islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
18,5317
EURO
18,1967
ALTIN
989,99
BIST
3.179,99
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
27°C
İstanbul
27°C
Açık
Cumartesi Hafif Yağmurlu
26°C
Pazar Açık
23°C
Pazartesi Az Bulutlu
21°C
Salı Az Bulutlu
19°C

DEVLETLERİN SAPKIN TARİKATLARLA İMTİHANI: Fazlullah Hurufi Neden Kendini Peygamber/ilah İlan Etmiş Olabilir (3)

DEVLETLERİN SAPKIN TARİKATLARLA İMTİHANI: Fazlullah Hurufi Neden Kendini Peygamber/ilah İlan Etmiş Olabilir (3)
16.10.2018
A+
A-

Değerli Okuyucularım;

Bugünkü yazımda geçmişte binlerce saliki olan Fazlullah Hurufi’nin idam edilmesine gerekçe olarak gösterilen şeriata aykırı görüşleri üzerinde durmak istiyorum. Daha doğrusu bu biraz uzun yazımda ilk başlarda keramet derecesinde harikulade haller yaşayan ve rüya tabirciliği konusunda vehbî bilgilere sahip olan Fazlullah Hurufigibi hem âlim, hem de bir tasavvuf erbabı nasıl oluyor da en sonunda kendini mesih/mehdi ve hatta peygamberlerden bile kendisini üstün olduğuna dair bir yanılgıya düşmüş olabileceğinin perde arkasını aralamaya gayret göstereceğim.

Evliyalar Da Şeytanın Tuzağına Düşebilir

Bilindiği gibi şeytan (İblis), Hz. Âdem’in yaratılışından beri bugün de varlığını sürdürmekte ve belirli bir vakte kadar (Bakara: 36) kendisine bir mühlet olarak verilen tek görevi, herkesin kendi nevi şahsına münhasır hasletlerine/zaaflarına göre onları, değişik aldatıcı vaatlerde aslında yalanda bulunup en olmadık kuruntulara düşürerek (Nisa: 120; İbrahim: 22), hak yoldan çıkartmak ister.

Şeytanın ağına sadece cahil insanlar değil, peygamberler hariç, istisnasız herkes düşebilir. Bundan İslâm âlimleri ve evliyalar da müstesna değildir. Şeytan, kişinin özelliklerine göre kendilerine sinsice yaklaşır ve mantıkî yöntemler kullanarak, cazip fikirlerle kişiyi kandırmak-aldatmak ister. İnancını ve(ya) ümidini sarsmak ister. Bazen de sözde bir kereye mahsus olmak üzere bir kişiyi bir günaha sürüklemek ister ve ‘Allah zaten çok merhametlidir, tövbe istiğfar ile günahını hemen affeder’ diyerek, insanın nefsine hoş gelebilecek bir tarzda tahrikte bulunabilir. Fakat bir bakarsın bunun arkası kesilmez ve kişi şeytanın girişimleriyle yeni yeni günahlarla bağımlı hâle gelebilir (Maide: 90).

Hak yolunda olan evliyalar ve şeyhler, kendilerine intisap eden sâliklerine ve müritlerine her zaman manevî rehberlikte bulunur ve onların manevî olgunluğa erişebilmeleri için, kendilerine ilmî/manevî/ahlâkî/sosyal yönden destekçi olur. Üstün ilim ve tecrübeleri gereği özellikle sosyal/manevî bazı sıkıntıları olan desteğe muhtaç insanlara bir nevi manevî koçluk (hamilik) görevi üstlenirler. Binlerce insanın hidayetine vesile olabilecek ve günahlardan uzaklaşmalarına yardımcı olabilecek bu manevî liderler, özellikle şeytanın kara listesinde yer alanların başında gelir.

