
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, El Cezire’ye verdiği röportajda Türkiye’nin bölgesel krizlere yaklaşımını ve dış politika önceliklerini anlattı. Erdoğan’ın açıklamalarında iki mesaj öne çıktı: Türkiye savaş istemiyor ve barışı savunuyor; ancak ülkesinin güvenliği söz konusu olduğunda savaştan kaçınmıyor. Diğer yandan Avrupa Birliği üyeliğinin artık Türkiye’nin öncelikleri arasında olmadığını belirten Erdoğan, “Türkiye’nin AB’ye katılmaması Avrupa’nın kaybı” mesajı verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın röportajındaki en dikkat çekici mesajlardan biri, Türkiye’nin savaş isteyen bir ülke olmadığı ancak gerektiğinde kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumaktan çekinmeyeceği yönündeki yaklaşımı oldu.
Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki çatışmaların sona ermesi için diplomatik girişimlerini sürdürdüğünü vurgularken, özellikle Gazze, Lübnan ve Suriye başta olmak üzere bölgesel meselelerde barışın tesis edilmesi gerektiğini belirtti.
Ancak Ankara’nın barış çağrılarının bir zafiyet olarak değerlendirilmemesi gerektiğine de işaret eden Erdoğan’ın verdiği mesajın özü açık oldu: Türkiye savaşı istemez; fakat savaş dayatılırsa da savaştan kaçmaz.
Bu yaklaşım, son dönemde İsrail basınında Türkiye’ye yönelik çeşitli iddia ve yorumların gündeme geldiği bir dönemde ayrıca önem taşıyor. Erdoğan’ın mesajı, Türkiye’nin çatışma arayan değil, çatışmaları sona erdirmeye çalışan bir ülke olduğunu; ancak güvenliğini tehdit eden gelişmeler karşısında da gerekli adımları atmaktan çekinmeyeceğini ortaya koyuyor.
Erdoğan, Türkiye’nin Gazze konusunda da geri adım atmayacağını belirterek, “Gazze’yi yalnız bırakmayacağız” mesajını yineledi. Hamas’ın verdiği sözleri yerine getirdiğini, buna karşılık İsrail’in savaşı sürdürdüğünü ifade eden Erdoğan, kalıcı barış için saldırıların sona ermesi gerektiğini vurguladı.
Erdoğan, bölgesel savaşın dünya ekonomisi ve güvenliği açısından oluşturduğu risklere de dikkat çekti.
Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına öncelik verdiklerini belirten Erdoğan, boğazın kapalı kalmasının hiçbir tarafın çıkarına olmadığını söyledi.
Türkiye’nin Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan başta olmak üzere bölge ülkeleriyle yürüttüğü diplomatik temasların da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini belirten Erdoğan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın önemine dikkat çekti.
Erdoğan, anlaşmanın dış saldırıya uğrayan tarafın yanında ortak hareket edilmesini öngördüğünü belirterek, gelecekte başka ülkelerin de bu yapıya katılabileceğini söyledi. Bu kapsamda Mısır’ın da anlaşmaya katılmasının mümkün olduğunu ifade etti.
Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesinde Lübnan’daki savaşın sona erdirilmesi gerektiğini de gündeme getirdiğini açıkladı.
İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının devam etmesinin ciddi endişe oluşturduğunu belirten Erdoğan, ABD’nin savaşın sona erdirilmesinde önemli bir rol oynayabileceğine işaret etti.
Suriye konusunda ise Ankara’nın Şam yönetimini yalnız bırakmayacağını belirten Erdoğan, Suriye’nin istikrarını desteklemek için Türkiye’nin elinden geleni yapacağını söyledi.
Suriye Kürtlerinin de ülkenin geleceğinde barış ve istikrardan paylarını alması gerektiğini belirten Erdoğan, bölgedeki bütün kesimlerin haklarının korunacağını ifade etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca önümüzdeki dönemde Suriye’yi ziyaret edeceğini açıkladı.
Erdoğan, Libya ve Sudan konusunda da Türkiye’nin mevcut politikalarını sürdüreceğini belirtti.
Libya ile ilişkilerin istikrarlı biçimde devam ettiğini ifade eden Erdoğan, “Libya’yı yalnız bırakmayacağız” mesajını verdi.
Sudan’a yönelik desteğin de süreceğini belirten Erdoğan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile ilişkilerinin iyi olduğunu söyledi.
Röportajda Türkiye-ABD ilişkilerinin önemli başlıklarından biri olan F-35 konusu da gündeme geldi.
Erdoğan, NATO Zirvesi sırasında ABD Başkanı Donald Trump ile F-35 meselesini görüştüklerini ve Trump’tan bu konuda söz aldıklarını belirtti.
Türkiye’nin beklentisinin Trump’ın verdiği söze sadık kalması olduğunu ifade eden Erdoğan, F-35 sürecinin takipçisi olduklarını söyledi.
Türkiye’nin F-35 programına dönüş beklentisi daha önce de Erdoğan tarafından dile getirilmişti. Erdoğan, Türkiye’nin F-35 konusunda taleplerinin açık olduğunu ve Amerikalı muhataplarla görüşmelerin sürdüğünü belirtmişti.
