
Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan itibaren askeri, siyasi ve iktisadi alanlarda yaşadığı derin krizleri aşma arayışı, Doğu-Batı denkleminde köklü kırılmaları beraberinde getirdi. Çöküşü durdurabilmek adına yönünü Batı’nın ilim ve fennine dönen Devlet-i Aliyye, umduğunu bulamadığı gibi tarihi boyunca tecrübe etmediği bir yönetim ve yetişmiş insan krizinin ortasında kaldı. Bu süreçte Müslüman aydınların en çok tartıştığı ve çaresizliğin sembolü haline gelen kavram ise “Kaht-ı Rical”, yani “Adam Kıtlığı” oldu.
Krizleri sevk ve idare edebilecek, bilgi, birikim ve feraset sahibi devlet adamlarının yokluğu anlamına gelen kaht-ı rical, özellikle Tanzimat sonrası resmi tarihin en yakıcı meselelerinden biri haline geldi. Asırlardır devam eden kadim devlet geleneğine uygun bürokrat ve idarecilerin yetişmemesi, yönetimin her kademesinde aksamalara yol açtı.
Söz konusu dönemde kaleme aldığı yazılarla tartışmaya dahil olan İsmail Hami, büyük devlet adamı yetiştiremeyen milletlerin zevale mahkûm olduğunu belirterek meselenin iki ana sebebe dayandığını vurguladı: Gençliğin ve gelecek vizyonunun ihmal edilmesi ile hilafeti temsil eden bir devlette gayrimüslimlere stratejik siyasi vazifeler verilmesi. Dönemin diğer önde gelen mütefekkiri Filibeli Ahmed Hilmi ise yönetimdeki kifayetsizliği “Avrupa’dan sadrazam mı ithal edeceğiz?” sözleriyle eleştirirken, Tâhirü’l-Mevlevî de dizelerinde vatanın düştüğü yönetici sıkıntısını dile getirdi.
Devlet mekanizmasındaki bu yetersizliğin arka planında ise iktidar erkinin yönetim anlayışı yatıyordu. Gerek Sultan II. Abdülhamid rejiminde gerekse sonrasında yönetimi devralan İttihat ve Terakki kadrolarında, devlet ricali atanırken ehliyet ve liyakatten ziyade şahsi veya örgütsel sadakatin öncelenmesi, liyakatli insan kaynağının kurumasındaki başlıca etken oldu.
Tarihsel süreçte Osmanlı’nın silinmesiyle devletsiz kalan ve “imamesi kopmuş tespih taneleri gibi” dağılan İslam dünyası, bugün 21. yüzyılın getirdiği postmodern parçalanmışlık içinde benzer bir iç muhasebeyle karşı karşıya. Günümüz Müslüman düşüncesinde klasik tartışmaların ötesine geçilerek meselenin özüne inilmesi gerekmektedir.
Bugün yerel ve küresel ölçekte bilgiye erişimin kolaylaştığı, sermaye ve malumat sahibi entelektüel kitlenin genişlediği bir çağda yaşanmasına rağmen; felsefi, kültürel ve toplumsal alanlardaki tıkanıklığın sebebi hâlen “adam kıtlığı” ile açıklanabilir mi?
Mütefekkirlerin ve araştırmacıların üzerinde durduğu asıl soru tam da bu noktada şekilleniyor: Müslümanların temel sorunu kaht-ı rical (adam kıtlığı) mi, kaht-ı bilgi (bilgi yoksunluğu) mu, yoksa Mardinizade Mehmed Arif’in ifadesiyle “fakd-ı ittihâd, fıkdân-ı gayret” (birlik ve çaba eksikliği) mi?
Günümüzde yapılacak değerlendirmelerde, bilginin ve imkânın bol olduğu modern çağda krizin niteliğine dikkat çekmek gerekiyor. Yaşanan felsefi ve zihni tıkanıklığın temelinde niceliksel bir insan eksikliğinden ziyade; kaht-ı samimiyet (ihlas azlığı) ve a’zam-ı enaniyet (benlik ve ego baskınlığı) problemlerinin yattığı ifade ediliyor. Osmanlı’dan miras kalan bu iç muhasebe, bugün de Müslüman dünyasının geleceğini şekillendirecek en hayati soru işareti olarak güncelliğini koruyor.