islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,7297
EURO
55,7185
ALTIN
6.389,86
BIST
11.116,99
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Cumartesi Az Bulutlu
19°C
Pazar Az Bulutlu
19°C
Pazartesi Çok Bulutlu
20°C
Salı Yağmurlu
16°C

KEMALİST DEVLET YAPISI, “TEK TİP” CENDERESİ VE ÇOĞULCULUK KRİZİ: FAKIBABA ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN BİR ANALİZ

KEMALİST DEVLET YAPISI, “TEK TİP” CENDERESİ VE ÇOĞULCULUK KRİZİ: FAKIBABA ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN BİR ANALİZ

KEMALİST DEVLET YAPISI, “TEK TİP” CENDERESİ VE ÇOĞULCULUK KRİZİ: FAKIBABA ÖRNEĞİ ÜZERİNDEN BİR ANALİZ

Türkiye’de siyaset kurumunun onlarca yıldır aşamadığı derin kavramsal ve zihniyet krizleri, en net şekliyle parti içi ayrışmalarda ve lider kavgalarında su yüzüne çıkmaktadır. Son olarak İYİ Parti’de Ankara Milletvekili Ahmet Eşref Fakıbaba’nın, Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu’nun sert çağrısıyla hem partisinden hem de milletvekilliğinden istifa etme kararı alması, bu krizin güncel ve çarpıcı bir tezahürüdür.

Dervişoğlu’nun, Fakıbaba’yı istifaya davet ederken kullandığı “‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diyemeyen birinin aramızda yeri yoktur” cümlesi ile Fakıbaba’nın “Ben İYİ Parti’ye girerken de ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ demedim, Türkiye milliyetçisiyim dedim“ şeklindeki savunması, siyasî kulvarların ne kadar kırılgan, dışlayıcı ve tek tipçi bir zemin üzerine inşa edildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Bu olay; sığ bir parti içi çekişmenin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi boyunca kurduğu Kemalist devlet yapısının toplumu, siyaseti ve vatandaşları belirli bir ideolojik kalıba hapsetme refleksini ve bunun demokrasiyle olan derin çelişkisini tartışmayı zorunlu kılmaktadır.

Kemalist Devlet Yapısının Özellikleri: “Herkesi Atatürkçü/Tek Tip Yapma” Refleksi

Türkiye’deki siyasî sistemin ve bürokratik mekanizmaların genetik kodları incelendiğinde, erken Cumhuriyet döneminden itibaren inşa edilen Kemalist devlet yapısının belirgin özellikleri hemen göze çarpar. Bu yapının temelinde, toplumu yukarıdan aşağıya (toplum mühendisliği ile) dönüştürme ve ideolojik olarak tek tipleştirme gayesi yatar.

  • Resmî İdeoloji Monopolü: Kemalist devlet yapısı, sadece bir yönetim biçimi veya modernleşme projesi olarak kalmamış; aynı zamanda vatandaşın kimliğini, dünya görüşünü, hatta vicdanını denetleyen katı bir resmî ideoloji sitemi meydana getirmiştir.
  • “Herkesi Aynı Düşündürme” Refleksi: Bu yapının en temel çelişkisi, farklılıkları bir zenginlik olarak değil, rejime ve devlete yönelik bir “tehdit” olarak görmesidir. Vatandaşın, aydının, bürokratın ve hatta siyasetçinin belirli kalıpların (“Ne mutlu Türk’üm diyene”, tek tip milliyetçilik algısı vb.) dışına çıkmasına asla tahammül edilmez. Fakıbaba’nın “Terörsüz Türkiye” sürecini desteklemesi, yeni anayasa çalışmalarına olumlu yaklaşması ve farklı aidiyetlerini gizlememesi, işte bu monolitik devlet aklının parti içi uzantıları tarafından hemen dışlanmıştır.

Demokrasinin en temel şartı olan farklı seslerin bir arada yaşama iradesi, bu tek tipçi devlet anlayışı yüzünden her daim baskılanmış; siyaset kurumu da bu vesayetçi zihniyetin birer uygulayıcısı haline gelmiştir.

Atatürkçülük ve Milliyetçilik: Bir Vizyon mu, Yoksa Siyasî Bir Sığınak mı?

Türkiye’de siyasete yön veren aktörler, çözemedikleri her krizde, üretemedikleri her rasyonel politikada sığınacak bir liman arar. Bu liman genellikle Atatürkçülük, milliyetçilik ve resmî ideolojinin simgesel söylemleridir.

İslâmbol Yayınları tarafından 2026 yılında 2. baskısını gören “Türk Basınında Tartışmaların Odağında Atatürk ve Atatürkçülük” adlı kitabım, tam da bu bağlamda siyaset arenasında ve Türk basınında yıllardan beri devam eden tartışmalar üzerinden Atatürkçülük ideolojisini ve yakın siyasî tarihi ele almaktadır. Kitabımın ikinci baskısına yazdığım önsözde de vurguladığım gibi; Atatürk’ü ve onun tarihî mirasını tabulaştırıp her türlü eleştiriden muaf tutmak, aslında o mirasa ve tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Resim: “Türk Basınında Tartışmaların Odağında Atatürk ve Atatürkçülük" kitabı, resmî ideolojinin gölgesinde tabulaştırılan tarihî mirası koruma kanunlarının zırhından sıyırarak, hür düşünce süzgecinden geçiren, Türkiye’nin en hassas fay hatlarına rasyonel bir bakış sunan bir incelemedir.

