanimizi koruyacak IHA larimiz ve SİHA larimiz oldu ama, gonul dunyamizi, kulturel degerlerimizi, iman ve akidelerimizi, toplumsal ddgerlerimizi joruyacak IHA ve SIHA larimiz olmadi
    Ekran vaizleri ve, Sekuler sistemin yetistirdigi teologlar, ekranlarda, toplumun onunde konusulmamasi gereken konulari, pervasizca tartismiya acarak, bilgisiz avamin ve genc neslin guven ve itimadini yerle bir ederken, kimse buna dur demedi.Ya Sabah kusaklarindaki kadin programlari ise, kosmanin ve curumenin ortaya serilmesinden baska bir sey degildi.
    Alkah Rasulu: “insanlara akillari seviyesince konusun” buyururken, bir teolog ve ya ekran vaizi ekranlara, cikip, ulemanin, kendi aralarinda munazara etmeleri gereken mahrem konulari, avamin onunde tartisarakda, insanlarin kafalarinin karismasina, imanlarinin berhava olmasina sebep olmadilarmi? Bu durumu seyreden, sekuler egitimden gecen genclerde; ” bu ne bicim din, daha hocalar bu dini anliyamamis iken, ben nasil anlarim? Bu dinde bir yanlislik var” diyerek, dini toptan reddetme noktasina gelmedilermi?
    Peki sizce burada suçlu kim???
    Onun icin diyorumki 12 yillik zorunlu egitim bir ihanet politikasidir.Bu ihanetin ihanet olmasi, failin kisiligibe gore ihanet olmaktan çikamaz.

  3. Nuh dedi ki:

    4+4 yetmedi +4 de bizden olsun denilince içi boş tencereyi, boş mu dolumu diye bilen yok şarkısındaki gibi yaşayıp gidiyoruz. Tencerede kaynatılan taş mı ? Kaymak mı? Pekmez mi? Zakkum mu?