
Uluslararası hukuk alanında dünyanın önde gelen otoritelerinden biri olan, soykırım ve insanlığa karşı suçlar kavramlarının kökenlerini derinlemesine inceleyen Fransız-İngiliz hukukçu ve yazar Philippe Sands, 11 Ekim 2026 tarihinde Frankfurt Paulskirche’de düzenlenen törenle Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü‘ne layık görüldü. Tarihî Paulskirche gibi simgesel bir mekânda gerçekleşen bu tören, yalnızca akademik ve edebî bir başarı kutlaması olarak kalmadı; aynı zamanda Batı vicdanının, özellikle de Almanya’nın onlarca yıldır hassas dengeler üzerine kurduğu dış politikanın en sert ve en cesur yüzleşmelerinden birine sahne oldu.

Resim: “Barış adalete muhtaçtır. Adalet kurallara muhtaçtır. Kurallar ise hukuka muhtaçtır.” İngiliz-Fransız hukukçu ve yazarın bu ilkesi, Pazar günü (11 Ekim 2026) Frankfurt Paulskirche’deki teşekkür konuşmasının merkezinde yer aldı. Ve şunları ekledi: “Hukuk ve yasalar evrensel olarak geçerlidir, seçici olarak değil.” Bu, İsrail Dostu Almanya’ya verilen ihtar mahiyetinde açık bir mesajdı.
Soykırımdan kurtulmuş bir ailenin torunu olan Sands, eserleriyle hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunan müstesna bir entelektüeldir. Alman Yayıncılar Birliği‘nin bu ödülü Sands‘e vermesi, artan küresel baskılara ve zorluklara rağmen insan hakları ve adalet için yorulmaksızın mücadele eden hümanist duruşun tescillenmesi açısından oldukça kıymetliydi. Ancak asıl yankı uyandıran olay, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in de salonu dolduran konuklar arasında bulunduğu sırada Sands‘in yaptığı kabul konuşması oldu.
Sands, Frankfurt’un kalbinde, Alman devlet erkânının huzurunda yaptığı cesur konuşmada, Alman hükümetinin İsrail’in tutumuna ve Gazze’deki insanlık trajedisine karşı takındığı tavrı açık bir dille eleştirdi. Bu tavrı “unanständiges Schweigen” yani “yakışıksız sükunet ve utanç verici bir sessizlik” olarak nitelendirdi. Uluslararası hukukun ihlalleri karşısında sessiz kalınamayacağını, susmanın ne bir aile ne bir toplum ne de bir ülke için asla bir çıkış yolu olmadığını vurguladı. Sands‘e göre, kuralların ve evrensel insan haklarının uygulanmasında seçici davranılamaz; masumların yaşama hakkı coğrafyalara veya siyasî çıkarlara göre kategorize edilemez.
Konuşmasında dikkat çeken bir diğer kritik nokta ise yöneltilebilecek olası eleştirilerin önünü kesen “Bu antisemitizm değildir” vurgusuydu. İsrail devletinin eylemlerine ve Gazze’deki zulme ve yıkıma yönelik yapılan haklı eleştirilerin ne antisemitizmle ne de İsrail düşmanlığıyla bir ilgisi olmadığını, aksine bunun gerçeğin ve adaletin ta kendisi olduğunu dile getirdi. Doğayı ve çevreyi tahrip edenlerin dahî gelecekte uluslararası mahkemelerde hesap vermesi gerektiğini belirten Sands, hukukun evrenselliğine olan inancını bir kez daha yineledi.
Bu gelişme, İslâm dünyası ve vicdan sahibi tüm küresel çevreler için son derece müspet ve umut verici bir adımdır. Ödülü veren Alman Yayıncılar Birliği, doğrudan devlete bağlı bir organ değil; Alman kitap sektörünü ve yayıncılarını temsil eden bağımsız bir sivil toplum kuruluşudur. Bu durum, devlet politikalarının resmî tekelinden bağımsız olarak, toplumsal vicdanın ve entelektüel akımların siyasî duruşu dönüştürme potansiyelini açıkça gözler önüne sermektedir. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nın ağır tarihî mirası ve İsrail ile devlet aklı mantığıyla tesis ettiği özel diplomatik ilişkiler (Staatsräson) sebebiyle devlet politikasında ani ve radikal değişimler beklemek zor olsa da bu tür cesur çıkışlar, Alman kamuoyunda uzun süredir baskılanan tartışmaların kapısını aralamaktadır.
Sivil toplumun ve bağımsız düşünce kuruluşlarının bu tür kürsülerden yükselttiği ses, siyaset duvarlarında yavaş yavaş çatlaklar oluşturmaya adaydır. Siyasetçiler, ne kadar direnirlerse dirensin, uzun vadede toplumsal vicdandan ve küresel adalet talebinden tamamen bağımsız hareket edemez. Philippe Sands‘in Frankfurt’ta dile getirdiği gerçeğin sesinin yankıları, Almanya’da bugüne kadar tabu olan eleştirilerin “konuşulabilir” hâle gelmesini sağlamıştır. Belki de bu vicdanî sesleniş, Almanya’nın Gazze’deki zulüm karşısındaki o “yakışıksız sessizliğini” bozması ve evrensel hukuk ilkelerine dönmesi için, orta ve uzun vadeli ama kaçınılmaz bir dönüm noktası olacaktır.
Cenâb-ı Hak, yeryüzünde adalet ve hakkaniyetin tesisini yalnızca Müslümanların eliyle değil; vicdanını kaybetmemiş, hakikate ve hukuka sadık kalan “âdil ve vicdan ehli” insanlar aracılığıyla da tecelli ettirir. Mekke döneminde zulme karşı kurulan Hılfu’l-Fudûl (Erdemliler İttifakı) veya Habeşistan’ın âdil hükümdarı Necaşi’nin ilk dönemdeki tarafsız duruşu, bu Sünnetullah’ın tarihî zeminini oluşturur. Philippe Sands’in Frankfurt’ta, Batı’nın çifte standardını yüzlerine vurarak, sergilediği tutum, tam anlamıyla bu “küresel vicdan” duruşunun modern bir tezahürüdür.
“Halife” sıfatıyla bizlere düşen vazife; mazlumun hakkını savunan her vicdanlı sesi –kimliğine ve inancına bakılmaksızın– baş tacı etmektir. Bu bağlamda, Batı’nın merkezinde Gazze’deki zulme karşı adalet haykıran Philippe Sands’i Türkiye’ye davet etmek, akademide ve sivil toplum kürsülerinde misafir etmek, Türkiye’nin tarihî ve vicdanî misyonuna fevkalade yakışan hayırlı bir adım olacaktır.