Makale

BİRİNCİ MECLİS’İN TASFİYESİ, İKİNCİ MECLİS’İN KURULUŞU VE İSLAMÎ MUHALEFETİN BASTIRILMASI

BİRİNCİ MECLİS’İN TASFİYESİ, İKİNCİ MECLİS’İN KURULUŞU VE İSLAMÎ MUHALEFETİN BASTIRILMASI

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sona erdirilmesi, yalnızca olağan bir seçim yenilemesi olarak okunamaz. Bu hadise, Millî Mücadele’yi yürüten çoğulcu, yerli, dinî hassasiyetleri güçlü ve halkın farklı kesimlerini temsil eden Meclis yapısından; daha merkeziyetçi, inkılapçı, parti disiplinine bağlı ve muhalefeti sınırlandırılmış bir siyasal yapıya geçişin başlangıcıdır. Birinci Meclis, bütün eksiklerine rağmen Anadolu halkının imanını, direnişini, fedakârlığını ve işgale karşı ortak iradesini temsil ediyordu. Bu Meclis’te yalnızca askerî zaferin değil, aynı zamanda “bu zaferden sonra nasıl bir devlet kurulacak?” sorusunun da cevabı aranıyordu. Fakat savaş kazanıldıktan sonra asıl ayrışma burada başladı: Bir kesim, yeni devletin İslamî kimliği, hilafet bağı, milletin manevî değerleri ve Meclis üstünlüğü korunarak inşa edilmesini savunurken; Mustafa Kemal Paşa ve yakın kadrosu, Osmanlı-İslamî siyasal mirasından kopmuş, laikleşme yönünde ilerleyen, merkeziyetçi ve Batılılaşmacı bir ulus-devlet hedefledi. Bu sebeple Birinci Meclis’in tasfiyesi, hakikatte İslamî duyarlılığı, yerli muhalefeti ve Meclis denetimini zayıflatma hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Birinci Meclis’teki İkinci Grup’un, resmî anlatıda çoğu zaman “gerici” veya “inkılap karşıtı” gibi yaftalarla mahkûm edilmesine rağmen, akademik çalışmalarda bu grubun esasen Meclis üstünlüğü, denetim, şahsî otoritenin sınırlandırılması ve daha çoğulcu siyasal temsil talepleriyle ortaya çıktığı belirtilmektedir.[1]

Birinci Meclis Neden Sona Erdirildi?

Birinci Meclis’in sona erdirilmesindeki temel sebep, Mustafa Kemal Paşa’nın hedeflediği yeni rejim için bu Meclis’in artık “fazla bağımsız”, “fazla tartışmacı” ve “fazla denetleyici” görülmesiydi. Millî Mücadele döneminde Meclis’in çoğulcu yapısı bir güçtü; çünkü Anadolu’nun farklı unsurlarını işgale karşı birleştiriyordu. Fakat zaferden sonra bu çoğulculuk, inkılapçı kadro açısından bir engel olarak görülmeye başlandı. Çünkü Birinci Meclis’teki birçok vekil, hilafetin korunmasını, dinî hayatın devlet eliyle baskılanmamasını, milletin manevî değerlerinin devletin kurucu ruhundan dışlanmamasını ve Meclis’in tek bir lider iradesinin onay makamına dönüşmemesini istiyordu. İşte asıl kırılma burada yaşandı. Mesele, sadece “modernleşme” meselesi değildi; mesele, modernleşmenin İslam’dan, ümmet şuurundan, hilafetten, şer‘î referanslardan ve halkın tarihî-manevî kimliğinden koparılarak mı yapılacağı, yoksa milletin inanç ve medeniyet kökleri korunarak mı yürütüleceğiydi.

