
İnsan çok şey bilebilir fakat bildiği şeylerin insanı olmayabilir. Kur’an okuyabilir fakat karşılaştığı hadiseleri Kur’an’ın ölçüsüyle değerlendirmeyebilir. Allah’ın hüküm sahibi olduğunu söyleyebilir fakat hayatının kritik kararlarında başka ölçüleri belirleyici hâle getirebilir. Helali ve haramı öğrenebilir fakat menfaatiyle hüküm karşı karşıya geldiğinde bildiğini geri plana çekebilir. Peygamberlerin hayatlarını ayrıntılarıyla anlatabilir fakat onların neye karşı çıktığını, neyi değiştirmek için mücadele ettiğini kendi çağında fark edemeyebilir. İşte İslami bilgi sahibi olmak ile İslami bilinç sahibi olmak arasındaki temel ayrım burada başlar. Bilgi, hakikatin zihinde bulunmasıdır; bilinç ise o hakikatin insanın bakışını, tercihini, tavrını ve hayatını belirlemesidir. Bilgi insana “Bu nedir?” sorusunun cevabını verir; bilinç ise “Bunun karşısında benim konumum nedir?” sorusunu sordurur. Bu sebeple mesele yalnızca ne kadar bildiğimiz değil, bildiklerimizin bizi ne kadar değiştirdiğidir.
Kur’an insanı yalnızca bilgi edinmeye çağırmaz; bildiğinin farkında olarak yaşamaya, düşünmeye, akletmeye ve hakikat karşısında tavır almaya çağırır. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve herkes yarın için ne hazırladığına baksın.” (Haşr, 59/18) buyruğu, insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilmesini ister. Bilinç tam da burada ortaya çıkar: İnsan yalnızca yaşamaz; nasıl yaşadığını da görür. Yalnızca tercih yapmaz; tercihinin hangi ölçüden doğduğunu sorgular. Yalnızca konuşmaz; sözünün kime ve neye hizmet ettiğini düşünür. Yalnızca Müslüman olduğunu söylemez; hayatının gerçekten kimin hükmüne göre şekillendiğine bakar.
Bir insan faizin haram olduğunu bilmektedir. Bu bilgidir. Fakat kazanç imkânı karşısına çıktığında “Herkes böyle yapıyor.” diyerek kendi davranışını meşrulaştırmaması bilinçtir. Bir insan gıybetin haram olduğunu bilir. Fakat sevmediği birisi hakkında konuşulurken dilini tutması, hatta sevmediği kişinin hakkını koruması bilinçtir. Adaletin İslam’ın emri olduğunu bilmek bilgidir; kendi yakını haksız olduğunda onun karşısında, sevmediği kişi haklı olduğunda onun yanında durabilmek bilinçtir. İsrafın yanlış olduğunu bilmek bilgidir; insanların tüketim yarışı içerisinde yaşadığı bir zamanda ihtiyacı ile arzusunu birbirinden ayırabilmek bilinçtir.
Bu nedenle bilinç, bilginin hayata geçirilmiş hâlinden de daha geniştir. Çünkü bilinç yalnızca “uygulamak” değildir; görme biçimidir. Bilinç sahibi insan bir olay meydana geldiğinde yalnızca “Bana ne kazandırır?” diye düşünmez; “Allah’ın ölçüsünde bunun karşılığı nedir?” diye de sorar. Çevresinin alkışını, çoğunluğun tercihini veya çağın normal kabul ettiğini hakikatin ölçüsü hâline getirmez.
Kur’an şöyle bildirir: “Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar.” (En‘âm, 6/116)
Bu ayet bilinç açısından son derece önemlidir. Çünkü insanın en güçlü zaaflarından biri, çok yapılan şeyi doğru zannetmesidir. Bilgi sahibi kişi çoğunluğun yanılabileceğini teorik olarak bilir; bilinç sahibi kişi ise çoğunluğun baskısı altında kaldığında da bu hakikati hatırlar.
İslami bilgi sahibi bir insan Allah’ın bir olduğunu bilir. İslami bilinç sahibi insan ise bu hakikatin hayat üzerindeki sonucunu kavrar. Allah’ı tek ilah kabul etmek, yalnızca başka bir yaratıcı olmadığına inanmak değildir. İlah; kendisine kulluk edilen, nihai bağlılığın yöneltildiği, hükmüne teslim olunan varlıktır. Bu nedenle tevhidi bilinç, insanın camide söylediği ile çarşıda yaptığı, duasında kabul ettiği ile siyaset, ekonomi, aile ve sosyal ilişkilerinde esas aldığı ölçü arasında bağ kurmasını gerektirir.
