
İnsanların dinle kurduğu ilişki, çoğu zaman sandığımız kadar berrak değildir. Zira çoğu kimse, farkında olmadan “din” ile “dinî olanı”, yani ilâhî olan ile beşerî yorumu birbirine karıştırarak anlamaya çalışmaktadır. Oysa bu iki alanın sınırları doğru çizilmediğinde, ortaya çıkan şey ne tam anlamıyla din olur ne de sağlıklı bir din anlayışı. Bugün yaşanan pek çok fikrî tartışmanın, mezhep çatışmasının ve din algısındaki kırılmanın temelinde de bu ayrımın yeterince yapılamaması yatmaktadır. Bu nedenle İslâm’ı, onun tarih içinde oluşmuş yorumlarından ayırarak yeniden düşünmek, sadece ilmî bir mesele değil; aynı zamanda zihnî bir zorunluluktur.
Zira İslâm, vahye dayanan ve sadece Allah’ın buyruklarını ifade eden ve insanlar için bir inanç ve bir bilgi objesi olmayı; “dinî olmak” ise insanların bir bilgi objesi olarak Kur’an’dan ve hadislerden anladıklarını ve yorumlarını ifade etmektedir. Bu nedenle insanların iman edip etmeme açısında muhatap olduğu bir din vardır, bunun adı İslâm’dır; bir de insanların bu dinden anladıkları vardır, bunun adı da Müslümanlıktır. Dolayısıyla İslâm, bir iman objesi olarak Müslümanların hayatında yer alırken; Müslümanlık, bir bilgi objesi olarak yer almakta ve Müslümanın inanç dünyasını ve hayat tarzını şekillendiren beşerî yorumları tanımlamaktadır.
Bu nedenle dinî olan, kavramsal olarak iki anlama gelmektedir: Birinci anlamı, namaz, oruç ve zekât gibi dinden olmayı veya dine ait olmayı; ikinci anlamı ise dinî metinlere yapılan yorumları ve bu yorumların dine uygunluğunu ifade eder. Nitekim, “namaz ve oruç dinîdir” dediğimizde, dinden olduğunu; “mevlit dinîdir”, dediğimizde ise dine uygunluğunu anlarız. Bu nedenle dinî yorumlar da tıpkı mevlit gibi İslâm’a uygunluğu ifade eder. Ancak dinî yorumlar, insanlar tarafından kişisel kapasitelerine, bilgi birikimlerine ve donanımlarına göre yapıldığı için özünde doğru olup olmama potansiyeli taşırlar. Diğer bir deyişle dinî yorumlar, dine uygun olup olmama açısından tartışmaya ve eleştiriye konu olmakta ve bu nedenle de mutlak doğruyu değil, izafî doğruyu ifade etmektedir.
Bunun en bariz örneği mezheplerdir. Dolayısıyla mezhepler, bizatihi İslâm’ın kendisi değil; İslâm’ın birer yorumudur. Bu nedenle dinî yorumları, Arap İslâm’ı; Türk İslâm’ı, İran İslâm’ı ve Avrupa İslâm’ı olarak tanımlamak, kavramsal olarak yanlıştır; zira İslâm tekdir ve o da son dinin adıdır. [1] Buna karşılık dinî yorumların ve mezheplerin, Sünnî Müslümanlık; Haricî Müslümanlık, Mutezilî Müslümanlık veya Şiî Müslümanlık olarak isimlendirilmesinde ise bir sakınca yoktur.
Ne var ki bu kadar Müslümanlık anlayışlarının ortaya çıkması, beraberinde rekabeti de getirmiş ve her mezhep mensubu, kendi mezhebinin düşünce ve yorumların daha doğru, diğer mezheplerin ise ve yorumların eksik düşüncelere sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia sözde kalmamış ve zaman zaman tefrikaya da dönüşmüştür. Bu nedenle İmam Maturidi’nin, kendi döneminde bu tefrikayı önleyebilmek veya en azından asgari düzeyde tutabilmek için çözüm aradığı ve bu çözümün de Kur’an yorumlarını, bağlayıcı olan ve olmayan şeklinde ayırıp bağlayıcı olanına tefsir; olmayanına ise te’vil adını vererek mevcut sorunları çözümlemeye çalıştığı görülmektedir. Nitekim o, bu konuda şunları söylemektedir:
“Te’vîl, işin sonunu beyan etmektir. Bu kelime dönmek anlamındaki âle-yeûlu kökünden türetilmiştir. Anlamı sözün muhtemel olduğu manalardan birisine yöneltilmesidir. Tefsîrdeki zorluk te’vîlde mevcut değildir. Zira te’vîlde Allah’ı şahit gösterme yoktur. Çünkü bir yorumcu, bu tür yorumlarıyla (te’villeriyle) kastedilen şeyden haber vermekte ve ‘Allah bu yorumla bu maksadı kastetmiş veya murad etmiş’ dememektedir. Buna karşılık ‘bu ayet şu anlamlara gelmekte ve bu anlamlardan biriyle yorumlanabilir’ demektedir.
