Makale

BANA, “ALLAH’IN KULU VE RESÛLÜ DEYİN”

İnsân sevgisinin ilk belirtisi insânlar karşısında baskı/zorbalık/kabalık yapmayı bırakmak ve büyüklenip kasılmayı terk etmektir. Hz. Peygamber “hepiniz Âdem’in çocuklarısınız ve Âdem topraktan yaratılmıştır” diyerek bu fani/geçici dünyada insânın insâna Firavunluk taslamasının ne kadar boş ve anlamsız olduğunu en güzel biçimde ifâde etmiştir. İnsânın, öteki insânlara hükmedip onları ezme gayreti içine girmesinin, bireysel, toplumsal ve evrensel boyutları vardır ve İslâm bunların tümüne karşıdır. Mülk ve saltanat yalnız Allah’ındır ve hükümranlık sadece O’na özgüdür. Böyle olduğu içindir ki; insânoğlu fert, toplum, ırk, renk ve sistem olarak öteki insânlar üzerinde despotluk kuramaz. İnsânlar birbirlerine büyüklük taslamakla değil, birbirlerini sevmekle yükümlüdürler.
İnsân sevgisinin, insâna saygının, insânı ezmemenin ne demek olduğunu, nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğini vurgulamak için “insânoğlunun en hayırlısı/seçkini” olan Hz. Peygamber, kendini “kral peygamberlikten kaçan, köle peygamberliği yeğleyen” biri olarak tanımlamıştır. O halde son peygamber dönemi kıyâmete kadar süreceğinine göre, insânlığın kemâli de “köle peygamberliği yeğleyen” Hz. Peygamber’in bu tavrını hayatına hakîm kılmakla mümkündür. Şüphesiz peygamberler, yeryüzünde Allah’ın tavır ve tarzının, ilâhî güzellik ve mükemmelliğin madde ve mânâ hâlinde en ileri belirişleridir. Bu nedenle onları akla gelebilecek her türlü övgüyle övebiliriz ve bu bizim açımızdan aynı zamanda bir imâni görevdir. Yalnız “her tefrit bir ifratın sonucu olduğundan” ve bunu da Hz. Peygamber çok iyi bildiğinden, kendisini övmek isteyenlerin aşırılığa kaçıp da -Hz. Îsâ örneğinde olduğu gibi-  tehlikeli bir sapkınlığa düşmemeleri için bir hadisinde şu uyarıyı yapmıştır. “Hristiyanların Meryem oğlu İsâ’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Şunu biliniz ki, ben Allah’ın kuluyum. O halde bana: “Allah’ın kulu ve Resûlü deyin.”
Gerçekten de Hristiyanlar Hz. Îsâ’ya olan övgülerinde aşırıya kaçmış, farkında olmadan sapmışlardır. Yâni Hz. Îsâ’nın peygamberlik vasfını gerektiği gibi tanımayanlar, sonunda O’nun kulluk vasfını aşırı övme yoluna gitmişler ve O’nu Allah’ın oğlu noktasına taşımışlardır. İşte Hz. Peygamber, bu tehlikenin ümmetinin başına da gelmemesi için bu uyarıyı yaparak “kulluk” özelliğini ön plâna çıkarmıştır. Bu tercih ayrıca, Allah’a kul olmanın insânoğlu için düşünülebilecek bütün üstünlükleri, şerefleri içerdiğini de bize vurgulamaktadır. Bu demektir ki; bizler onu ancak “kulluk” vasfı üzerinden övebiliriz, resûllük yanını ise ancak Allah övebilir.
Fakat unutmamalıyız ki; Hz. Peygamber’i gerektiği gibi övmek, tanıtmak hiçbir ölümlü için mümkün olamayacaktır. Kur’ân bu gerçeğe temas ederken çok ilginç bir ifâde kullanmaktadır: “Daha önce kendilerine vahiy verdiklerimiz (Yahudiler ve Hristiyanlar), onu kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar: Ancak bilin ki, onların bazısı hakîkati bile bile örtbas eder.”
Genelde müfessirler bu âyette sergilenen anlamın, Kitap Ehli’nin Hz. Peygamber’i iyi tanıdıkları ve buna rağmen O’nu inkâra giriştikleri merkezinde olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki bu âyette kastedilen Kitap Ehli’nin Hz. Peygamber’i iyi tanıdığı hâlde O’nu inkâr etmeleri değil, tam aksine, O’nu tanımak için kendi oğullarını tanımada kullandıkları ölçüleri esas aldıklarından O’nu asla tanıyamadıklarıdır. Demek oluyor ki; insânoğlu, peygamberleri, kendi ölçülerinden yürüyerek tanımaya kalktığı için onları ya takdir edemiyor, ya da övmede aşırılığa gidiyor. Üzerinde durduğumuz hadisin dikkat çekmek istediği noktada burasıdır.
Hz. Peygamber’in hayatını tetkik edenler şunu hemen göreceklerdir ki; o, baskı, hegemonya, şatafat ve boş/gereksiz sözlerle değil, hizmeti, sevgisi ve ürettiği değerlerle ölümsüzleşmiş, sıradan insân görünümü ve tavrı içinde, en büyük işleri başarmıştır. Bu nedenle o, kendisini putlaştırmaya giden tavır ve sözlerin hepsini reddetmiştir. Saygı, putlaştırmak suretiyle olursa mutsuzluk ve çöküş getirir. Mutluluk ve aydınlık getiren saygı, kaynaşma ve kucaklaşmaya zemin hazırlayan türdendir. Bu ikisinin arasını ayırmak için verilen aldatmaz ölçü şudur: “Kendini başkalarından farklı görmemek ve göstermemek.”
Bu nedenle Hz. Peygamber elini öpmek isteyenlere, elini geri çekerek şöyle demiştir: “Yabancı halkların krallarına yaptıkları gibi elimi öpmeyin. Ben kral değilim. Ben sadece sizden biriyim.” Yine kendisini yüceltmek için ayağa kalkanlara “Benim için kıyam edilmez. Kıyam yalnız ve yalnız Allah için yapılır” diyebilmiştir. Hattâ engin ve eşsiz tevazusunun bir yansıması olarak “bir topluluğun efendisi, o topluluğa hizmet edendir” diyebilmiş ve arkasından da şu sözleri ilâve etmiştir: “Sizi kendime hizmet ettirerek sivrilmek, farklılaşmak istemem. Allah, kulunun kendini arkadaşlarından farkı/seçkin görmesinden hoşlanmaz.” Kısaca; eğer ahlâk bir gerçekse ve eğer ahlâksal güzellik ve üstünlük bir değerse -ki bundan şüphe yoktur- Hz. Peygamber insânlık tarihinin en inkâr edilmez fenomeni ve en ölümsüz güzelliği olarak kutsanmalıdır. Muhammed İkbâl’in deyişiyle: “Allah’ı inkâr edebilme imkânı bulabilirsin, ama Hz. Peygamber’in yüceliğini nasıl inkâr edebilirsin?”
Şimdi bütün bunlardan sonra Müslümanların durumuna gelince ortada görünen sahne ümmetin geleceği açısından hiç de iç açıcı bir görünüm arzetmemektedir. Kur’ân sürekli Hz. Peygamber’in “kulluk” yönünü ön plâna çıkararak örneğin “kuluna vahyedeceğini vahyetti”  veyâ insânın en büyük erişi olan Mirac’dan bahsederken “kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten Allah’ın şanı ne yücedir”  demektedir. Kur’an Hz. Peygamber için bile “kul” ifadesini kullanırken; peygamber varisi/vekili/dostu olarak addedilen yeteneksiz/liyakatsiz birçok kişinin haketmedikleri bir övme ve yağcılık yarışı ile kutsal/mübarek edinilmesi, insân nefsinin azdırılmasına ve insândaki iç dengenin sarsılmasına yönelik söz ve davranışların ortaya koyulması, hayata ve oluşa bir ihânet olduğu gibi geniş kitleleri de İslâm’dan soğutmuştur. Şu bir gerçektir ki, vahyin inşâ etmek istediği dünyâda efendiler, mübarekler, ulular, hazretler yoktur; sadece insân vardır. İyi insân veya kötü insân, hayata hizmet eden insân veya ihânet eden eden insân. Ama her hâl ve şartta bu varlığın adı/ünvanı “insân”dır.
Son söz: “Kur’ân, kendisinin indiği benlik olan Hz. Peygamber’i, hitap ettiği çekirdek neslin sadece arkadaşı olarak anmaktadır.”
NECMETTİN ŞAHİNLER
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ

View Comments

Recent Posts

  • Gündem

Saadet Partisinin pişmanlığı

YANLIŞ YÖNLENDİRİLMİŞLER! Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’dan özeleştiri geldi: "Anket şirketleri tarafından yanlış yönlendirildik."…

2 saat ago
  • Gündem

İstanbul’da Muayene Sayıları Artıyor

İstanbul'da Muayene Sayıları Artıyor: "Yoldan Geçerken Acile Uğruyoruz" İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah…

3 saat ago
  • manşet

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR!

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…

3 saat ago
  • Gündem

DÜNYA NEREYE GİDİYOR? “İsrail Dünyayı Nereye Sürüklüyor?”

DÜNYA NEREYE GİDİYOR? İsrail Dünyayı Nereye Sürüklüyor? Uluslararası hukuk çökerken, tepkiler neden sonuç üretmiyor? Uluslararası…

4 saat ago
  • Gündem

Varlığın ve Bilginin Dengesi: İlahi Adaletin Ontolojik ve Epistemolojik Ölçekleri…

Varlığın ve Bilginin Dengesi: İlahi Adaletin Ontolojik ve Epistemolojik Ölçekleri… Giriş: Adaletin Çok Boyutlu Doğası……

5 saat ago
  • Gündem

Osman Erkan: “Sosyal Aile Olun, Yalnızlık Sanal Bağımlılığı Tetikler”

Osman Erkan: “Sosyal Aile Olun, Yalnızlık Sanal Bağımlılığı Tetikler”  Çekmeköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Okul…

5 saat ago