Kur’an’ın şu buyruğu meseleyi özünden yakalar: “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En‘âm, 6/162)
Dikkat edilirse ayet yalnızca namazı Allah’a tahsis etmemektedir; hayatı ve ölümü de aynı bütünlüğün içine almaktadır. Tevhidi bilinç tam olarak parçalanmamış bir hayat bilincidir. Allah’ı ibadetin Rabbi kabul edip hayatın geri kalanını başka değerlerin mutlak belirleyiciliğine bırakmak, bilginin henüz bütün bir bilince dönüşmediğini gösterir.
Bunun gündelik hayatta karşılığı çok açıktır. Bir tüccar İslam ahlakına dair onlarca kitap okuyabilir; fakat müşterinin bilgisizliğinden yararlanıyorsa bilgi davranışa hükmedememiştir. Bir baba çocuklarına İslam hakkında uzun uzun konuşabilir; fakat evinde adaletsiz, kırıcı ve merhametsiz davranıyorsa çocuk onun bilgisinden önce yaşantısındaki çelişkiyi görecektir. Bir insan saatlerce dini meseleleri tartışabilir; fakat küçük bir eleştiride öfkesine yeniliyor, haklı çıkmayı hakikati bulmaktan daha fazla önemsiyorsa, bildikleri henüz nefsinin yönetimine nüfuz etmemiş demektir.
Bilinç burada kendisini gösterir: İnsan hakikati yalnızca başkasına yöneltmez; önce kendi üzerine çevirir.
Gaflet çoğu zaman bilgisizlikle karıştırılır. Oysa Kur’an’ın anlattığı gaflet bundan daha derin bir durumdur. İnsan Allah’ı biliyor olabilir, ölümü biliyor olabilir, hesabı biliyor olabilir; fakat günlük hayatını bütün bunlar yokmuş gibi yaşayabilir. İşte bilgi ile bilinç arasındaki kopuşun en tehlikeli biçimlerinden biri budur.
Kur’an şöyle buyurur: “İnsanların hesaba çekilecekleri zaman yaklaştı; fakat onlar gaflet içinde yüz çeviriyorlar.” (Enbiyâ, 21/1)
Buradaki insanlar hesap kavramından bütünüyle habersiz olmak zorunda değildir. Problem, hesabın hayat üzerinde etkisini kaybetmesidir.
Bir insan ölümün geleceğini bilir fakat bütün planlarını hiç ölmeyecekmiş gibi yapabilir. Kul hakkının ağır olduğunu bilir fakat ticarette insanların hakkını küçümseyebilir. Dünyanın geçici olduğunu bilir fakat bütün değerini makamına, servetine ve itibarına bağlayabilir. Allah’ın her şeyi gördüğünü bilir fakat yalnız kaldığında bu bilgiyi unutabilir.
İşte gaflet, hakikatin zihinden tamamen silinmesi değil, hayat üzerindeki ağırlığını kaybetmesidir.
Bu sebeple gaflet içindeki insanın problemi bazen yeni bilgi eksikliği değildir. Ona ölüm hakkında yüzüncü konuşmayı yapmak meseleyi çözmeyebilir. Çünkü insan zaten ölümü biliyordur. İhtiyacı olan şey, ölüm bilgisinin yeniden bilince dönüşmesidir.
Dalâlet de yalnızca hiçbir şey bilmemek değildir. Kelimenin temel anlamında yolunu kaybetmek, doğru istikametten ayrılmak vardır. İnsan bazen bilgi sahibi olduğu hâlde yönünü kaybedebilir. Çünkü bilgi tek başına insanı koruyan mekanik bir güvence değildir.
Kur’an’ın çok çarpıcı bir uyarısı vardır: “Hevâsını ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 45/23)
İnsan burada taş veya heykel önünde secde etmiyor olabilir. Fakat kendi arzusunu hakikatin üzerine çıkardığında başka bir problem başlamaktadır. İnsan hükmü öğrenir fakat hoşuna gitmediği için onu eğip büker. Önce arzusunu belirler, sonra dinin içinden arzusuna gerekçe aramaya başlar. Böylece bilgi, insanı dönüştüreceği yerde insan tarafından kendi tercihini meşrulaştırmak için kullanılabilir.
Bu, bilinç kaybının en tehlikeli biçimlerinden biridir.
Çünkü cahil insan bilmediğini öğrenebilir; fakat bildiği hâlde kendisini haklı çıkarmak için bilgisini kullanan insan, yanlışını hakikat zannetmeye başlayabilir.
Allah Resûlü’nün hayatındaki savaşların tarihlerini, sahabenin isimlerini, hicret güzergâhını ve birçok rivayeti bilmek değerlidir. Fakat bütün bunların bize kazandırması gereken asıl şey, Resûlullah’ın hangi hakikati taşıdığını kavramaktır.