Röportajın ikinci büyük başlığı ise Avrupa Birliği oldu.
Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin artık öncelikleri arasında olmadığını açık bir şekilde ifade etti.
Avrupa’nın Türkiye’yi Birliğe kabul etmeye istekli görünmediğini belirten Erdoğan, Türkiye’nin AB’ye katılmamasının esas kaybedeninin Avrupa olacağını söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu açıklaması, Ankara’nın Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yeni bir dönemin işareti olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin AB üyelik süreci 2005 yılında müzakerelerin başlamasından bu yana ciddi biçimde ilerleyemedi. Al Jazeera da daha önce Türkiye’nin üyelik sürecinin uzun süredir fiilen tıkanmış olduğuna dikkat çekmişti.
Erdoğan’ın son mesajı ise artık meselenin yalnızca “Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek mi?” sorusundan ibaret olmadığını ortaya koyuyor.
Ankara’nın yaklaşımına göre Avrupa, Türkiye’yi dışarıda tutarak yalnızca Türkiye’yi değil, kendi stratejik imkânlarını da sınırlıyor.
Erdoğan’ın El Cezire röportajında verdiği mesajların ortak noktası aslında oldukça net:
Türkiye savaşı istemiyor, barışı savunuyor ve bölgedeki çatışmaları diplomasi yoluyla sona erdirmek için çaba gösteriyor. Ancak Türkiye’nin güvenliğine yönelik bir tehdit karşısında da geri adım atmayacak.
Diğer taraftan Ankara, Avrupa Birliği kapısında bekleyen bir Türkiye görüntüsünden de uzaklaşıyor.
Türkiye için AB üyeliği artık birinci öncelik değil. Erdoğan’a göre Türkiye’yi istemeyen Avrupa, aslında kendi kaybını büyütüyor.
Böylece Cumhurbaşkanı’nın röportajında hem “barış için diplomasi, güvenlik için kararlılık” mesajı hem de “Avrupa’ya mecbur olmayan Türkiye” yaklaşımı öne çıkmış oldu.

Yüzyıl önce Hilafetin kaldırılmasıyla başsız ve dağınık bırakılan İslam dünyası, bugün sanki küllerinden yeniden doğmanın eşiğinde…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinde yalnızca bir dış politika mesajı değil, İslam coğrafyasının yeniden kendi ayakları üzerinde durma arayışının işaretlerini de görüyoruz.
Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile attığı adımlar, başka İslam ülkelerinin de bu birlikteliğe katılabileceği yönündeki mesajlar, aslında bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Bir ve beraber olduğumuzda güçlüyüz. Parçalandığımızda ise başkalarının hesaplarına mahkûm oluyoruz.
Bugün İslam ülkeleri ekonomik, siyasi ve askerî imkânlarını ortak bir iradede buluşturabilirse, yalnızca kendi coğrafyalarında değil, dünya siyasetinde de çok daha güçlü bir söz sahibi olabilirler. Gazze’de yaşananlar bunun ne kadar gerekli olduğunu zaten bütün çıplaklığıyla gösterdi.
Türkiye yıllarca Avrupa Birliği kapısında bekletildi.
Her defasında yeni bir şart, yeni bir madde, yeni bir engel çıkarıldı. Türkiye’den sürekli taviz vermesi beklendi. Buna rağmen üyelik konusunda samimi ve kararlı bir irade ortaya konulmadı.
Doğrusu şu ki, Türkiye’nin AB üyeliğinden vazgeçmesi için bugün söylenenler çok daha önce söylenmeliydi.
Çünkü Türkiye, Avrupa’nın kapısında bekleyen bir ülke olmaktan çok daha büyük bir medeniyetin, çok daha geniş bir coğrafyanın merkezinde duruyor.
Mesele artık “Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek mi?” meselesi olmamalı.
Asıl mesele şudur:
Türkiye, İslam dünyasının birlik ve beraberliğinin öncüsü olabilir mi?
İşte asıl imtihan burada…
Eğer Türkiye; Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır, Katar ve diğer İslam ülkeleriyle birlikte ortak bir irade ortaya koyabilirse, bu sadece İslam dünyası için değil, daha adil bir dünya düzeni için de büyük bir fırsat olacaktır.
Çünkü biz biliyoruz:
Ümmet bir olursa güç olur. Güç olursa söz sahibi olur. Söz sahibi olursa mazlumun yanında durabilir.
Belki de artık Avrupa’nın kapısında bekleme zamanı değil…
Kendi kapımızı açıp kendi medeniyetimizin yeniden ayağa kalkma zamanıdır.
İSLAMİ HABER “MİRAT”
Şimdiye kadar “YÜZÜMÜZ BATIYA DÖNÜK !” demişti!.. Hayret ilk defa “AB Üteliği önceliğimiz değil1” dedi !..Sanırım buna da en çok 24 yıldrı bu parti,y destekleyem müslümanalr sevinmiştir diyorum! Çünkü, asla makul bir cevabını vermeyeceği bir sorunun sorgulanamsından bugünden sonra kurtulmuş olacaklar ! Ama, Kurtulamyacakları daha o kadar çok soru var ki iktidarın ugulamalarında !…