
“Devletin dini İslam dinidir.” Bu ifade Türkiye’de uygulanan, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun uyguladığı ardışık iki anayasada yer alan anayasal bir ifade. Ancak artık anayasada böyle bir hüküm yok. Şimdi haliyle birileri çıkıyor, “Cumhuriyeti kuran iki anayasada «Devletin din-i İslam dinidir» yazıyordu, o halde kaldırılan bu anayasal hükmü geri istiyoruz” talebinde bulunuyorlar.
Elbette bu talebe katılıyorum. Anayasa değiştirilsin ve Anayasanın değiştirilemeyecek maddeleri arasına, “Devletin dini İslam dinidir” hükmü yazılsın. Yazılsın ama, işte tam da bu noktada, çok önemli ve ciddi bir “Devletin dini İslam dinidir” tehlikesi söz konusu. “Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim. “Hem Anayasada «Devletin dini İslam dinidir» yazsın diyorsun, hem de bunu tahlike olarak görüyorsun; bu nasıl olur?” dediğinizden eminim. İşte şimdi bunu açıklayacağım.
Üzerime hükmeden bir anayasada, “Devletin dini İslam’dır” hükmünün yazılı olması beni son derece mutlu eder. Bunu can-ı gönülden isterim. Ancak sadece bu ibarenin anayasada yazılı olması her şey değil. Çünkü anayasada “Devletin dini İslam’dır” ibaresinin yazılı olmasından daha önemli olan; bunun ne anlama geldiği, nasıl anlaşıldığı, nasıl yorumlandığı ve nasıl uygulandığıdır. Hatta bu cümle, lafız itibariyle, bu haliyle menfi anlamlar bile taşır. Çünkü “Devletin dini İslam’dır” cümlesinin zahirinde şu var: Bir devlet olacak; o devlete “siyasi sistem” gibi, “hukuki sistem” gibi, “sosyal sistem” gibi, “ekonomik sistem” gibi, “devletin bürokrasisi” gibi bir de “din” lazım; o da İslam olacak. Yani burada esas unsur, belirleyici öğe, âmir güç devlet… Din ise devletin inancı… Din üzerindeki tasarruf devlette.
İşte bu noktada şu çok önemli soruyu sormak lazım: Din devletin dini mi olacak, yoksa devlet dinin devleti mi?… Soruyu daha müşahhas hale getirip tekrar sorayım: İslam devletin İslam’ı mı olacak, yoksa devlet İslam’ın devleti mi?… Devlete bir din arıyoruz da o İslam mı olsun, yoksa İslam’ın hayata amir olması için İslam’a uygun, İslam’ın işlerini görecek devletini mi kurmak istiyoruz?
Hakikat şu ki: İslam, “devletin ideolojisi” gibi, “devletin idari yapısı” gibi, “devletin siyasal yapısı” gibi, “devletin bir de dini” olarak tanımlanamaz; öyle algılanamaz. İslam bir şeyin, mesela devlet örgütünün bir vasfı, sahip olduğu bir nitelik veya değer yargısı, üzerinde tasarruf edebileceği bir alan değildir; bizatihi kendi başına esas unsurdur. O halde İslam söz konusu olduğunda, “devletin dini”nden değil, “dinin devleti”nden, “Devletin İslam’ı”ndan değil, “İslam’ın devleti”nden söz etmek gerekir. Yani buna göre bir Müslüman için asıl olan şu: Devlet, İslam’ın devleti olmalı…
İşte anayasada “Devletin dini İslam’dır” ibaresinin yer alması, “Devlet İslam’ın devletidir, âmir olan İslam’dır, devleti her şeyiyle düzenleyen İslam’dır” anlamında olursa eğer, tamam. Bunun aksi, İslam’ı devletin tasarrufuna veren bir “devletin dini”, bir “Devlet İslam’ı” pratiğinden öteye geçmez. Devleti asıl unsur olarak alıp, İslam üzerinde tasarruf yapabilecek bir konuma oturtur. Hal böyle olunca İslam devleti değil, devlet İslam’ı belirler, tanımlar, sınırlandırır, biçimlendirir. Anayasada yer alacak olan “Devletin dini İslam’dır” ibaresinden kasıt ve beklenti, herhalde bu olamaz. Ancak atıf yapılan tarihi durum da budur.
