Makale

ÇÜRÜYEN AHLÂKIMIZ, YİTİRİLEN İNSANLIĞIMIZ

ÇÜRÜYEN AHLÂKIMIZ, YİTİRİLEN İNSANLIĞIMIZ

İnsan, “bal” demekle bal yemiş olmayacağı gibi, “ahlâk” demekle de ahlâklı olmaz. Ahlâkın insan hayatında karşılık bulabilmesi için önce anlamının kavranması, ardından içselleştirilmesi gerekir. Ancak o zaman insanın söylediği ile yaptığı arasında bir bütünlük oluşur ve dilde ifade edilen değerler davranışlara yansır. Zira bir kavramı dile getirmek, onun gereğini yerine getirmeye yetmez. Anlamı içselleştirilip özümsenmeyen kavramlar, düşünceye ve davranışlara yön verme gücünü kaybeder. Nitekim bugün birçok insan dürüstlükten, adaletten, merhametten, sorumluluktan ve vicdandan söz etmekte; ancak bu değerlerin gerektirdiği tutum ve davranışları hayatına yeterince yansıtamamaktadır.

Böylece ahlâkî değerler dilde varlığını korurken hayattaki anlamını ve etkisini kaybetmekte, giderek aşınmaktadır. Kavramlarla davranışlar arasındaki mesafe açıldıkça ahlâk, yaşanan bir değer olmaktan çıkıp sözde kalan bir anlayışa dönüşmektedir. Bu bakımdan günümüzde karşı karşıya olduğumuz ahlâkî çözülme ve çürümeyi yalnızca insanların kötüleşmesiyle açıklamak yeterli değildir. Asıl sorun, bilinen ve doğru kabul edilen değerlerin insanın düşüncesine, vicdanına ve davranışlarına yön verme gücünü neden ve nasıl kaybettiğidir. İnsan, doğru olanı bildiği hâlde farklı davranabilmekte, yanlış olduğunu düşündüğü bir tutumu çeşitli gerekçelerle savunabilmektedir. Böylece ahlâkî değerler, davranışlar üzerindeki etkisini ve vicdanî denetimdeki gücünü giderek yitirmektedir.

Yitirdiğimiz ahlâkî değerlerin başında haya, ar, edep, vicdan, erdem ve fazilet gibi insanın iç dünyasını biçimlendiren değerler gelmektedir. Bunlar, insan davranışlarını düzenleyen, ona istikamet veren ve sorumluluk yükleyen iç ölçülerdir. Zayıfladıklarında insan, yapabilecekleriyle yapması gerekenler arasındaki farkı gözetmekte zorlanır; bunun sonucunda ahlâkî tercihleri de değişmeye başlar.

Bu iç ölçülerin korunmasında özellikle haya önemli bir yere sahiptir. Haya, insana nelerin yapılmaması gerektiğini ve özgürlüğün de bir sınırı bulunduğunu hatırlatır. Haya sahibi insan, davranışlarının yalnızca sonucunu değil, kendisine yakışıp yakışmadığını da düşünür. Bu nedenle yapabilecek durumda olsa bile bazı davranışlardan kaçınır.

Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “Utanma duyguları zayıflayan bireyler, kendi ruhlarında değerler aramadıkları için başkalarının ruh değerlerini kolayca çiğnerler. İnsanın ahlâkî olgunluğuna katkıda bulunan utanma duygusunu yok etmek, kişinin bencilleşmesine, empati yoksunluğuna, sorumsuzluğuna sebep olur. Utanma duygusu az olan ya da olmayan kimseler, genellikle antisosyaldirler. Toplumsal kurallara uymazlar, sosyal sınırları çiğnerler. Sergiledikleri bu tür davranışlar kişiliklerinin bir parçası olduğu için vicdanî kaygı duymazlar.”[1]

Hayanın yanı sıra ar duygusu da insanın ahlâkî sınırlarını korumasında önemli bir işleve sahiptir. Ar, insanın kendi onurunu zedeleyen bir davranış karşısında kendisinden utanabilmesidir. Buradaki ölçü, başkalarının ne diyeceğinden çok, insanın kendi vicdanında kendisine vereceği hesaptır. Bu yönüyle ar, insanın kendi değerini koruma duygusudur. Haya, insanı kendisine yakışmayanı yapmaktan alıkoyarken ar, yaptığı davranışı sorgulamasını sağlar. Böylece bu iki duygu, insanın iç dünyasında ahlâkî bir denetim oluşturur.