Mustafa Kemal’in amacı, yeni Türkiye’yi eski Osmanlı düzeninin bütün kurucu unsurlarından ayrıştırmaktı. Saltanatın kaldırılmasıyla başlayan süreç, hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka kanunu, hukuk devrimi ve alfabe değişikliği gibi adımlarla devam edecekti. Bu büyük dönüşümün Birinci Meclis gibi serbest tartışma gücü yüksek bir Meclis’le yürütülmesi zordu. Çünkü Birinci Meclis’te bu adımlara itiraz edecek ciddi bir damar vardı. Bu damar yalnızca geleneksel anlamda “muhafazakâr” değildi; aynı zamanda halk iradesinin tek kişi veya dar kadro tarafından gölgelenmesine karşı çıkan siyasî bir damardı. Dolayısıyla Birinci Meclis’in sona erdirilmesi, yeni rejimin önündeki fikrî, siyasî ve İslamî direnç noktalarının zayıflatılması anlamına geldi.

Mustafa Kemal’in Amacı Neydi?

Mustafa Kemal’in bu süreçteki amacı, kendi dünya görüşüne uygun bir devlet ve toplum inşa etmekti. Bu devlet; dinî meşruiyetten çok ulusal egemenliğe, ümmet aidiyetinden çok Türk ulus kimliğine, şer‘î-hukukî gelenekten çok Batı tipi hukuk sistemine, geleneksel eğitimden çok laik ve merkezi eğitime dayanacaktı. Bu hedef, onun zihninde “çağdaşlaşma” ve “muasır medeniyet” olarak anlamlandırılmıştı. Fakat İslamî açıdan bakıldığında burada ciddi bir problem vardı: Bir toplumun bağımsızlığını kazanması, onun kendi iman köklerinden koparılmasını gerektirmezdi. İşgale karşı Kur’an, ezan, cami, hutbe, cihad ve vatan müdafaası diliyle ayağa kaldırılan bir milletin, zaferden sonra bu manevî zeminden uzaklaştırılması büyük bir tarihî çelişkiydi.

Bu sebeple Mustafa Kemal’in hedefi yalnızca yeni bir devlet kurmak değil, aynı zamanda yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir meşruiyet zemini oluşturmaktı. Bu yeni meşruiyet zemini, İslamî referansları devletin merkezinden çekip onları bireysel vicdan alanına hapsetme yönünde ilerledi. Elbette bu süreç bir günde gerçekleşmedi; fakat Birinci Meclis’in tasfiyesi ve İkinci Meclis’in kurulması bu uzun dönüşümün siyasal kapısını açtı. Bu açıdan bakıldığında Birinci Meclis’in sona erdirilmesi, sadece bir meclis değişimi değil, İslamî-millet merkezli siyaset ihtimalinin zayıflatılmasıdır.

İkinci Meclis’in Kuruluş Amacı

İkinci Meclis’in kuruluş amacı, daha uyumlu, daha denetlenebilir ve Mustafa Kemal Paşa’nın inkılap programını gerçekleştirebilecek bir Meclis oluşturmaktı. 1923 seçimlerinden sonra Meclis’e büyük ölçüde Mustafa Kemal’in desteklediği kadrolar girdi; Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grup ise büyük oranda dışarıda bırakıldı. Bu durum, yeni Meclis’in kuruluş gayesini açıkça göstermektedir: Lozan Antlaşması’nı onaylamak, Cumhuriyet’i ilan etmek, Halk Fırkası merkezli siyaseti kurmak ve inkılapların önünü açmak. Nitekim Birinci Meclis’teki iktidar-muhalefet mücadelesinin, tek partili Cumhuriyet’e giden yolda belirleyici olduğu akademik çalışmalarda açıkça vurgulanmıştır.[2]

İkinci Meclis, şeklen millet iradesini temsil etse de fiilen yeni rejimin kurucu kadrosunun siyasal programını hayata geçiren bir araç hâline geldi. Burada temel sorun, millet adına hareket edildiği söylenirken milletin güçlü dinî hassasiyetlerinin karar süreçlerinden dışlanmasıdır. Halkın büyük çoğunluğu Müslümandı; hilafeti, şeriatı, ezanı, medreseyi, ulema geleneğini, tarikatları ve İslamî toplumsal yapıyı hayatın doğal unsurları olarak görüyordu. Ancak İkinci Meclis’le beraber yeni devlet aklı, bu unsurları modernleşmenin önünde engel olarak değerlendirmeye başladı. Böylece Türkiye siyaseti, İslamî kimliği merkeze alan bir istikametten uzaklaştırılarak laik, milliyetçi, Batılılaşmacı ve merkeziyetçi bir çizgiye oturtuldu.