Bu, insanların kendi aralarında tabii olarak konuştukları ve ‘Allah hikmetinden dolayı en doğrusunu bilir’ dedikleri şeylerdir. Mesela, tefsirciler (ehlu’t-tefsîr), elhamdulillâh lafzı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bir kısmı, ‘Allah kendi nefsine hamdetti’ derken, diğer bir kısmı da ‘Allah kendisine hamt edilmesini emretti’ demektedirler. Her kim ki, bu iki yönden birini tercih eder ve ‘kastedilen budur’ derse, o kişi müfessirdir. Te’vîl ise, bir müfessirin ‘Hamd, Allah’ı öven ve metheden bir kelime olduğu gibi, O’na şükretmeyi de emreden bir kelimedir ve Allah bununla neyi kastettiğini daha iyi bilir’ demesidir. Sonuç olarak tefsîr, tek bir açıklama veya anlam yönüne sahip, te’vîl ise birçok yönlere sahiptir.” [2]
Bu açıklamadan da Mâtürîdî’nin, ümmetin en azından asgari düzeyde birlik ve beraberliğini sağlayacak bir çözüm aradığı ve bu çözümün de yapılan yorumları, tefsir ve te’vil şeklinde kategorize ederek tefsiri, anlam olarak bağlayıcı; te’vili ise muhtemel yorumlardan biri olarak bağlayıcı görmediği anlaşılıyor. Bu nedenle ihtimalli/bağlayıcı olmayan yorumlara te’vil, bağlayıcı olan yorumlara da tefsir adını veriyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in ve sahabenin yorumlarını tefsir tanımıyla bağlayıcı görürken; kendisi de dahil olmak üzere başkalarının ferdî yorumlarını te’vil tanımıyla bağlayıcı görmemektedir. Nitekim tefsirine “Te’vilât’ül Kur’an” adını vermesi de bunu ifade etmektedir.
Maturidi’nin bu düşüncesini daha iyi anlayabilmek için bir de Ebu Hanife’nin, şu bakış açısına kulak vermek gerekiyor: “Allah’ın kitabındaki hükmü alır ve kabul ederim, onda bulamazsam, Resulûllah’ın sünnetindekini kabul ederim, Allah’ın kitabında ve Peygamber’in hadisinde bulamazsam, sahabîlerin sözünü alır kabul ederim. Onlardan da dilediğimin sözünü alır, dilediğimin sözünü bırakırım ve de onların sözlerini bırakıp da başkalarının sözüne iltifat ve itibar etmem.
Ama iş, İbrahim’e, Şa’bi’ye, İbnû Sirin’e, Hasen’e, Ata’ya, İbnü’l Müseyyib’e varıp dayanırsa, bunlar içtihad eden insanlar, bunların yaptığı içtihad gibi ben de içtihad ederim, onların görüşlerini benimsemem.” [3] Ebu Hanife’nin bu sözünün tabiîn için olduğu ve “Hüm ricâl, nahnu ricâl/ onlar adamsa biz de adamız” şeklinde formüle edildiği de bilinmektedir.
Tarihî süreç içinde oluşan ve gelişen dinî yorumları ve dinî kültürü bilmek, anlamak, korumak ve yaşatmak, ortak dinî bir kültür oluşturmak için hayati bir önem arz eder. Ancak bu kültür yaşatılmak istenirken ciddî bir sorunla da karşılaşılmaktadır. Bu sorun da maziden intikal eden dinî yorumların ve kültürün sorgulanmadan toptan kabulü, ya da reddidir. Zira sorgulanmadan ve analizi yapılmadan doğrudan hayata yansıtılan bazı dinî yorumların ve kültürün, toplumda bazı olumsuzluklara ve fikrî sorunlara zemin oluşturduğu da müşahede edilmektedir.
Bu nedenle bu kültürün sorgulanarak doğrularını yanlışlarından ayırmak icap etmekte; bu yapılmadığı takdirde Jaroslav Pelikan’ın ifadesiyle “Ölmüşlerin yaşayan ruhu demek olan gelenek, yaşayanların ölmüş ruhu olan gelenekçiliğe” dönüşmektedir. Diğer bir ifade ile sorgulanmayan ve eleştirilmeyen her fikir ve düşünce gibi dinî düşünceler ve yorumlar da zamanla mutlak doğru olarak kabul görmeye başlamakta ve entegrist bir bakış açısıyla gelenekçiliğe dönüşebilmektedir..
Bu da mezhepçiliğin ve grupçuluğun katılaşmasına ve din gibi algılanmasına sebep olmakta ve “Biz atalarımızın böyle yaptıklarını gördük,” [4] anlayışıyla dinî yorumlar, din gibi algılanmakta ve mutlaklaştırılmaktadır. Dolayısıyla “her etki, bir tepki oluşturur” kuralı gereği bu zihniyetin, geleneğe karşı bir düşünce oluşturduğu ve bu düşüncenin de Müslümanlığı “Kur’an İslâm’ı”, “Kur’an Müslümanlığı”, “münzel din” veya “uydurulmuş din” olarak kategorize ettiği görülmektedir.
Bu tanımlardan “Kur’an İslâm’ı ifadesi”, Kur’an’ı merkeze aldığı için doğru bir tanım olsa da “Kur’an Müslümanlığı” ifadesinin, Kur’an’ı Hz. Peygamber’den ve tarihsel bağlamlarından kopardığı için eksik bir görünüm arz etmektedir. Daha açık bir ifade ile bu anlayışın sınırları, “etrafını câmi ağyarını mâni” olacak şekilde çizilemediği için genellemelere gittiği ve zaman zaman ifrata kaçtığı da müşahede edilmektedir. Zira bu anlayışın, Hz. Peygamber’i sadece “tebliğ” edici bir konuma indirgediği ve onun “tebyin” edici [5] ve örnek olucu [6] misyonunu dikkate almadığı, dolayısıyla İslâm’ın kendi iç bütünlüğünü parçalayan “uydurulmuş din” kavramına, farkında olmadan bu bakış açısının da dahil edildiği anlaşılmaktadır. Diğer bir ifade ile bu da sünnetin, belli alanlarda Kur’an’ın hayata yansıtılmasının bir ifadesi olduğu gerçeğinin göz ardı edildiğini göstermektedir.
Bu nedenle iman, ahlak, ibadet ve hukuktan müteşekkil bir din algısını ve imajını, yeniden oluşturmak ve inşa etmek, gereklilikten de öte bir zorunluluk arz etmektedir. Ancak bu yolla bütünlüğü parçalanmış İslâm’ın yeniden hayatla buluşması mümkün hâle gelebilecektir. Zira Kur’an muhtevası yerine bütünlükten yoksun parçacı dinî yorumların ve görüşlerin merkeze alındığı ve ele alınan konuların da nedenlerini ve niçinlerini açıklamadan sadece nasıllığının anlatıldığı bir din dili ve üslubu ile, modern düşüncenin etkisinde kalan zihinlere ulaşılamadığı da görülmektedir. Nitekim örgün ve yaygın din eğitiminde kullanılan klasik vaaz üslubunun etkili olamayışı da bunun bir göstergesidir.
Sonuç itibariyle, din ile dinî yorumların birbirine karıştırılması; mezheplerin mutlaklaştırılmasına, geleneğin sorgulanamaz hâle gelmesine ve nihayetinde dinin hayattan uzaklaşmasına zemin hazırlamaktadır. Oysa yapılması gereken ne geleneği bütünüyle reddetmek ne de onu sorgusuz kabul etmektir. Asıl ihtiyaç duyulan şey; vahyi merkeze alan, fakat tarihî birikimi de eleştirel bir süzgeçten geçirerek değerlendiren dengeli bir bakış açısıdır. Ancak bu şekilde hem dinin özüne sadık kalmak hem de onu çağın idrakine hitap edecek bir dil ve anlam dünyasıyla yeniden buluşturmak mümkün olacaktır. Aksi hâlde din adına savunulan her katı yorum, yeni kopuşlara ve daha derin zihinsel ayrışmalara kapı aralamaya devam edecektir.
[1] Maide,5/3.
[2]Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vilâtu’l Kur’ân, Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi, No: 47, v. 1b.
[3] Ebu Hanife’nin bu yaklaşımı için bkz. İbn Abdilberr, Câmiʿu Beyâni’l-İlm ve Fażlihî, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1994,2/149; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, Beyrut 1997, 13/368.
[4] Şu’arâ,26/74.
[5] Nahl 16/44.
[6] Ahzâb 33/21.
Netanyahu’dan Lübnan’a Saldırı Talimatı: Ateşkese Rağmen Gerilim Tırmanıyor İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah hedeflerine…
Meloni’den Sert Çıkış: "Avrupa İslamileşme Süreciyle Karşı Karşıya" İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Avrupa'nın geleceğine…
“Araplaşmak” ya da Zırvanın Tevili İsminin önünde “prof.” ünvanı da olan şahsın bir yıl önceki…
SUYUN HAFIZASI, İNSANIN VİCDANI: TÜKENEN BİR NİMETİN HİKÂYESİ İnsanoğlu suyu çoğu zaman sadece bir ihtiyaç…
İhsan Şenocak’tan, Hükümete Sert Eleştiri: "Tarih Sizi Aileyi Çökertenler Olarak Hatırlayacak" Dr. İhsan Şenocak,…
View Comments
Allah bizleri doğru yola iletsin, azıp- sapmışlarınkine değil.
Hocam başlık bağlamı tam karışıyor mu ? Din deyince her türlü inanç sistemine din diyoruz. İslam yada müslümanlık bam başka bir konudur. Yaratan ile yaratılanın ilişkin her şeyi kapsar. Diğer inanç sistemleri şeytani ve nefsaniliği kapsar.