
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem sadrazamlarından Said Halim Paşa’nın, İslam dünyasının Batı karşısındaki gerileme nedenlerini ve kurtuluş yollarını sosyolojik, dini ve tarihi açıdan ele aldığı İnhitat-ı İslam Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiye adlı risalesi, dönemin aydınlarına ve idarecilerine yönelik son derece derinlemesine tahliller barındırmaktadır. Paşa, İslam toplumlarının yaşadığı derin buhranın asıl suçlusunun dinin kendisi olmadığını, aksine Müslümanların zamanla İslam’ın özünden uzaklaşmasının ve Batı karşısında körü körüner bir taklitçilik sarmalına kapılmasının bu çöküşü hazırladığını vurgular.
Said Halim Paşa, dönemin aydınlarının İslam dünyasının çöküş nedenlerini kavramaktan uzak olduğunu, tarihlerine ve toplumsal hafızalarına sırt çevirerek başarı hayal ettiklerini belirtir. Ona göre, İslam dünyasındaki gerilemenin faturasını doğrudan dine kesen oryantalist yaklaşımlar ile meseleyi yalnızca ulemanın cehaletine, yöneticilerin basiretsizliğine ya da istibdat ve kadercilik gibi unsurlara bağlayan gelenekçi analizler son derece yüzeyseldir. İstibdat veya kadercilik gibi unsurlar gerilemenin asıl sebebi değil, aksine uzun bir ihmalkârlık sürecinin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardır.
Paşa’ya göre toplumdaki en büyük açmazlardan biri, geniş halk kitleleri ile azınlıktaki aydın sınıfı arasında derinleşen zihniyet ve gaye uçurumudur. Halk, kendi milli ve dini esaslarına bağlı kalıp huzuru ve adaleti bu temelde ararken; Batı hayranı münevver sınıf, toplumun tarihsel birikimini hiçe sayarak ithal teoriler peşinde koşmaktadır. Aydınların Batı medeniyetinin sonuçlarını sebep zanneden bu sakat mantığı, körü körüne taklitçiliği tetiklemiş ve toplumsal çözülmeyi kronikleştirmiştir. Halkın Batı hayranı aydınlara duyduğu tepki ise aslında kendi manevi varlığını koruma içgüdüsünden kaynaklanan haklı bir savunma refleksidir.
Said Halim Paşa, Doğu ile Batı arasındaki güç dengesinin neden değiştiğini metodolojik bir perspektifle ele alır. İslam âlemi, içinden çıkamadığı ve somut bir fayda üretmeyen metafizik tartışmalarla vakit kaybederken, Batı dünyası tecrübe usulüne dayanan pozitif ilimlerle yeni bir medeniyet kurmuştur. Ancak Batılı devletlerin sömürgeci politikaları ve İslam’a yönelik kronik kinleri, Müslümanların bu teknolojik ve ilmi birikimden zamanında istifade etmesini engellemiştir. Buna karşılık, aydınların çıkış yolunu Batı’nın kurumlarını aynen kopyalamakta araması büyük bir gaflettir.
Said Halim Paşa, Batı toplumlarının feodalizmden aristokrasiye ve oradan demokrasiye uzanan tarihsel evrim sürecine dikkat çeker. Batı’daki mevcut kurumların adil ve kalıcı bir yönetimi tesis etmekten ziyade, toplumda yaşanan kaotik değişimleri yumuşatmaya yarayan geçici tedbirler olduğunu ifade eder. Dolayısıyla Batı’nın refahına bakarak onların siyasi yapılarının mükemmel olduğuna inanmak ve bunları körü körüne taklit etmek tam bir yanılgıdır. İslam toplumlarında ise sınıfsız, adil bir kardeşlik nizamı ve yöneten ile yönetilen arasında dengeli bir ilişki esastır. İslam, toplumu yapay sınıflara ayırmayan fıtri kanunlar sunar.
Said Halim Paşa, tüm bu çıkmazlardan kurtuluşun reçetesini İslam’ın inanç, ahlak, toplumsal düzen ve siyaseti bir arada barındıran bütüncül yapısına dönmekte görür. Ne dünyadan kopuk bir taassuba gömülmek ne de hafızayı silerek Batılılaşmak bir çözümdür; yegâne kurtuluş, milli ve dini esaslara sıkı sıkıya bağlı kalarak çağın ihtiyaçlarına uygun köklü, özgün ve yapıcı bir ıslahat süreci başlatmaktır.