Nasıl Bir Türkiye Hedeflendi?

Hedeflenen Türkiye, Osmanlı’nın devamı olan İslamî-siyasal bir yapı değil; Osmanlı mirasından radikal biçimde ayrılmış yeni bir ulus-devletti. Bu devlet, toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeyi esas aldı. Eğitim, hukuk, kıyafet, alfabe, kurumlar, siyaset dili ve tarih anlayışı yeniden şekillendirildi. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Yeni rejim, yalnızca devlet kurumlarını değiştirmedi; milletin hafızasını, aidiyetini, sembollerini ve din ile kurduğu kamusal ilişkiyi de dönüştürmek istedi. Bu dönüşüm, İslamî çizgi açısından büyük bir kopuştu. Çünkü İslam, sadece vicdanlara hapsedilecek bir inanç değil; hayatı, hukuku, ahlakı, toplumu, siyaseti ve adaleti kuşatan ilahî bir nizamdır. Kur’an’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı, Allah’ın hükmünü hayatın dışına itmeyi kabul etmez.

Bu yüzden dönemin İslamî muhalefeti, yalnızca “şapka takmama” veya “eskiye bağlı kalma” meselesi değildi. Onların itirazı daha derindi: Devletin İslamî karakterinin silinmesine, hilafetin kaldırılmasına, dinî eğitimin tasfiyesine, ulemanın itibarsızlaştırılmasına, Batı medeniyetinin sorgusuz taklit edilmesine ve toplumun kendi inanç köklerinden koparılmasına karşı çıkıyorlardı. Fakat yeni rejim bu itirazı haklı bir medeniyet kaygısı olarak değil, “irtica” ve “rejim düşmanlığı” olarak kodladı. Böylece İslamî hassasiyet taşıyan birçok itiraz, siyasal suç alanına çekildi.

Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri

1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu, erken Cumhuriyet’in en kritik kırılma noktalarından biridir. Kanun, Şeyh Said hadisesi gerekçe gösterilerek çıkarıldı; fakat etkisi yalnızca isyan bölgesiyle sınırlı kalmadı. Basın, muhalefet, dinî çevreler, tarikatlar ve rejim karşıtı görülen bütün unsurlar üzerinde baskı kuruldu. Çankaya Üniversitesi’nde yayımlanan bir çalışmada Takrir-i Sükûn döneminin, İstiklal Mahkemeleri ve olağanüstü uygulamalarla siyasal ve toplumsal hayatı kuşatan sert bir dönem oluşturduğu belirtilmektedir.[3] Bu kanun, hukuk devleti ilkesinden çok güvenlik devleti mantığıyla işletildi. Devlet, kendi inkılap programını korumak adına muhalefeti susturma yetkisini genişletti.

İstiklal Mahkemeleri ise bu sürecin en sert aracıdır. Millî Mücadele döneminde düşmana karşı olağanüstü şartlarda kurulan bu mahkemeler, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra iç muhalefeti bastırmak için de kullanıldı. Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca ve İzmir Suikastı sanıkları gibi birçok kişi bu mahkemelerde yargılandı. TBMM’nin İstiklal Mahkemeleri’ne dair yayınlarında bu mahkemelerin Şeyh Said’den İskilipli Atıf Hoca’ya, İzmir Suikastı sanıklarına kadar geniş bir alanda kullanıldığı görülmektedir.[4] İslamî açıdan temel eleştiri şudur: Adalet, devletin ideolojik hedeflerine göre eğilip bükülemez. Suç sabit olmadıkça ceza verilemez; fikir, kanaat, dinî hassasiyet ve siyasî muhalefet idamla susturulamaz. Kur’an’ın adalet emri, düşmana karşı bile adaletten ayrılmamayı emreder. Bu nedenle erken Cumhuriyet yargılamaları, yalnızca hukukî değil, ahlakî ve İslamî bakımdan da ciddi biçimde tartışmalıdır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Kapatılması

