
İnsan, fıtratı icabı anlam arayan bir varlıktır ve bu nedenle de varoluşunun kaynağını, yönünü ve nihai akıbetini sorgulamadan edemez. Onun bu arayışına tarihî süreç içinde cevap veren en güçlü iki yapıdan birinin din, diğerinin de ideoloji olduğu; ancak bir birinden çok farklı olan bu iki sistemin, zaman zaman aynı düzlemde ele alınarak birbirine indirgendiği; özellikle modern seküler düşüncenin etkisiyle dinin, çoğu kez ideolojik bir sistem gibi algılandığı ve yorumlandığı görülmektedir.
Oysa burada sorulması gereken asıl soru şudur: İlâhî hakikate dayandığına inanılan bir sistem, insan aklının ürünü olan düşünce sistemleriyle aynı kategoride değerlendirilebilir mi? Diğer bir ifadeyle, aşkın bir kaynağa dayanan din ile insanın kendi tarihsel tecrübelerinden doğan ideoloji arasında mahiyet bakımından bir özdeşlik kurulması söz konusu olabilir mi? Bu sorular, hem kavramsal bir tartışmayı; hem de insanın kendisini, dünyayı ve aşkın olanla ilişkisini nasıl konumlandırdığına dair ontolojik bir tercihi de içinde barındırmaktadır. Zira din, insanın varoluşuna anlam kazandıran ilâhî bir hitap olarak kendisini sunarken; ideoloji, insanın dünyayı anlamlandırma ve düzenleme çabasının tarihsel bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır.
Bilindiği gibi ideoloji; genellikle insan eliyle oluşturulan, toplumu düzenleme amacı taşıyan fikirler bütünü olarak ele alınmakta; liberalizm ve sosyalizm gibi sistemler de bu kapsamda değerlendirilmektedir. Dolayısıyla da “ideoloji, bireylerin veya toplumların dünyayı algılama, yorumlama ve eylemlerine yön verme biçimini oluşturan sistemli inançlar, değerler ve fikirler bütünü” olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifade ile ideoloji, “siyasi, ekonomik veya toplumsal bir düzeni savunmak, açıklamak veya değiştirmek amacıyla kullanılan temel bir pusula” olarak kabul görmektedir.
Din ise “ilâhî kaynağa” dayanmakta, insanın Allah’la, insanın insanla ve insanın varlıklarla ilişkisi ile ilgili bilgileri, ilke ve kuralları ihtiva etmektedir. Daha açık ifade ile “Din, akıl sahibi insanları kendi özgür iradeleriyle hayırlı olan işlere ve hakikate sevk eden, peygamberler aracılığıyla Allah tarafından gönderilen ilahî kurallar bütünüdür.” Bu nedenle iman, ahlak, ibadet ve toplumsal düzeni sağlayan hukuk kurallarını ihtiva eden dinin, bir ideoloji olarak algılanması ve sunulması son derecede yanlış bir davranıştır.
Bu nedenledir ki din ile ideoloji arasında önemli ve ciddî mahiyet farkı bulunmaktadır. Zira din, hem dünya, hem ahirete ait muhtevayı ihtiva ettiği halde, ideoloji sadece dünya ile ilgili muhtevayı içermektedir. Daha da önemlisi dinin ilke ve kuralları mutlaktır ve bu nedenle sabittir ve değişmezlik potansiyeline sahiptir. İdeolojilerin ise tarihsel şartlara bağlı olarak doğduğu, zamanla da değiştiği görülmektedir.
Bunula birlikte din ile ideolojinin bir benzer yanı ve ortak noktası da bulunmaktadır. Nitekim her ikisi de insanlara bir dünya görüşü sunmakta ve insan davranışlarını yönlendirmek ve toplumsal bir düzen kurmak amacını veya iddiasını taşımaktadır. Dolayısıyla günümüzde bazı düşünürlerin dini, bir “ideoloji” olarak görmeleri, onların kategorik bir bakış açısıyla dine yaklaştıkları ve dinin ideolojiden daha kapsamlı ve daha derinlikli bir yapıya sahip olduğu gerçeğini göz ardı ettikleri anlaşılmaktadır. Diğer bir ifade ile böyle bir düşünceye sahip olan kişilerin, sekülerleşme süreçleriyle birlikte dinin toplumsal rolünü yeniden tanımlama arzusu ve düşüncesi, onları böyle bir değerlendirmeye sevk ettiği bilinmektedir.