Resim: “Türk Basınında Tartışmaların Odağında Atatürk ve Atatürkçülük” kitabı, resmî ideolojinin gölgesinde tabulaştırılan tarihî mirası koruma kanunlarının zırhından sıyırarak, hür düşünce süzgecinden geçiren, Türkiye’nin en hassas fay hatlarına rasyonel bir bakış sunan bir incelemedir.

Ancak siyasî partiler; ekonomik, sosyal veya bölgesel meselelerde somut politikalar üretmek yerine, ideolojik kalkanların arkasına saklanmayı tercih etmektedir. Fakıbaba olayında görüldüğü üzere, en insanî ve barışçıl süreçler bile (“Terörsüz Türkiye” vb.), liderlerin dudakları arasında birer sadakat testine dönüştürülmekte; bu testten geçemeyenler ise “siyasî namus” gibi ağır ithamlarla tasfiye edilmektedir.

Hukuk ve Demokrasi İlkeleri Çerçevesinde Mevcut Yapının Eleştirisi

Demokratik bir hukuk devletinde siyasetin işlevi, toplumun farklı kesimlerini temsil etmek ve ortak akıl üretmektir. Ancak Türkiye’deki mevcut siyasî ve kanunî yapı, bu evrensel ilkeyle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir.

  • Siyasî Partiler Kanunu’nun (SPK) Vesayetçi Rolü: Türkiye’de siyasetin önündeki en büyük engellerden biri, partileri tek tipçi bir cenderede tutan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. maddesidir. Bu maddenin ikinci cümlesinde yer alan ve siyasî partilerin belirli ideolojik kalıplara bağlı olarak çalışmasını zorunlu kılan hükümler, pratikte partilerin içi boş sadakat testlerine dönüştürülmesine zemin hazırlamaktadır. Buna göre Türkiye’de faaliyette olan bütün siyasî partiler, CHP gibi MHP gibi İyi Parti gibi istisnasız hepsi Kemalist zihniyeti temsil eden tek tip partilerdir. Türkiye’de yüzün üzerinde parti var deniliyor ama bu pek de doğru değildir. Türkiye’de sadece bir parti vardır. Atatürkçü Parti.
  • Çoğulculuğun Tasfiyesi: Hukukun üstünlüğü ilkesi; “hakarete varmayan ve şiddeti teşvik etmeyen” her türlü fikrin özgürce tartışılabileceği bir zemin gerektirir. Oysa mevcut Kemalist devlet kodlarıyla harmanlanmış parti tüzükleri ve kanunlar, farklı etnik ve dinî kimliklerin meşru varlığını kabul etmekte zorlanmakta, siyaseti dar bir kulvara sıkıştırmaktadır. Onun için başta anayasa olmak üzere Siyasi Partiler Kanunu’nu demokratik bir anlayışla reforme edilmelidir. Farklılıkların suç sayıldığı, eleştirinin “ihanet” olarak yaftalandığı bir sistemde toplumsal barış tesis edilemez ve bu tarz kutuplaştırıcı ve lüzumsuz tartışmalar yıllarca devam eder.

Schröder Örneği Üzerinden Parti İçi Demokrasi ve Türkiye’deki Tahammülsüzlük

Hem Atatürk üzerinden Batı’yı örnek alırız hem de Batı’daki özgürlükçü anlayışından uzak bir siyaset sahnesi oluştururuz. Batılı demokratik siyaset geleneklerine baktığımızda, parti içi disiplinin ideolojik birer infaz aracına dönüşmediğini görürüz. Nitekim Almanya’da eski Başbakan Gerhard Schröder, Rusya-Ukrayna savaşına ve tüm uluslararası tepkilere rağmen Vladimir Putin ile olan yakınlığını ve Rus enerji şirketlerindeki görevlerini sürdürmesine rağmen, partisinden (SPD) ihraç edilmemiştir. Alman sosyal demokratları, hukukî ve demokratik mekanizmaları işleterek, farklı duruşlara tahammül sınırlarını genişletirken; Türkiye’de en ufak bir fikir ayrılığı ya da “Ne mutlu Türk’üm diyene” kalıbına mesafeli duruş, anında linç ve ihraç mekanizmalarını tetiklemektedir. Bu durum, Türkiye’deki siyaset kurumunun evrensel demokrasi standartlarından ne kadar uzakta olduğunun en açık delilidir.

Netice: Siyaset, Retorikten ve Tek Tipçilikten Kurtulmak Zorundadır

Ahmet Eşref Fakıbaba’nın istifasıyla sonuçlanan süreç, Türkiye’nin çoğulculuktan ve evrensel demokrasi standartlarından ne kadar uzakta olduğunu bir kez daha acı bir şekilde yüzümüze çarpmıştır. Türkiye’nin geleceği; herkesi tek tip bir kalıba sokmaya çalışan eski rejim refleksleriyle değil, farklılıkları zenginlik kabul eden rasyonel, âdil ve çoğulcu bir hukuk düzeniyle inşa edilebilir. Siyasetçiler semboller üzerinden safları sıklaştırmayı bırakıp, milletin gerçek sorunlarına çözüm üretmediği sürece ne bu istifa tartışmaları biter ne de bu kısırdöngü sona erer. Gerçek anlamda demokratik bir iklim için yapılması gereken ilk şey, zihniyetteki ve kanunlardaki bu vesayetçi zincirleri kırmaktır. Bu bağlamda evrensel demokrasinin gereği olarak, resmî ideolojinin tek tipçi kalıplarını zorlayan ve farklı siyasî vizyonları savunan hareketlerin yasal zeminde var olmasına imkân tanınmalıdır.

Prof. Dr. Ali Seyyar

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. ياسين قر٥بييق dedi ki:

    Fakıbaba hak ettiğini bulmuş. Kendi etti kendi buldu!