Allah Resûlü ﷺ şöyle buyurmuştur: “Ameller ancak niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Müslim, İmâre, 155)
Bu hadis çok bilinir. Fakat bilinç sahibi olmak hadisi ezberlemekten daha ileri bir şeydir. İnsan yardım ederken gerçekten Allah rızasını mı aradığını, yoksa insanların kendisini görmesini mi istediğini sorgulamaya başladığında hadis bilince dönüşmektedir. Bir yazı yazarken “İnsanlar beni ne kadar bilgili görecek?” yerine “Hakikate hizmet ediyor muyum?” sorusu ortaya çıktığında bilgi kalbe inmeye başlamıştır.
Dolayısıyla bilinç, insanın öğrendiği hakikatin kendisini de yargılamasına izin vermesidir.
Burada çok ince bir tehlike bulunmaktadır. Dini bilgi arttıkça insanın başkalarının yanlışlarını fark etme imkânı da artar. Fakat bilinç aynı ölçüde gelişmemişse bilgi kişiye üstünlük duygusu verebilir. İnsan artık sürekli insanları sınıflandırmaya, yanlışlarını tespit etmeye ve hüküm vermeye başlayabilir. Herkesi görür fakat kendisini göremez.
Kur’an bu çelişkiyi son derece sert biçimde sorgular: “İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Üstelik Kitab’ı okuyorsunuz. Hiç akletmiyor musunuz?” (Bakara, 2/44)
Ayetin dikkat çekici tarafı şudur: Muhataplar Kitab’ı okumaktadır. Yani problem bilgisizlik değildir. Problem, okunan hakikatin okuyanın kendi hayatına dönmemesidir.
Bu yüzden gerçek bilinç insanı kibirli değil, daha dikkatli yapar. Başkasının yanlışını görürken kendi nefsinin yanlış yapabilme ihtimalini unutmaz. Hakikatten taviz vermez fakat hakikati kendi şahsının mülkü gibi de görmez. İnsanlara yukarıdan bakmaz; çünkü bilmenin kendisini kurtarmaya yetmediğini bilir.
Bir insanın ne bildiği rahat zamanlarda anlaşılır; neyin bilincinde olduğu ise çoğu zaman bedel ödeme anında ortaya çıkar.
Adaleti herkes savunabilir; kendi menfaati zarar gördüğünde adil kalabilmek başka şeydir. Sabır hakkında konuşmak kolaydır; öfkelendiğinde dilini koruyabilmek başka şeydir. Helal kazancı anlatmak kolaydır; büyük bir kazancı haram olduğu için reddedebilmek başka şeydir. Allah’a güvenmek hakkında konuşmak kolaydır; bütün hesapların bozulduğu anda Allah’a olan bağlılığını koruyabilmek başka şeydir.
Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Güçlü kimse, güreşte insanları yenen değildir. Asıl güçlü, öfke anında kendisine hâkim olandır.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107)
İşte bilgi ile bilinç arasındaki fark bazen birkaç saniyelik öfke anında görünür. İnsan öfke hakkında onlarca şey bilebilir; fakat bilinç, öfkenin tam ortasında öğrendiği hakikatin hatırlanabilmesidir.
İslami bilincin oluşması için daha fazla bilgi elbette önemlidir; fakat tek başına yeterli değildir. Bilginin düşünülmesi, insanın kendisini onun karşısında hesaba çekmesi ve günlük hayatın içine taşınması gerekir.
Kur’an: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisâ, 4/82) diye sorar.
Düşünmek, yalnızca ayetin anlamını öğrenmek değildir. Ayetin insanın hayatındaki yerini aramaktır. “Bu ayet ne diyor?” sorusundan sonra “Bu ayet benim neyimi değiştirmeli?” sorusunu sormaktır.
Mesela “Hüküm yalnızca Allah’ındır.” (Yûsuf, 12/40) ayetini bilmek başka, bu hakikatin insanın değer yargılarını nasıl belirlemesi gerektiğini düşünmek başkadır. “Allah adaleti emreder.” (Nahl, 16/90) ayetini ezberlemek başka, siyasi görüşü, akrabalığı, dostluğu veya düşmanlığı sebebiyle adalet ölçüsünü değiştirmemek başkadır. “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin.” (Mâide, 5/8) ayetini okumak başka, sevmediğimiz bir insan hakkında doğru söz söylemek gerektiğinde bunu yapabilmek başkadır.
İşte ayet zihinden hayata geçtiğinde bilgi bilinç olmaya başlamaktadır.
Tevhidi bilincin temel özelliği, insanın hayatını birbirinden bağımsız bölgelere ayırmamasıdır. Allah yalnızca namaz vaktinin Rabbi değildir. Ticaretin, ailenin, ahlakın, servetin, sözün, öfkenin, sevginin, düşmanlığın ve insan ilişkilerinin de Rabbidir.