Dikkat çekmek istediğim tehlikenin tarih boyunca çokça örneğini gördük. Özellikle Raşit Hilafet’in saltanata dönüştürülmesinden sonra, Rasul-i Ekrem efendimizin “ısırıcı melikler” diye tabir ettiği o dönemlerde pek çok örnek yaşadı bu Ümmet. O zaman da bir devlet vardı ve devletin dini de İslam idi; ancak Rasulullah’ın tanımıyla “ısırıcı melikler” tarafından İslam, o devletin tasarrufu altına alınmıştı. Devletin dini İslam’dı; ama İslam, idarecileri zapturapt altına alamıyordu. Çünkü Raşit Hilafetin saltanata dönüşmesinden sonra, İslam Ümmeti üzerinde adı konulmamış bir “Laik-Seküler” uygulama başladı.
Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Davud, Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel’de rivayet edilen bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Benden sonra hilafet -veya Nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.”
Ahmed b. Hanbel’de rivayet edilen hadiste ise, Hazret-i Huzeyfe’den “ısırıcı melik” lafzı rivayet ediliyor. Bu rivayete göre hadis şöyle:
“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”
İşte, Muaviye’nin, oğlu Yezid’i kendisine veliaht tayin etmesiyle birlikte “ısırıcı saltanat” başladı. Böylece İslami yönetim, “teşri’i” ve “tenfizi” diye ikiye ayrıldı. Yönetim yetkisinin tenfizi olanı sultanlara verildi, teşri’i olanı ulemaya… Böylece adı konulmamış bir Laik-Seküler uygulama başladı. Bu yönetim biçiminde devletin dini İslam’dı, ama İslam devletin her şeyi üzerinde tasarruf sahibi değildi. Devleti yönetenler diledikleri zaman İslam’a uyuyorlar, istemezlerse uymayabiliyorlardı. Bunun için de Hak ile batılı karıştıran, hakka batılı karıştıran, kendilerine düzmece fetvalar veren “saray mollaları” istihdam etmişlerdi. Görünüşte devlet İslam’a göre işliyordu; ama aslında İslam, haktan sapan idarecilerin, melanetlerine meşruiyet kazandırmak için bir aklama-paklama kılıfı olarak kullanılıyordu. Din adına, ama din ile alâkası olmayan pek çok icraat yapıldı.
Bunun en son örneğini ülkemizde, 1921 ve 1924 anayasaları dönemlerinde gördük. Zira 1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923 tarihinde yapılan değişiklikle, yani Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte yapılan değişiklikle, Anayasanın 2’nci maddesi şu hale getirildi: “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslam’dır. Resmi lisanı Türkçe’dir.” 1921 Anayasası’nın Büyük Millet Meclisi’nin görevlerini sayan 7’nci maddesinin ilk hükmüne göre ise; Meclis, “ahkâm-ı Şer’iyenin tenfizi” ile, yani Şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi ile görevliydi. 1921 anayasasındaki bu iki hüküm, 1924 Anayasası’nda da korundu. 1924 anayasasının 2’nci maddesine göre de yine “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır”; 26’ncı maddesine göre ise, “Büyük Millet Meclisi ahkâmı şer’iyenin tenfizi, … gibi vezaifi bizzat kendi ifa eder.” Yani “Şeriat hükümlerini yerine getirme gibi vazifeleri bizzat kendisi yapar.”
Görüldüğü gibi 1921 ve 1924 Anayasalarına göre Türkiye, anayasal olarak İslam’a dayalı bir devlet idi; anayasasında “Devletin dini İslam’dır” yazıyordu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinin başında ise İslam Şeriatı’nı uygulamak yer alıyordu. Ancak Anayasada öyle yazmasına rağmen, 1921 anayasasının yürürlükte olduğu dönemde anayasaya ve İslam’a aykırı bazı yasalar çıkarıldı. Mesela;
Bunlar, “Devletin dini İslam dinidir” yazan 1921 anayasasına aykırı devim yasaları. 1924 anayasasında da durum aynen bunun gibi oldu. Mesela;
Bu nitelikleri ile bu yasalar, “hukuk mantığı” ile söylersek, bütün sonuçlarıyla birlikte, “mutlak butlan” ile geçersiz oluyordu, yok hükmünde oluyordu. Ancak 1921 ve 1924 anayasalarının 2’nci maddesinde “Devletin dini İslam’dır”, 1921 anayasasının 7’nci, 1924 anayasasının ise 26’ıncı maddesinde ise “Büyük Millet Meclisi’nin görevi Şeriat hükümlerini yürütmektir” yazılı olması hiçbir şeyi değiştirmedi; İslam’a uygun olmayan bu yasalar çıkarıldı ve hayatı biçimlendirdi. Hâlâ da biçimlendirmeye devam ediyor.
Metninde “Devletin dini İslam’dır”, yazıyor olmasına rağmen, demek ki 1921 ve 1924 anayasaları, devleti “İslam’ın devleti” olarak görmüyordu. Tam tersine, İslam’ı, “devletin dini” olarak görüyordu. Devlet dine değil, din, devlete bağlıydı. Din devletin sahibi değil; devlet, dinin sahibiydi. Dinin sahibi olan devlet de sahibi olduğu dine istediği zaman uyuyor, istemediği zaman uymuyordu.
