
Türkiye’de siyaset kurumunun onlarca yıldır aşamadığı derin kavramsal ve zihniyet krizleri, en net şekliyle parti içi ayrışmalarda ve lider kavgalarında su yüzüne çıkmaktadır. Son olarak İYİ Parti’de Ankara Milletvekili Ahmet Eşref Fakıbaba’nın, Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu’nun sert çağrısıyla hem partisinden hem de milletvekilliğinden istifa etme kararı alması, bu krizin güncel ve çarpıcı bir tezahürüdür.
Dervişoğlu’nun, Fakıbaba’yı istifaya davet ederken kullandığı “‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ diyemeyen birinin aramızda yeri yoktur” cümlesi ile Fakıbaba’nın “Ben İYİ Parti’ye girerken de ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ demedim, Türkiye milliyetçisiyim dedim“ şeklindeki savunması, siyasî kulvarların ne kadar kırılgan, dışlayıcı ve tek tipçi bir zemin üzerine inşa edildiğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Bu olay; sığ bir parti içi çekişmenin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi boyunca kurduğu Kemalist devlet yapısının toplumu, siyaseti ve vatandaşları belirli bir ideolojik kalıba hapsetme refleksini ve bunun demokrasiyle olan derin çelişkisini tartışmayı zorunlu kılmaktadır.
Türkiye’deki siyasî sistemin ve bürokratik mekanizmaların genetik kodları incelendiğinde, erken Cumhuriyet döneminden itibaren inşa edilen Kemalist devlet yapısının belirgin özellikleri hemen göze çarpar. Bu yapının temelinde, toplumu yukarıdan aşağıya (toplum mühendisliği ile) dönüştürme ve ideolojik olarak tek tipleştirme gayesi yatar.
Demokrasinin en temel şartı olan farklı seslerin bir arada yaşama iradesi, bu tek tipçi devlet anlayışı yüzünden her daim baskılanmış; siyaset kurumu da bu vesayetçi zihniyetin birer uygulayıcısı haline gelmiştir.
Türkiye’de siyasete yön veren aktörler, çözemedikleri her krizde, üretemedikleri her rasyonel politikada sığınacak bir liman arar. Bu liman genellikle Atatürkçülük, milliyetçilik ve resmî ideolojinin simgesel söylemleridir.
İslâmbol Yayınları tarafından 2026 yılında 2. baskısını gören “Türk Basınında Tartışmaların Odağında Atatürk ve Atatürkçülük” adlı kitabım, tam da bu bağlamda siyaset arenasında ve Türk basınında yıllardan beri devam eden tartışmalar üzerinden Atatürkçülük ideolojisini ve yakın siyasî tarihi ele almaktadır. Kitabımın ikinci baskısına yazdığım önsözde de vurguladığım gibi; Atatürk’ü ve onun tarihî mirasını tabulaştırıp her türlü eleştiriden muaf tutmak, aslında o mirasa ve tarihe yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

Resim: “Türk Basınında Tartışmaların Odağında Atatürk ve Atatürkçülük” kitabı, resmî ideolojinin gölgesinde tabulaştırılan tarihî mirası koruma kanunlarının zırhından sıyırarak, hür düşünce süzgecinden geçiren, Türkiye’nin en hassas fay hatlarına rasyonel bir bakış sunan bir incelemedir.
Ancak siyasî partiler; ekonomik, sosyal veya bölgesel meselelerde somut politikalar üretmek yerine, ideolojik kalkanların arkasına saklanmayı tercih etmektedir. Fakıbaba olayında görüldüğü üzere, en insanî ve barışçıl süreçler bile (“Terörsüz Türkiye” vb.), liderlerin dudakları arasında birer sadakat testine dönüştürülmekte; bu testten geçemeyenler ise “siyasî namus” gibi ağır ithamlarla tasfiye edilmektedir.
Demokratik bir hukuk devletinde siyasetin işlevi, toplumun farklı kesimlerini temsil etmek ve ortak akıl üretmektir. Ancak Türkiye’deki mevcut siyasî ve kanunî yapı, bu evrensel ilkeyle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir.
Hem Atatürk üzerinden Batı’yı örnek alırız hem de Batı’daki özgürlükçü anlayışından uzak bir siyaset sahnesi oluştururuz. Batılı demokratik siyaset geleneklerine baktığımızda, parti içi disiplinin ideolojik birer infaz aracına dönüşmediğini görürüz. Nitekim Almanya’da eski Başbakan Gerhard Schröder, Rusya-Ukrayna savaşına ve tüm uluslararası tepkilere rağmen Vladimir Putin ile olan yakınlığını ve Rus enerji şirketlerindeki görevlerini sürdürmesine rağmen, partisinden (SPD) ihraç edilmemiştir. Alman sosyal demokratları, hukukî ve demokratik mekanizmaları işleterek, farklı duruşlara tahammül sınırlarını genişletirken; Türkiye’de en ufak bir fikir ayrılığı ya da “Ne mutlu Türk’üm diyene” kalıbına mesafeli duruş, anında linç ve ihraç mekanizmalarını tetiklemektedir. Bu durum, Türkiye’deki siyaset kurumunun evrensel demokrasi standartlarından ne kadar uzakta olduğunun en açık delilidir.
Ahmet Eşref Fakıbaba’nın istifasıyla sonuçlanan süreç, Türkiye’nin çoğulculuktan ve evrensel demokrasi standartlarından ne kadar uzakta olduğunu bir kez daha acı bir şekilde yüzümüze çarpmıştır. Türkiye’nin geleceği; herkesi tek tip bir kalıba sokmaya çalışan eski rejim refleksleriyle değil, farklılıkları zenginlik kabul eden rasyonel, âdil ve çoğulcu bir hukuk düzeniyle inşa edilebilir. Siyasetçiler semboller üzerinden safları sıklaştırmayı bırakıp, milletin gerçek sorunlarına çözüm üretmediği sürece ne bu istifa tartışmaları biter ne de bu kısırdöngü sona erer. Gerçek anlamda demokratik bir iklim için yapılması gereken ilk şey, zihniyetteki ve kanunlardaki bu vesayetçi zincirleri kırmaktır. Bu bağlamda evrensel demokrasinin gereği olarak, resmî ideolojinin tek tipçi kalıplarını zorlayan ve farklı siyasî vizyonları savunan hareketlerin yasal zeminde var olmasına imkân tanınmalıdır.
Fakıbaba hak ettiğini bulmuş. Kendi etti kendi buldu!