Çünkü bu şekilde etkili bir şeyhi/âlimi yoldan çıkartmak suretiyle şeytan, bir taşla bir değil binlerce insanın tevhidî istikametten uzaklaşmasını sağlayabilecektir. Bir şeyhin/âlimin şeytanın tuzağına düşmesi demek, aynı zamanda ona bağlı olan, onu seven, ona sempati duyan binlerce kişinin de manen bozulmasına veya dinden soğumasına sebebiyet verecektir.

Meşhur İslâm mütefekkiri Muhyiddin-i Arabî(1165-1245) “Seceret’ül Kevn” (Şeytanın Hileleri) risalesinde İbn-i Abbas’dan naklen Muaz bin Cebel, Medine’de yaşanmış olan uzun bir olaydan bahseder. Buna göre şeytan, Allah’ın izniyle doğru söylemek şartıyla yaşlı ve çirkin bir insan şeklinde Peygamberimizin (sav) ve sahabilerin bulunduğu bir eve âdemoğullarını nasıl kandırdığını anlatma yetkisiyle girebilir. Bizi ilgilendiren konularla ilgili olarak şeytan, şu gibi itiraflarda bulunur:

“Bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki, onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini…ümmilerini ve okumuşlarını…facirlerini ve âbidlerini. Hâsılı bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat…Allah’ın hâlis kullarını…Evet, bunları azdıramam…Yetmiş bin şeytan (çocuğum) vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderirim….bir kısmını da meşayihe (şeyhlere)  saldım….Bilir misin, ya Muhammed, Rahip Barsisa, tam 70 yıl ihlâs ile Allah’a ibadet etti. Bu ibadetleri sonunda, ona öyle bir hâl ihsan edilmişti ki, her dua ettiği hasta, duası bereketi ile şifayap oluyordu. Onun peşine takıldım; hiç bırakmadım….zina etti, kâtil oldu, sonunda da küfre girdi.”[1]

Şeytan’ın anlattığı bu hileli yöntemlerle gerçekten birçok İslâm âlimi ve Allah’ın sevgili velileri muhatap olmuştur. Kişinin takva, ihlas, feraset ve ilmî seviyesine göre şeytan bazen işinde muvaffak olabilmiş bazen de çabaları boşuna gitmiştir. Bazı velilerimiz, şeytanla muhatap olduklarını gizlememiştir. Mesela Abdülkadir Geylani(1077-1166) bir menkıbesinde yaşadığı bir olayı şu şekilde anlatmaktadır (Şa’ranî, et-Tabakâtü’l-Kübrâ: 456):

“Gözüme büyük nura benzer bir şey göründü. Ufuk onunla doldu. Sonra ondan bir sûret peyda olur gibi oldu. Bana şöyle dedi: “Ey Abdulkâdir! Ben senin Rabbi’nim, haramları senin için helal kıldım.” Onu, bu sözünden tanıdım. Şeytan olduğunu hemen anladım. Ve aramızda şu konuşmalar cereyan etti: Ben: “Çekil ey lanetli! Bana o nur diye gösterdiğin şey, zulmetin ta kendisidir. O sûret ise dumandan başka bir şey değildir.” dedim. Şeytan: “Rabbin hikmeti sayesinde elde ettiğin ilimle benden kurtuldun. Menzillerdeki inceliklere aşina olman da sana yardım etti. Halbuki ben bu gibi hallerle yetmiş kadar ehl-i tarîki yoldan çıkardım.” dedi. Ben:  “Bu Allah’ın bir lütfudur.” dedim. Bu olayı dinleyenlerden bazıları kendisine: “Onun şeytan olduğunu nasıl anladın?” diye sordular. Abdülkadir Geylanişöyle cevap verdi: “Sana haramları helal kıldım, demesinden.”

Demek ki şeytan, bazen fırsat kollayarak, çoğu zaman anlık gaflet hallerinde herkesi itikaden/fikren aykırı bir yola meylettirmeye kalkışabilir.Abdülkadir Geylani, ihlas, feraset ve ilmi ile bu çarpık teklifin ancak şeytanî olabileceğini anlamış ve Kuran’ın emrini hatırlayarak (Araf: 200) hemen Allah’a sığınmış ve şeytanın şerrinden emin olabilmiştir.