İslâmî perspektif ile bakıldığında ise din, insanın varoluş amacını belirleyen ilâhî bir hitap olduğu ve bu hitabın da Kur’ân’da “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Ayetiyle ifade edildiği görülüyor. Ayrıca İslâm’ın insanı arındırmak ve ahlaklı bir toplum oluşturmak amacını da taşıdığı ve Hz. Peygamberin, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Sözünden de bu anlaşılıyor. Bu nedenledir ki Kur’an, kendisinin insanlara bir hidayet rehberi olduğunu söylüyor. Kur’an’ın bu ifadeleri de dinin ideoloji gibi algılanması ve tanımlanmasının yanlışlığını gösteriyor. Bununla birlikte tarihsel süreçte dinin ideolojik amaçlarla kullanıldığı gerçekliğini de unutmamak gerekiyor. Ancak böyle bir uygulamanın dinden kaynaklanmadığını, bilakis bu tür uygulamaların onun ruhuna aykırı olduğunu da söylemek icap ediyor. Nitekim “Dinlerini parça parça edip grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur” ayeti de buna işaret ediyor.
Tolstoy, “Din Nedir?” adlı eserinde, Hıristiyanlık için şunları söylemektedir: “Sanmayın ki Kilise Hıristiyanlığı eksik tek taraflı, şekli bir Hıristiyanlık görüşüşüydü ve şöyle veya böyle bir Hıristiyanlıktı. Böyle sanmayın; zira Kilise Hıristiyanlığı hakiki Hristiyanlığın düşmanıdır ve hakiki Hristiyanlıkla ilişkisi sayesinde ayakta durmaktadır. Ya kendi kendisini yıkacak veya yeni suçlar işlemeye devam edecektir.” Onun bu sözlerini, İslâm’ın yorumlarını ve geleneği, gelenekçiliğe dönüştüren ideolojik ve entegrist yaklaşımlar ve düşünceler için de söylemek, abartılı bir yaklaşım olmayacaktır. Nitekim günümüzde bazı çevrelerin, bütüncül bir Kur’ân bilgisi ve kültürü yerine “Epistemik Cemâat” kültürünü mutlaklaştırmaları buna bir örnek teşkil etmektedir.
Bu nedenledir ki cemaatçi toplum modelini benimseyen Müslümanlar ile cemiyetçi toplum modelini benimseyen Müslümanlar arasında “gelenekçi Müslüman” ve “yenilikçi Müslüman” ayrımı yapılmaktadır. Böyle bir ayrımın temelinde ise Kur’ân’a yaklaşım ve anlama yöntemi farklılıklarının bulunmuş olmasıdır. Zira cemaatçi toplum modelini benimseyen Müslümanlar, cemaat liderinin karizmatik kişiliğine ve otoritesine dayalı bilgiyi, dinî hayatları için gerekli ve bağlayıcı görürken; cemiyetçi toplum modelini benimseyen ve bu modeli savunan Müslümanlar da Kurânî bilgiye dayalı ilke ve prensipleri dinî hayatları için gerekli ve bağlayıcı görmektedirler. Diğer bir ifade ile cemaatçi toplum anlayışındaki karakteristik özellik, cemaat liderinin otoritesi ve karizmatik kişiliğine bağlı olmayı gerekli görürken; cemiyetçi toplum anlayışındaki karakteristik özellik ise, Kur’an’ın ilke ve kurallarını tek otorite olarak kabul edilmesini gerekli görmektedir.
Böyle bir ayırımın kökeni ise Emevîler’e dayanmakta ve bu dönemde Hz. Peygamber’in kurmaya çalıştığı ilke ve kurallara dayalı toplum modeli yerine cemaat liderine bağlı bir toplum modelinin oluşmasına zemin oluşturduğu; sonraki dönemlerde de geliştiği ve kurumsallaştığı bilinmektedir. Bu model, tarım toplumlarında olumlu sonuçlar verse de, sanayi devrimi ile birlikte değişen ve oluşan yeni sosyal yapının ürettiği sorunlara yeterince cevap veremediği görülünce yeni arayışlara geçildiği ve bazı ilim adamlarının bu sorunlara cevap aramaya başladıkları ve yeni görüş ve düşünceler ürettikleri görülmektedir.