İşte o yüzden diyorum ki; anayasada “Devletin dini İslam’dır” yazılı olmasının lafız itibariyle çok da önemi yok. Eğer din devletin dini değil de, devlet dinin devleti olmazsa, eğer İslam devletin İslam’ı değil de, devlet İslam’ın devleti olmazsa, anayasada “Devletin dini İslam’dır” yazıyor olmasının bir faydası olmaz. Anayasaya, “devlet kurumsal ve hukuksal yapısını İslam’dan alır” anlamında, “Devlet İslam’ın devletidir” anlamında ve bu pratiği icra edebilecek nitelikte “Devletin dini İslam’dır” yazılırsa, işte bunun anlamı olur. Bunun aksini biz tarih boyunca hep gördük, bugün de yaşamaktayız.
İşte o yüzden diyorum ki; evet, elbette anayasada “Devletin dini İslam’dır” yazılı olsun. Yapılacak yeni bir anayasaya “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâm’dır” ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Ahkâm-ı Şer’iye’nin tenfizi vazifesini ifa eder” ibareleri eklensin. Ancak burada önemli bir husus var: Anayasada “Devletin dini İslam dinidir” yazılı olması, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Şeriat hükümlerini yerine getirir” ibarelerinin eklenmesi; niteliği, mahiyeti, yorumu ve pratiği yazılı ibarelerin gereğini tatbik etmediği sürece, çok da önem arz etmiyor. Çünkü az önce örneklerini verdiğim; İslam’a göre olmayan, İslam’a uygun düşmeyen yasalar, devletin anayasasında “Dini İslam’dır” ve “Meclis Şeriat hükümlerini gerçekleştirir” yazılı iken çıkarıldı.
Demek ki aslolan, devletin bir dininin olması değil, dinin devletinin olmasıdır. Bizi ilgilendiren haliyle de ve Allah katında din İslam olduğu için, “İslam’ın devleti”nin olmasıdır. Anayasada devletin dini İslam’dır yazsın, ama bunun anlamı, “din devletin dinidir” şeklinde değil, “devlet dinin, İslam’ın devletidir” şeklinde olsun. Esas unsurun İslam olduğu, asıl tasarruf sahibinin İslam olduğu bir anlam ile anlamlandırılarak, öyle tanımlanarak bu ibare yazılsın. Eğer maksat dine dayalı olmak ise…
Bunun aksi olursa, anayasada “devletin dini İslam’dır” yazar; ama icraatlar İslam’a aykırı olur. İnsanlar İslam ile yönetildiklerini zannederek; gayri İslami bir sistemle idare olunur. Hal böyle olunca da olup-biten tüm menfiyyatın faturası İslam’a çıkarılır. İşte o yüzden diyorum ki, “devletin dini İslam” olamaz. Bilakis devlet, “İslam’ın devleti” olmalıdır.
Netanyahu’dan Lübnan’a Saldırı Talimatı: Ateşkese Rağmen Gerilim Tırmanıyor İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine…
Meloni’den Sert Çıkış: "Avrupa İslamileşme Süreciyle Karşı Karşıya" İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Avrupa'nın geleceğine…
“Araplaşmak” ya da Zırvanın Tevili İsminin önünde “prof.” ünvanı da olan şahsın bir yıl önceki…
SUYUN HAFIZASI, İNSANIN VİCDANI: TÜKENEN BİR NİMETİN HİKÂYESİ İnsanoğlu suyu çoğu zaman sadece bir ihtiyaç…
İhsan Şenocak’tan, Hükümete Sert Eleştiri: "Tarih Sizi Aileyi Çökertenler Olarak Hatırlayacak" Dr. İhsan Şenocak,…
View Comments
Bu 1921 ve 1924 anayasaları siyasi birer malzeme olarak kullanılmıştır, yani dini siyasete alet edilmiştir. O dönemin konjektürel durum ve halkın durumu bu şekilde bir geçişi zorunlu kılmıştır. Esas amaç yazıldığı gibi değildi, muaviyenin Hz. Ali'ye uyguladığı taktik ve stratejiyi aynı şekilde ithalatçılar müslümanlara uygulayarak ve kandırarak iktidarı ele geçirdiler. Asıl mesele budur, öyle yazdı böyle yazdı hikayesi değil, amaç ve sonuç alma meselesidir. Allah'ın dinini iktidar olmak ve kalmak için alet olarak kullananlar dünyada hedeflerine ulaştılar, ya ahirette ne olacak? Onu orada göreceğiz.