 Ne var ki haya ve ar duygusu zayıfladığında, insanın davranışlarını içeriden sınırlayan ölçüler de aşınmaya başlar. Eskiden mahcup olunacak davranışlar zamanla sıradanlaşır; sıradanlaşan davranışlar ise giderek normal kabul edilir. Böylece yalnızca davranışlar değil, ayıp ile uygun olan arasındaki sınır da değişir. Bir zamanlar insanı utandıran şey, artık onu rahatsız etmemeye başlar. Ahlâkî çözülme ve çürüme çoğu zaman birdenbire değil, sınırların yavaş yavaş aşınmasıyla gerçekleşir.

Edep ise bu iç ölçülerin insan ilişkilerindeki görünümüdür. Konuşurken, eleştirirken, itiraz ederken veya haklı olduğunu düşünürken karşısındakinin insanlık onurunu gözetmek, edebin gereğidir. Edep, susmak ya da her şeye boyun eğmek değil; sözü, davranışı ve tepkiyi ölçülü kılmaktır. Bu nedenle insanın ahlâkı, yalnızca ne söylediğinde değil, nasıl söylediğinde de ortaya çıkar. Dilin sertleşmesi, hakaretin sıradanlaşması ve farklı düşüncelere karşı tahammülsüzlüğün artması, edep duygusundaki aşınmanın göstergeleridir. Edep, ancak içselleştirildiğinde insanın öfkesine, itirazına ve haklılık duygusuna ölçü koyabilir.

Ancak insanı dışarıdan belirleyen kurallar ve toplumsal beklentiler, ahlâkî hayatı güvence altına almaya yetmez. İnsan her an denetlenemez; toplum da onu her durumda gözetleyemez. İşte burada vicdan devreye girer. Vicdan, insanın yaptığı davranışın doğru veya yanlış olduğunu kendi içinde tartabilmesini sağlayan ahlâkî duyarlılıktır. İnsan, hatalarını ve kusurlarını başkalarından gizleyebilir; fakat vicdanının sesinden bütünüyle kaçamaz. Bu bakımdan vicdan, ahlâkın dışarıdan gelen bir yaptırıma ihtiyaç duymadan işleyen iç denetimidir.

Vicdanın zayıfladığı yerde insan, yaptığı yanlışı haklı gösterecek gerekçeler bulmaya başlar. Yanlış önce savunulur, sonra mazur görülür, sonunda da normal kabul edilir. İnsan, zamanla yalnızca yaptığı yanlıştan rahatsız olmamayı değil, onu yanlış olarak görmemeyi de öğrenir. Bu, ahlâkî çözülmenin en tehlikeli yönüdür.

Ahlâkın amacı yalnızca kötülükten kaçınmak değildir; insan, iyi olanı da karakterinin bir parçası hâline getirmelidir. İşte erdem burada anlam kazanır. Erdem, iyi davranışın süreklilik kazanarak kişiliğe dönüşmesidir. Dürüst davranmak bir davranıştır; dürüstlüğü hayat ilkesi hâline getirmek ise erdemdir. Yardım etmek bir iyiliktir; yardımsever olmak erdemdir. Erdemli insanın davranışlarını belirleyen, yalnızca dışarıdan konulan kurallar değil, içselleştirilmiş iyilik, doğruluk ve dürüstlüktür. Böylece ahlâk, davranıştan karaktere geçer; iyilik de bir zorunluluk olmaktan çıkarak kişiliğe dönüşür.