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, erken Cumhuriyet’te meşru muhalefet imkânının ilk ciddi denemesiydi. Parti programında “Fırka, efkâr ve itikadât-ı diniyeye hürmetkârdır” ifadesinin yer alması, yani dinî düşünce ve inançlara saygılı olunacağının belirtilmesi, iktidar çevreleri tarafından şüpheyle karşılandı.[5] Oysa bir partinin dinî inançlara saygı göstereceğini söylemesi, normal şartlarda demokratik ve ahlakî bir ilkedir. Fakat dönemin devlet aklı, bu ifadeyi rejim karşıtı dinî hareketlere kapı aralayan bir tehdit olarak değerlendirdi. Bu da yeni rejimin din ile kurduğu sorunlu ilişkiyi gösterir. Dinî inanca saygı beyanı bile “irtica” şüphesi doğuruyorsa, burada mesele yalnızca güvenlik değil, devletin İslamî toplumsal varlığa duyduğu ideolojik mesafedir.

Terakkiperver Fırka’nın kapatılması, Türkiye’de çoğulcu siyasetin daha doğarken boğulmasıdır. Eğer yeni rejim gerçekten millet egemenliğine güvenseydi, halkın farklı siyasal tercihlerini meşru görmesi gerekirdi. Fakat tercih edilen yol, muhalefeti halkın temsil hakkı olarak görmek değil, rejime tehdit olarak kodlamak oldu. Bu durum, İkinci Meclis düzeninin temel karakterini gösterir: kontrollü siyaset, sınırlı muhalefet, merkezî otorite ve inkılapların tartışmasız kabulü.

O Gün Müslümanlar Niçin Asıldı?

“O gün Müslümanlar niçin asıldı?” sorusu, dikkatli ama açık cevaplanmalıdır. Elbette idam edilen herkes yalnızca Müslüman olduğu için asılmadı; çünkü toplumun büyük çoğunluğu zaten Müslümandı. Fakat İslamî hassasiyetleri sebebiyle yeni rejimin laikleşme, Batılılaşma ve dinî kurumları tasfiye etme politikalarına karşı çıkan birçok kişi “irtica”, “isyan”, “hıyanet”, “rejimi yıkma” veya “inkılaplara muhalefet” suçlamalarıyla idam edildi, sürgün edildi veya susturuldu. Bu insanlar çoğu zaman hilafetin kaldırılmasına, şeriatın kamusal hayattan dışlanmasına, medreselerin kapatılmasına, dinî kıyafet ve sembollerin aşağılanmasına, tarikatların topyekûn yasaklanmasına ve Batı taklitçiliğine karşı çıkıyordu.

Şeyh Said ve arkadaşlarının idamı bu bağlamda en önemli örneklerden biridir. Resmî anlatı bu hadiseyi Cumhuriyet’e karşı bir isyan olarak değerlendirir. Ancak İslamî-muhafazakâr okumada bu hadise, hilafetin kaldırılması, dinî hayatın baskılanması, merkezî devletin sertleşmesi ve Kürt-İslamî toplumsal yapının tasfiyesi karşısında doğan bir tepki olarak görülür. TDV İslâm Ansiklopedisi, Şeyh Said ve arkadaşlarının Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandığını ve kırk beş kişiyle birlikte idama mahkûm edildiğini belirtmektedir.[6] Burada temel mesele şudur: Devlet bir isyanla karşı karşıya kaldığında güvenlik tedbiri alabilir; fakat bunu bütün dinî muhalefeti ezmenin aracına dönüştürdüğünde adaletten uzaklaşır.