Bunlar arasında geleneksel dinî kültürün ve yorumların, bilginin kaynağı ve değeri açısından tahlil edilerek din ile yorumunu ayıran bir düşüncenin ve anlayışın oluşması ve gelişmesi ise en dikkat çekici olanıdır. Nitekim bu ayırıma göre bir “ed-Din” vardır, bir de “dinî’ olan. “ed-Din”, Allah’ın sunduğu ilkeler ve kuralları; dinî olan ise dinin beşer tarafından anlaşılan ve yapılan yorumlarını tanımlamakta, dolayısıyla yapılan bu yorumların din değil, dinî olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Zira dinde insanın hiçbir etkisinin bulunmadığı; ama vahyin anlaşılmasında ve yorumunda insanın devrede olduğu görülmektedir.
Bu nedenle dinde yapılan her yorum ve her görüş, aslında bir içtihattır ve her içtihat da özü itibariyle doğru ve yanlış olma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle her içtihat ve görüş, mutlak doğruyu değil, izafî doğruyu ifade eder. Dolayısıyla din ile ideoloji arasındaki kısmî ilişki, yüzeysel bazı benzerliklerin ötesinde, bir anlam ifade etmez, bu da İslâm ile onun yorumu olan geleneksel kültürün veya ideolojik düşüncelerin özdeş olmadığını gösterir.
Son tahlilde asıl mesele, din ile ideoloji arasında yüzeysel benzerlikleri bulmak değil; onların hangi hakikat zeminine yaslandığını doğru kavrayabilmektir. Dolayısıyla dinin ideolojiye indirgenmesi; onu daraltmak, sınırlandırmak ve nihayetinde özünden uzaklaştırmak anlamına gelmektedir. Zira ideolojiler insanı dünyaya bağlamakta, din ise insana hem dünyayı hem de ahireti ve hakikati önermekte ve bunun yolunu göstermektedir. Çünkü ideolojiler zamanla değişmekte ve yerini başka düşüncelere bırakmaktadır, fakat din, insanın değişmeyen hakikat arayışına hitap eden ilâhî bir çağrı olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
Burada söz konusu olan asıl tehlike, sadece dinin ideolojiye benzetilmesi değil; insanın onu ideolojik kalıplar içine hapsederek kendi dar ufkuna da mahkûm etmesidir. Zira bu durumda din, yol gösteren bir hakikat/hidayet olmaktan çıkmakta ve yönlendirilen bir araca dönüşmektedir. Bu sebeple yapılması gereken, dini ideolojilerin diliyle tanımlamak değil; ideolojileri dinin sunduğu daha geniş ve kuşatıcı hakikat perspektifi içinde yeniden değerlendirmektir. Ancak o zaman insan, hem kendisini hem de içinde yaşadığı dünyayı doğru bir yere konumlandırabilir. Çünkü din ne bir düşünce sistemidir ne de bir ideoloji…O, insanın varoluşuna yön veren, onu aşan ve ona anlam kazandıran ilâhî bir hakikat çağrısıdır.
‘‘YA DEĞİŞİM YA ÇÖKÜŞ!: YARIN DEĞİL! HEMEN ŞİMDİ!’’ CENAZE ORTA YERDE VE ARTIK HİÇBİRİMİZ MASUM…
SUSMA ORUCU: “YA HAYIR SÖYLE, YA DA SUS!” Öncelikle şu hususun altını kalın çizgilerle çizeyim:…
“Titanic’ten Yapay Zekâya: İnsanın Bitmeyen Yenilmezlik Yanılgısı” 1912 yılında ilk seferine çıkan RMS Titanic, dönemin…
Muhammed Emin Yıldırım: Siyer Diorama Müzesi Hz. Muhammed’i Daha İyi Anlamaya Katkı Sağlayacaktır Merkezi İstanbul…
MUHAMMEDSİZ MÜSLÜMANLIK PROJESİ VEYA YEREL MİSYONERLİK Hz. Muhammed’e (sav) kadar gönderilen peygamberlerin tamamı bölgeseldir. Tek…
TOPLUMSAL CİNNETİN EŞİĞİNDE GENÇLİK: OKULLARDA ŞİDDET VE TOPYEKÛN KURTULUŞ REÇETESİ Urfa ve Kahramanmaraş’ta okullara kadar…