Fazilet ise insanın karakterinde yerleşen erdemlerin daha üstün ahlâkî niteliklere dönüşmesini ifade eder. Adalet, merhamet, doğruluk, sabır, cömertlik ve kanaat gibi değerler, insanın yalnızca iyi davranmasını değil, iyiliği temsil eden bir kişiliğe sahip olmasını sağlar.

 Ne var ki günümüzde insanın değeri çoğu zaman sahip olduklarıyla ölçülmektedir. Çok kazanmak, güçlü olmak, tanınmak ve görünür olmak, bazen ahlâkî değerin önüne geçmektedir. İnsan, ne kadar kazandığıyla değerlendirilirken kazandıkları uğruna neleri kaybettiği yeterince sorgulanmamaktadır. Oysa servet insanı zenginleştirebilir, fakat faziletli kılmaz. Bilgi insanı donanımlı hâle getirebilir, fakat mutlaka olgunlaştırmaz. Makam insanı yükseltebilir, fakat ahlâken yüceltmeyebilir. İnsanın gerçek değeri, sahip olduklarının çokluğundan ziyade, sahip oldukları karşısındaki tutumunda ortaya çıkar.

Bu noktada kemal, insanın ahlâkî olgunlaşmasını ifade eder. İnsan yalnızca bilgi ve güç bakımından değil, akıl, irade, duygu ve ahlâk bakımından da gelişmelidir. Bilgisini hikmetle, gücünü adaletle, imkânlarını iyilikle ve özgürlüğünü sorumlulukla buluşturabildiği ölçüde olgunlaşır. Kemal, insanın kendisini sürekli geliştirmeye ve tamamlamaya yönelmesidir. Bu yöneliş, insanın yalnızca “Ne biliyorum?” ve “Neye sahibim?” sorularını değil, “Nasıl bir insanım?” sorusunu da sormasını gerektirir. Çünkü insanın gerçek olgunluğu, sahip olduğu bilgi ve imkânlardan çok, bunları ne için ve nasıl kullandığında ortaya çıkar.

Bu sorunun önemli cevaplarından biri de haddini bilmektir. Haddini bilmek, kendisini küçümsemek değil, kendi sınırlarını tanımaktır. İnsan her şeyi bilemeyeceğini, her şeye gücünün yetmeyeceğini ve her istediğini yapamayacağını kabul edebildiğinde haddini bilir. Kendi sınırlarını bilen, başkalarının sınırlarına da saygı gösterir. Bu nedenle haddini bilmek, ahlâkî hayatın temelindeki ölçü duygusudur. Bilgisi karşısında tevazu göstermek, gücü karşısında sınırını korumak, hakkı karşısında sorumluluğunu hatırlamak ve özgürlüğünü başkasının hakkını ihlal etmeden kullanmak, bu ölçünün farklı görünümleridir.

Belki de bugün kaybettiğimiz en önemli değerlerden biri, insanın kendisine sınır koyabilme yetisidir. Her istediğini söylemek, her istediğini yapmak, her şeye sahip olmak ve her durumda haklı çıkmak arzusu, insanın kendi sınırlarıyla ilişkisini bozmaktadır. Oysa insanı insan yapan yalnızca yapabilecekleri değildir; yapabileceği hâlde yapmadıkları da onun insanlığını gösterir. Her söz söylenmek, her hak kullanılmak, her imkân sonuna kadar tüketilmek zorunda değildir. Bazen ahlâk, insanın yapabileceği bir şeyi yapmamayı tercih etmesinde ortaya çıkar. Çünkü ahlâk, yalnızca davranışlara yön veren kurallar bütünü değil, insanın kendisine koyabildiği sınırdır.