İskilipli Atıf Hoca’nın idamı ise fikir ve dinî hassasiyet alanındaki sertliğin sembolüdür. Atıf Hoca’nın Batı taklitçiliğine karşı çıkan risalesi, Şapka Kanunu sonrasında rejim karşıtı delil gibi değerlendirilmiştir. İslamî açıdan bakıldığında burada asıl suçlanan şey, bir âlimin Batılılaşmanın kör taklidine karşı İslamî kimliği savunmasıdır. Bu, yalnızca bir kıyafet meselesi değildir. Kıyafet, sembol meselesidir; sembol ise medeniyet meselesidir. Atıf Hoca’nın savunduğu şey, Müslüman toplumun kendi şahsiyetini kaybetmemesi gerektiğiydi. Yeni rejim ise bunu inkılaplara muhalefet olarak gördü.

Sürgünler ve Tasfiyeler Neyi Hedefledi?

Sürgünler, yalnızca cezalandırma değil, toplumsal hafızayı dağıtma aracıdır. Erken Cumhuriyet döneminde sürgün edilen, görevden alınan, susturulan veya itibarsızlaştırılan birçok kişi, bulundukları bölgelerde dinî, ilmî, toplumsal veya siyasî nüfuza sahipti. Devlet, bu nüfuz odaklarını kendi inkılap programı açısından riskli gördü. Özellikle şeyhler, hocalar, medrese çevreleri, yerel kanaat önderleri ve eski siyasal aktörler bu risk alanına dâhil edildi. Böylece yeni rejim, sadece merkezdeki muhalefeti değil, taşradaki İslamî-toplumsal önderliği de zayıflatmak istedi.

Bir milletin âlimlerini, hocalarını, şeyhlerini, kanaat önderlerini, muhalif vekillerini ve dinî kimlik taşıyan temsilcilerini topyekûn tehdit olarak görmek, toplumu kendi köklerinden koparmaktır. İslamî çizgi, zulme rıza göstermez; fakat isyan, fitne ve kan dökme konusunda da ölçüsüzlüğe izin vermez. Bu nedenle meseleye bakarken hem devletin zulmünü görmeli hem de adalet ölçüsünü kaybetmemeliyiz. Ancak erken Cumhuriyet’in birçok uygulamasında devletin adaletle değil, ideolojik korkuyla hareket ettiği açıktır.

İzmir Suikastı ve Muhalefetin Tasfiyesi

1926 İzmir Suikastı davası, erken Cumhuriyet’te siyasal muhalefetin tasfiyesinde ikinci büyük kırılmadır. Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast teşebbüsü iddiası üzerinden yalnızca doğrudan failler değil, eski İttihatçılar, Terakkiperver çevreler ve potansiyel muhalifler de yargılandı. Akademik bir çalışmada, 1926 İzmir Suikastı yargılamalarının İttihatçıların yalnızca siyasî değil, iktisadî sahadan da tasfiye edilmesiyle sonuçlandığı belirtilmektedir.[7] Bu durum, suikast davasının yalnızca ceza hukuku meselesi olmadığını; aynı zamanda yeni rejimin rakip güç odaklarını temizleme süreci olduğunu göstermektedir.

Burada İslamî ve ahlakî ölçü şudur: Suikast gibi bir suç elbette meşru görülemez. İslam, haksız yere cana kıymayı haram kılar. Fakat bir suç iddiası, bütün muhalefeti yok etmek için kullanılamaz. Suç şahsîdir; ceza da şahsî olmalıdır. Bir kişinin suçu varsa adil yargılanır; fakat muhalif olmak, farklı düşünmek, hilafeti savunmak, Batılılaşmayı eleştirmek veya iktidarın yönünü sorgulamak idam ve tasfiye gerekçesi yapılamaz. Erken Cumhuriyet’in en büyük zaaflarından biri, siyasal muhalefet ile rejim düşmanlığını sık sık aynı kefeye koymasıdır.