Şeytan, Fazlullah Hurufi’yi Yoldan Çıkartmış Olamaz Mı?

İnsanları, velev ki sapkın olsun, fikirlerini, hallerini, birkaç basit izah şablonuna göre kategorize ederek, onlar ve sonraki nesiller hakkında vahim sonuçlar doğurabilecek idam gibi kesin bir hüküm vermek, yapılan en büyük hatalardan birisidir. Her insan, zaman zaman ruh/akıl dünyasında depresif/sapkın dalgalanmalar yaşayabilir. Sosyal konuların çözümünde en girift mesele, insanla olanıdır.

İslâm’ın ulûhiyet inancında elbette manevî keşif ve tekâmül vardır. Ama fıtratımız ve aklımız bize her sırrı bilmemize imkân vermez. Fikrî-manevî tekâmül bile şer’î hudutlarla sınırlıdır. Bu ilahî sınırlama ölçülerinin (belki de şeytanın telkinleriyle) dışına çıkarsak, bidat ve hurafelere prim vermiş oluruz. Mesela Allah’ın zatı ve mahiyetinin özelliklerine dair doğrudan doğruya düşünmemiz, bir hikmet-i ilahi olarak bizzat Allah tarafından yasaklanmıştır. Çünkü aklımızı zorlayan ve hatta onun tükenmesine sebebiyet veren bu fayda sağlamayan düşünceler, aklî hududun dışında kaldığı için, bizi manevî aydınlığa götürmez.

Allah’ı, O’nu tanımlayan sıfat ve isimlerin dışında, başka bir konumda/hüviyetle ele almaya başlarsanız O’na noksanlık izafe etmiş olursunuz. O zaman kâinatın, kaderin ve insanlığın varlığını dahî izah edemezsiniz. Allah’ın bir elçisi konumunda olan ve sadece vahye bağlı tebliğ ile vazifelendirilmiş olan kul peygamber statüsünde olan Hz. Muhammed’in (sav) dahî ilahlaştırılması mümkün değilken, böyle bir vasfı bir insana/veliye yüklemek, şirkin en tehlikeli versiyonudur.

Cüz’i iradelerini şer’i hududa (Kuran ve Sünnete) göre ayarlamakta (belki de şeytanın telkinleriyle) zorlanan Müslümanlar, külli irade ile çatışma noktasına gelirler ki, bu da onların itikadî felaketleri olur. Şeytanın asıl gayesi de zaten budur. Halbuki sınırlı ve izafî bir tasarruf hâlinde tecelli eden cüz’i irade, imtihan şuuru ile şer’an caiz olan tevhidî tekamül için kullanılır ise, vehbî bilimler ve keşifler de o nispette murad-i ilahiyeye uygun düşerek geliştirilebilir. Bu durum Fazlullah’da ilk yıllarında aslında aynen bu şekilde gelişmiş olduğunu tahmin edebiliriz.

Ne var ki Fazlullah, 34-35 yaşlarında Tebriz’de Hz. Âdem, Hz. İsâve Hz. Muhammed’i (sav) aynı rüyada hep birlikte gördükten sonra başka ehil ve güvenilir bir rüya tabircisine müracaat etmeksizin kendi başına yapmış olduğu tevhit inancına ters düşen rüya tevili, öyle görünüyor ki, şeytanın sinsî bir müdahalesiyle ortaya çıkmıştır. Bırakınız kendisinin Mehdi/Mesih olması, Fazlullah,şaşırtıcı bir şekilde peygamberlik makamının bile üstünde olduğuna inandı. Nasıl olduysa şeytanın vesvesesiyle bu basit yalana, bizzat kendisi iman etti ve hidayet yolundan da uzaklaştım endişesi hiç yaşamadı. Şu uyarıcı âyeti keşke o anda hatırlayabilseydi de bu sapık düşünceden hemen Allah’a sığınmış olsaydı:

“Gerçekten bunlar (şeytanlar), onları (velileri) yoldan alıkoyar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanır.”(Zuhruf: 37).

Allah’ın kullarına tanıdığı cüz’i iradenin, bir rüyaya dayandırarak, kulun ‘hür’ aslında şeytanî iradesiyle küll-i irade boyutuna dönüştürmesi ve kendisini ‘Peygamber/ilah’ konuma getirmesinin, sapkın bir tutum ve davranış olduğunu bilmek, yeterli değildir. Bunun yanında bu vahim sonuca varmanın esbab-ı mucibiseni de araştırmak gerekir ki benzer hadiselere karşı tedbirli olabilelim.

İster bir manevî önder (veli, şeyh, hoca vb) olsun, isterse siyasî bir lider (Diktatör, Sultan; Han, Tek Adam, Führer vb.) olsun fark etmez, kim kendini “ilah” yerine koyma cüretini gösterirse, aslında ruhunu firavunlaştırmış olur. Bazı ülkelerde adaletin yerine zulüm hâkim ise, bu orada güç sahibi olan siyasî liderlerin nefislerine/şeytana uyarak, cüz’i iradelerini yanlış kullanmaların bir sonucudur. Bir yerde de bid’at ve hurafeler gibi manevî sapkınlıklar revaçta ise, bu da orada din adına sözde tebliğde bulunan sapkın tarikat liderlerinin nefislerine yani şeytanın tuzağına düşmelerinin acı bir neticesidir.

Şeytan, gaflete düşürebilecek adayların kimlik, makam ve özelliklerine göre bazı özel mantıkî tuzaklar hazırlar. Onları gaflete, yani delalete düşmelerine sağlayacak nefse cazip gelen ve aslında cüz’i iradelerini mahkûm eden bir teşebbüste bulunur. Bir kere siyasî/manevî yönden nüfuzu olan bir lider, anlık gaflete daldı mı, cüz’i iradesini kaybetmeye başlar, hakikat ölçülerini unutur ve uyarıcı istişareleri artık gereksiz görür.

Çünkü gaflette olduğunun farkına varmayacak kadar iddiasında sabit fikirlidir. Bu tehlikeli sürece erkenden müdahale edilmez ve kendileri uyarılmazsa en nihayetinde biri siyaseten, diğeri de dinen kendini dokunulmaz ilan eder. O noktadan sonra artık adalete/hakikate dönmenin kendi kendini inkâr etmek anlamına geleceğini vehmeden nefsanî/şeytanî akıl, iflas etmiş cüz’i iradesiyle gaflete yapışır. O gaflet türü, anlık bir gafletten ziyade sistemli bir şekilde pekiştirilmiş kalıcı gerçek bir sapkın hâlidir.

İdeolojiyle/ulûhiyetle sistemleştirilmiş gaflet, artık o kişinin tek var oluş gayesidir. Bunun için her türlü siyasî/ideolojik/dinî slogan kullanmak ve bunun için mücadele etmek, sadece siyasî/manevî liderin değil takipçilerin de itaat kültürünün bir yansıması olarak genelde gönüllü olarak ifa edilen bir görevdir.

Halbuki bu sloganlar, itidalden uzak cazip bir yalana dayanır. Ama liderler, bazen acziyetlerini bile bile kendi yalanlarına inanmak mecburiyetinde kaldıkları ve(ya) istedikleri için (mitomani), inanmışlık inancı ile o kadar gerçekçi görünürler ki, özellikle avam tabakasından gelen takipçileri bile o yalana liderlerinden daha fazla inanır (kolektif paranoya).

Mesela Kuran-ı Kerim’de geçen bütün “fazl”ile ilgili kelimeler, Fazlullah’ın manevî yüceliğine işarettir ve Fazlulullahda sâliklerin gözünde artık Allah’ın zuhuru şeklindedir. Fazlullah’ın baş eseri Câvidânnâme de tevil yoluyla Kuran’ı en doğru izah eden (ve belki de onu ikame eden en son) ilâhî bir kitaptır. Halbuki Kuran yorumu meale ışık tutması gerekirken ve onun yerini alması hiç mümkün değilken, tevil yoluyla Kuran âdeta başka bir “ilahî kitapla”  sözde ikame edilmektedir. Bunun aslı kabul edilecek bir yönü yoktur.