Bu nedenle ahlâkî değerlerin yeniden kazanılması, birtakım kuralların yeniden hatırlatılmasıyla sınırlı kalamaz. İnsan, hayanın sınırını, arın onurunu, edebin ölçüsünü ve vicdanın sesini yeniden duymalı; iyiliği karaktere dönüştüren erdemi, insanı yücelten fazileti ve onu olgunluğa taşıyan kemali yeniden düşünmelidir. Bütün bu değerlerin ortak zemininde ise haddini bilmek, yani insanın kendi sınırlarını tanıması vardır.

Çünkü ahlâk, insanın başkalarının yanında nasıl göründüğünden önce, kendi başına kaldığında nasıl bir insan olduğuyla ilgilidir. Ahlâkî değerler, ancak insanın iç dünyasında karşılık bulduğunda davranışlarına yön veren kalıcı ilkelere dönüşebilir. Belki de bugün yapılması gereken, ahlâk, haya, ar, edep, vicdan, erdem, fazilet, kemal ve haddini bilmek gibi kelimelerin içini yeniden aslına uygun biçimde doldurmaktır. Zira kelimelerin anlamı boşaldığında yalnızca dilimiz fakirleşmez; onların taşıdığı değerler de hayatımızdan çekilmeye başlar. Değerler hayatımızdan çekildikçe davranışlarımız üzerindeki ahlâkî sınırlar zayıflar, insanlığımızın ölçüleri de aşınır. Bu yüzden ahlâkî değerleri yeniden hayata kazandırmak, yalnızca kelimelerin anlamını hatırlamak değil, insanın kendi içindeki sınırları ve insanlığın ölçülerini yeniden inşa etmek demektir.

Dipnotlar

[1] ] Nurettin Topçu, Ahlâk, İstanbul, 2005, s. 44.

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

View Comments

Recent Posts

  • Gündem

Batı Şeria’da İsraillilerin Saldırıları: 14 Kişi Yaralandı

Batı Şeria’da İsraillilerin Saldırıları: 14 Kişi Yaralandı İşgal altındaki Batı Şeria’da Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin…

26 dakika ago
  • Genel

KULLARA KULLUKTAN KURTULMANIN ONTOLOJİK VE SOSYOLOJİK BOYUTU

KULLARA KULLUKTAN KURTULMANIN ONTOLOJİK VE SOSYOLOJİK BOYUTU İnsanlık tarihinin en kadim ve evrensel arayışlarından biri…

1 saat ago
  • Genel

ÖLÜMLÜ İLAHLARIN GÖLGESİNDE ADALET ARAYIŞI: SİYASÎ TEOLOJİ, İSTİSNA HÂLİ VE TÜRKİYE’DE DEVLETİN SINIRLARI

ÖLÜMLÜ İLAHLARIN GÖLGESİNDE ADALET ARAYIŞI: SİYASÎ TEOLOJİ, İSTİSNA HÂLİ VE TÜRKİYE’DE DEVLETİN SINIRLARI Mirat-Haber yazarı…

2 saat ago
  • Makale

İKİ BÜYÜK RAHMET: KUR’ÂN VE YAĞMUR

İKİ BÜYÜK RAHMET: KUR’ÂN VE YAĞMUR Bütün varlıkların yaratıcısı olan Rabbimiz, evrensel elçisi kıldığı Hz.…

2 saat ago
  • Genel

SİYASİ İRADENİN İLAHLAŞMA ANATOMİSİ VE TOPLUMSAL TEHLİKELERİ

SİYASİ İRADENİN İLAHLAŞMA ANATOMİSİ VE TOPLUMSAL TEHLİKELERİ Siyasi İradenin Mutlaklaşması ve Güç Yozlaşması İnsanlık tarihi…

2 saat ago
  • Genel

FAS’TA YAHUDİ MÜZESİ KURULDU

FAS'TA YAHUDİ MÜZESİ KURULDU Fas'ın Fes şehrinde Fas Yahudi Kültürü Müzesi 12 Ekim 2026'da açıldı.…

10 saat ago