İslamî Çizgiden Bakınca Asıl Mesele

İslamî çizgiden bakıldığında bu dönemin asıl meselesi şudur: Millî Mücadele, Allah’a iman eden bir halkın fedakârlığıyla kazanıldı; fakat zaferden sonra bu halkın İslamî talepleri devletin merkezinden uzaklaştırıldı. Cephede “din, vatan, namus, ezan, bayrak” diliyle seferber edilen millet, barıştan sonra “modernleşme” adına kendi dinî hafızasından koparılmak istendi. Bu, tarihî bir çelişkidir. Eğer milletin iman gücü savaşta meşru ve değerli ise, barışta da devletin kurucu ruhunda yer almalıydı. Eğer camiler, hutbeler ve ulema Millî Mücadele’de halkı ayağa kaldırdıysa, Cumhuriyet kurulduktan sonra aynı dinî yapıların tehdit olarak görülmesi adil değildir.

Bu nedenle Birinci Meclis’in tasfiyesi, yalnızca bir siyasal tercih değil, medeniyet tercihi olarak okunmalıdır. İkinci Meclis’le birlikte devletin yönü İslamî süreklilikten laik-kemalist kopuşa çevrildi. Bu kopuş, toplumda derin yaralar açtı. İdamlar, sürgünler, mahkemeler, yasaklar ve baskılar yalnızca kişileri cezalandırmadı; milletin hafızasında uzun süre kapanmayacak bir adalet yarası oluşturdu.

Netice itibarıyla Birinci Meclis’in sona erdirilmesi, çoğulcu ve İslamî hassasiyetleri güçlü bir temsil zemininden, inkılapçı ve merkeziyetçi bir siyasal yapıya geçiştir. Mustafa Kemal’in amacı, yeni Türkiye’yi Osmanlı-İslamî siyasal mirasından kopararak laik, milliyetçi, Batılılaşmacı ve merkezî bir ulus-devlet olarak inşa etmekti. İkinci Meclis bu hedefin siyasal aracına dönüştü. Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Terakkiperver Fırka’nın kapatılması, Şeyh Said ve arkadaşlarının idamı, İskilipli Atıf Hoca’nın idamı, İzmir Suikastı yargılamaları ve sürgünler ise bu yeni rejimin muhalefetle kurduğu sert ilişkinin örnekleridir.

O gün asılan Müslümanlar, çoğu zaman İslamî kimliğin kamusal hayattan silinmesine, hilafetin kaldırılmasına, şeriatın dışlanmasına, Batı taklitçiliğine, tek parti otoritesine ve dinî-toplumsal önderliğin tasfiyesine karşı çıktılar. Onlar, kendi zaviyelerinden İslam’ın yalnızca camiye hapsedilmemesi gerektiğini, Müslüman toplumun kendi medeniyet şahsiyetini koruması gerektiğini savunuyorlardı. Devlet ise bu itirazı çoğu zaman meşru bir fikir ve inanç müdafaası olarak değil, “irtica” ve “rejim tehdidi” olarak gördü. Bu sebeple erken Cumhuriyet’in bu safhası, yalnızca modernleşme tarihi değil; aynı zamanda İslamî muhalefetin bastırılması, adaletin olağanüstü mahkemeler eliyle gölgelenmesi ve milletin tarihî-manevî kimliğiyle devlet arasına mesafe konulması tarihidir.

Dipnotlar

[1] Ahmet Demirel’in Birinci Meclis’te Muhalefet: İkinci Grup çalışması üzerine değerlendirme için bkz. “Birinci Meclis’te Muhalefet ‘İkinci Grup’”, Atatürk Dergisi.

[2] Birinci Meclis’te iktidar ve muhalefetin tek partili Cumhuriyet’e giden süreçteki rolü için bkz. S. Kılıç, “Ahmet Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet ‘İkinci Grup’…”

[3] Takrir-i Sükûn döneminin siyasal ve toplumsal baskı araçlarıyla ilişkisi için bkz. Çetinoğlu, “Takrir-i Sükûn Kanunu.” psi203.cankaya.edu.tr

[4] İstiklal Mahkemeleri’nin Şeyh Said, İskilipli Atıf Hoca ve İzmir Suikastı davaları bağlamında kullanılması için bkz. TBMM, İstiklal Mahkemeleri yayını. Türkiye Büyük Millet Meclisi CDN

[5] Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programındaki dinî inançlara saygı maddesi ve partinin kapatılması hakkındaki tartışmalar için bkz. “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası.” Vikipedi

[6] Şeyh Said ve arkadaşlarının Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanması ve idam kararları için bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “İstiklâl Mahkemeleri.” Türkiye Büyük Millet Meclisi CDN

[7] İzmir Suikastı yargılamalarının İttihatçıların siyasî ve iktisadî tasfiyesiyle ilişkisi için bkz. A. Can, “İzmir Suikastı Davası ve İttihatçıların Milli Şirketlerden Tasfiyesi.”

İslam Başaran

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

View Comments

  • Cok güzel ve kapsamlı bir yazı olmuş, bu olayın öznesi ingiliz ve müttefikleri olduğu sonuçları itibariyle gün yüzüne çıkmıştır. O zamanki müminler bi haber ve safiyane davranarak kaybedenlerden olmuşlardır. 1919 öncesi alınan mağlubiyetler, istanbul, sansun,"dan amasya ve sivasa kadar ingiliz isgal ve kontrolünde olan bölgeden başlatılan harekat, ingilizlerin müttefiği yunan işgalindeki izmir de biten bir harekat uyanışa sebep olmamış ise kaderin kazasından başka bir şey değildir, olanlar. Olan olmuş bitmiş, üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen ikinci mecliste kazanılan kazanımlar tüm tazeliğini koruması ve canlı bir sekilde devam etmesi kurulan eğitim sisteminin başarılı sonucudur.

  • 1. Meclisin Mustafa Kemal'e muhalif kanadında yer alan ve 2. Grubun doğal lideri konumunda olan Ali Şükrü Bey , birilerinin talimatı ile Topal Osman tarafından katledilmeseydi ve ülkenin lideri olsaydı , şu anda Türkiye ve Türkiye'nin etkileyeceği diğer İslam ülkeleri ne durumda olurdu, insan merak ediyor?

Recent Posts

  • Gündem

Erbakan’ın Yakın Korumasından Çarpıcı İddia

Erbakan'ın Yakın Koruması Abdurrahman Akyüz: "Hocamız AK Parti'yi Destekliyordu"   Merhum Başbakan Necmettin Erbakan'ın uzun…

3 saat ago
  • Gündem

Yunan Siyasetçi Kyrtsos’tan Atina’ya Sert İsrail Uyarısı

Yunan Siyasetçi Kyrtsos'tan Atina'ya Sert İsrail Uyarısı: "Katillerle Savunma İttifakı Olamaz" Yunanistan siyasetinin deneyimli isimlerinden…

3 saat ago
  • manşet

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR!

KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…

4 saat ago
  • Gündem

Ramallahlı Kadından Arap Liderlere ve Abbas Yönetimine Sert Tepki

Ramallahlı Kadından Arap Liderlere ve Abbas Yönetimine Sert Tepki: "Bizi Gazze’deki Mücahitler Temsil Ediyor" Batı…

5 saat ago
  • Gündem

Bilal Erdoğan’dan Nüfus ve Aile Yapısı Uyarısı

Bilal Erdoğan’dan Nüfus ve Aile Yapısı Uyarısı: "2100 Yılında 55 Milyona Düşebiliriz" İlim Yayma Vakfı…

5 saat ago
  • Makale

250 YIL SONRA YENİDEN SÖMÜRGE

250 YIL SONRA YENİDEN SÖMÜRGE İran'a, Gazze'ye, Yemen'e, Lübnan'a ortak operasyonlar yapan, Siyonist rejime karşı…

6 saat ago