Hakikat ve tevhidî istikamet ekseninde tefekkür, istişare ve eleştiri kültürü insanların elinden alınırsa, liderlerle birlikte takipçileri de yalanların cazibesine kapılıp bir dönem mutluluk coşkusu ve kurtuluş ümidi yaşayacaktır. Yalanlar dünyasında hiçbir değerin asliyeti korunamaz, istismar ve her türlü yozlaşma baş gösterir. Fakat yalan unsurları görebilmek, feraset ile hakikati kavramak ve basiret ile doğru yolu bulmak, artık takipçileri için imkânsızdır. Onlar için yalan bile olsa kolektif duygu/bağlılık, cemaat/siyaset birliği daha önemlidir. Uyarma mahiyetinde hakikati haykıran cesur ve tarafsız âlimler, manevî/siyasî liderine göre ya cahildir (kâfirdir), ya da vatan hainidir (düşmandır). Dolayısıyla siyasî/manevî liderin bir emri ile onlar derhal hedef tahtasına konulur ve etkisiz hâle getirilir. Sakıncalı kişilerin etkisiz hâle getirilmesinde tek geçerli unsur, artık ilim veya adalet değil güçtür. Burada hangi liderin daha güçlü olduğu elbette önemlidir.

Velhâsıl-ı Kelâm

İlahlık iddiasındabulunan Fazlulullah, dünyaya hâkim olmanın dışında başka bir davası olmayan Timurlenk’ten üstün ve şeytanın telkinleriyle daha güçlü olduğunu zannederek, bir cihan imparatorunu kendi manevî tarıkına davet etmesinin sebebi budur. Yine şeytanın bir hilesi olduğunu düşündüğüm bu iyi niyetli davetiye aslında dünyevî yönden yeni bir fitnenin başlangıcı ve meta-fizik yönden ise şeytanın zaferi olacaktı.

TimurlenkKuran’a Kerim’de Kasas ve Tahasurelerinde Allah’ın Hz. Musaile Hz. Harun’a açıkça ilahlık iddiasında bulunmuş olan Firavun’u öldürme emri vermediğini, bunun yerine peygamberlerine tevazu içinde yumuşak ve ikna edici bir lisanla zalim Fıravun’a tebliğde bulunmalarını istemiş olduğunu belki bilmemiş olabilir. Peki kendisi de zulüm konusunda pek pür-ü pak olmayan Timurlenk’e Fazlullah’ın idamı gereklidir fetvası veren saray ulemasına ne demeli? Feyzullah’ı ıslah etme yoluna gitme gereği duymadan ona tövbe istiğfar etme hakkı tanımadan sorgusuz sualsiz hayat sahnesinden uzaklaştırmak ne derece İslâm’a uygundur?

Peki rakip bildiği bir kişiyi idam ettirerek, Timurlenk, uzun vadede ne elde edebilmiştir? Koskocaman bir hiç. Daha da ötesi şeytanın hedefine ulaşmasına gayri şuurî olarak yardımcı olmuş ve ekmeğine yağ sürmüştür. Çünkü bu idam, İslâm coğrafyasında bugün de halen tesirini görebileceğimiz fitne ateşin daha da alevlenmesine ve yayılmasına sebebiyet vermiştir. Ne gibi toplumsal/manevî felaketler yaşandığını merak ediyorsanız o zaman gelecek yazımı sabırla bekleyeniz.

[1]Bersisa’nın şeytan tarafından nasıl aldatıldığının öyküsünü “İlimsiz Amel “ bağlamında ele alınan ve TRT Avaz’da yayınlanan bir videodan seyredebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=7y6WnJt7H18

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.