Bu bilinç oluşmadığında insan aynı anda iki farklı ölçüyle yaşayabilir. İbadetinde Allah’ın hükmünü esas alırken ticaretinde piyasanın yanlışlarını gerekçe gösterebilir. Ahlaktan söz ederken siyasette “Burada şartlar farklı.” diyebilir. Çocuklarına dürüstlüğü öğretirken kendi işinde küçük yalanları normalleştirebilir.
Bilinç bu parçalanmayı reddeder.
Tevhid, yalnızca dilin söylediği “Allah birdir” cümlesi değildir; hayatın dağılmış parçalarını tek bir kulluk merkezinde toplamaktır.
Bugünün Müslümanının en önemli meselelerinden biri bilgiye ulaşamamak değildir. Tarihin hiçbir döneminde dini bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olmamış olabilir. Birkaç saniye içerisinde ayetlerin meallerine, hadislere, tefsirlere, derslere ve binlerce kitaba ulaşabiliyoruz. Fakat bilgi çoğaldıkça bilinç kendiliğinden çoğalmıyor.
İnsan Kur’an hakkında çok şey bilip Kur’an’ın kendisini sorgulamasına izin vermeyebilir. Dini konuşmaları sürekli dinleyip hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyebilir. Hakikati savunduğunu söylerken kendi nefsinin, çevresinin, menfaatinin ve alışkanlıklarının esiri olabilir.
Bu nedenle asıl soru şudur:
Ne kadar biliyorum? değil; bildiklerim beni nasıl bir insana dönüştürdü?
Allah’ın hüküm sahibi olduğunu biliyorsam tercihlerimde bunun karşılığı nedir?
Ahireti biliyorsam servet anlayışım neden hiç ölmeyecekmişim gibi?
Adaleti biliyorsam neden yalnızca bana karşı yapılan haksızlıkta adalet arıyorum?
Kardeşliği biliyorsam farklı düşündüğüm Müslümana karşı dilim neden merhametini kaybediyor?
Hesabı biliyorsam kimsenin görmediği yerde davranışım neden değişiyor?
Tevhidi biliyorsam hayatımın hangi alanında başka ölçüler Allah’ın ölçüsünün önüne geçiyor?
İşte bu sorular başladığında bilgi, bilince doğru yürümeye başlar.
Gaflet, insanın hakikati hiç duymaması değildir; duyduğu hakikatin sesini hayatın gürültüsü içerisinde kaybetmesidir. Dalâlet yalnızca yolu hiç bilmemek değildir; yolu bildiği hâlde başka yönlerin cazibesine kapılarak istikameti kaybetmektir. Tevhidi bilinç ise insanın her defasında yeniden yönünü Allah’a çevirmesidir.
İslam’ın istediği insan yalnızca bilen insan değildir.
Bildiğini anlayan, anladığını yaşayan, yaşadığını sorgulayan; menfaat karşısında ölçüsünü değiştirmeyen, kalabalık karşısında hakikati terk etmeyen, öfkesinde adaleti kaybetmeyen, yalnızlığında Allah’ı unutmayan ve yanlış yaptığında kendisini haklı çıkarmak yerine yeniden hakikate dönebilen insandır.
Çünkü bilgi insana yolu gösterebilir; bilinç o yolda neden yürüdüğünü ve nereye gittiğini unutturmayan şeydir.
Ve belki de insan için en büyük tehlike yolu hiç öğrenmemek değil, yolu bildiği hâlde yürüdüğü yönü sorgulamayı bırakmaktır.
FON KRİZİNDEN YENİ BİR FİNANS SİSTEMİNE Bir fon, olağanüstü getiri sağlıyorsa bu getiri nereden geliyor?…
CAMİLER HAFTASI/Camiler Hayatın Merkezinden Neden Uzaklaştı? Cami, yalnızca namaz kılınan bir mekân değil; Müslümanların hayatını…
ABD’DE FİLİSTİN’E DESTEK VEREN CAMİ BAŞKANINA SINIR DIŞI TEHDİDİ Wisconsin’in en büyük camisinin başkanı Salah…
SÖZDEN HAYATA, İNANÇTAN KULLUĞA: TEVHİD İslâm, yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen dinî ritüellerden ibaret değildir.…
Reyhanlı’da 53 Kişinin Öldüğü Saldırının Faillerinden Ömer el-Hatip Yakalandı MİT, Reyhanlı saldırısının Suriyeli faillerinden Ömer…
HZ. NÛH’UN ÇAĞRISI VE MERHAMETİ لَقَدۡ أَرۡسَلۡنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوۡمِهِۦ فَقَالَ یَـٰقَوۡمِ ٱعۡبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا…