
Her din, ideoloji ve siyasi akımın dilinden düşürmediği “adalet” kavramı, referans noktalarının farklılığı nedeniyle modern dünyada derin bir kriz doğurmaktadır. Dünyanın dört bir yanında yükselen adalet taleplerine ve feryatlara rağmen, mevcut sistemlerin insanlığa kalıcı bir huzur ve barış sunamaması, adaletin kaynağına dair tartışmalara kesin bir nokta konulmasını zorunlu kılmaktadır. İslam hukukçuları ve düşünürler, adalet kavramının beşeri ideolojilerin tekelinden kurtarılması gerektiğini vurgulayarak en çıplak gerçeği haykırmaktadır: İslam’ın adaleti yoksa yeryüzünde hiç kimse adalet bulamayacaktır.
Günümüz dünyasında Müslümanların, laiklerin, sekülerlerin, milliyetçilerin, Kemalistlerin, komünistlerin ve Maocuların kendilerine has birer adalet tanımı bulunuyor. Bu çok seslilik, adaleti tam bir kaosa sürüklemektedir. Her dünya görüşünün adaleti dayandırdığı referans merkezi farklılık gösterirken, modern seküler devletlerden sürekli adalet talep eden kitlelerin beklentilerinin karşılık bulması imkânsızdır. Kendi ilah edinmiş insanların sınırlı akıllarından uydurdukları yasaların, toplumları hakiki adalete ulaştırması kesinlikle mümkün değildir.
İnsan yapımı sistemlerin, gücü elinde bulunduranların çıkarlarına göre şekillendiği ve güçlüden yana saf tuttuğu tarihsel bir gerçektir. Kendi zaaflarına, hırslarına ve dünya menfaatlerine bile direnemeyen beşer aklının ürünü olan yasalar, adaleti sağlamak bir yana dursun, zulmün kurumsallaşmış haline gelmiştir. Alemlerin Rabbi, yeryüzünün tek egemeni ve mülkün asıl sahibi olan Allah’ın yasaları ikame edilmediği sürece insanlığın kurtuluşu yoktur. Laik ve seküler sistemlerin sınırları içerisinde kalarak adalet arayışına girmek, baştan aşağı hatalı ve tamamen sonuçsuz bir yaklaşımdır.
İslam uleması, asırlar öncesinden külli bir kaideyi ortaya koyarak adalet arayışına net bir yön tayin etmiştir: “Adaletten maksat İslam Dininin hakim olmasıdır.” Bu fıkhi ve itikadi yaklaşıma göre, hak sahibine hakkını eksiksiz teslim etmek ve her şeyi yerli yerine koymak, ancak ilahi iradenin yeryüzünde tecelli etmesiyle mümkündür. İslam’ın egemen olmadığı, şer’i şerifin hakem kılınmadığı bir dünyada ya da devlette, gerçek manada bir adaletten bahsetmek siyasi, felsefi, sosyolojik ve ameli olarak tamamen imkânsızdır.
Bugün yeryüzünde sömürünün, haksızlığın, savaşların ve zulmün önüne geçmek adına adalet peşinde koşan kitleler, bu mutlak ölçüyü idrak etmek zorundadır. İslam’ın adalet anlayışı, rengi, ırkı, dili ne olursa olsun tüm insanlığın ve hatta tüm yaratılmışların hakkını korumayı esas alan evrensel ve sarsılmaz tek kaledir. Modern krizlerin aşılması ve mülk üzerinde hakiki dengenin kurulması, muğlak ifadeleri bir kenara bırakıp şu yalın hakikati kabul etmekle başlar: İslam’ın adaletinin egemen olmadığı bir düzende, insanlık için adalet yalnızca bir seraptan ibarettir ve İslam’ın adaleti yoksa hiç kimse adaleti bulamayacaktır.