
Din tektir; kaynağı birdir, çağrısı birdir, ölçüsü birdir. Allah’ın indirdiği hakikat parçalı değildir. Kur’an ayrı ayrı cemaatlere, hiziplere, kavimlere, coğrafyalara göre inmiş bir kitap değildir. O, insanı Rabbiyle, insanı insanla, toplumu adaletle, ümmeti de vahdetle buluşturmak için indirilmiştir. Buna rağmen bugün Müslümanların manzarasına bakıldığında acı bir çelişki göze çarpmaktadır: Kitap bir, Peygamber bir, kıble bir, dava bir; fakat kalpler dağınık, öncelikler çatışmalı, diller ayrıştırıcı, saflar gevşek, kardeşlik iddiası ise çoğu zaman slogan seviyesindedir.
Bu yarılma sadece siyasî bir dağınıklık değildir. Sadece mezhebî bir ayrışma da değildir. Bundan daha derin bir kırılma vardır: Müslümanların din tasavvurunda, kulluk anlayışında, aidiyet ölçüsünde ve birbirini değerlendirme biçiminde ciddi bir çözülme meydana gelmiştir. Bu yüzden bugün birçok yerde din konuşulmakta, fakat dinin inşa etmek istediği insan tipi görünmemektedir. Allah adına konuşulmakta, fakat Allah’ın ahlakı hayata taşınmamaktadır. Ümmet vurgusu yapılmakta, fakat en küçük görüş farklılığında kardeşlik askıya alınmaktadır.
Asıl mesele burada başlar: Allah’ın dini bütünlüğünü korurken, Müslümanların neden parçalanmış hâlde yaşadığı meselesi.
Dinin bütünlüğü, İslam’ın sadece ibadetlerden oluşmaması demektir. Sadece namaz, oruç, zekât ve hac değil; ahlak, adalet, hukuk, merhamet, emanet, sadakat, infak, şahitlik, ilim, basiret, toplumsal sorumluluk ve siyasal duruş da bu bütünlüğün içindedir. Din, insanın yalnız secde anını değil; ticaretini, öfkesini, sevgisini, düşmanlığını, aile hayatını, yoksulla ilişkisini, iktidarla mesafesini ve hak karşısındaki duruşunu da belirler.
Kur’an’ın ortaya koyduğu din parçalanamaz bir bütündür. Ondan bir kısmını alıp bir kısmını ihmal etmek, görünürde dindarlık üretir; fakat hakikatte eksik bir teslimiyet doğurur. Bir insan namazında hassas, fakat emanette gevşekse; dili zikre alışkın, fakat kalbi kibirle doluysa; İslam adına konuşuyor, fakat kendi çevresi dışındaki Müslümanlara karşı hoyratsa, orada dinin tamamı taşınmıyor demektir. Dinin bütünü korunmadan ümmetin birliği de korunamaz. Çünkü ümmeti bir arada tutan sadece ortak kelimeler değil, ortak kulluktur.
İslam, insanı Allah’a bağlarken aynı anda kardeşine de bağlar. Tevhid sadece “Allah birdir” cümlesi değildir; aynı zamanda hükmün, ölçünün, üstünlüğün ve aidiyetin kaynağının tek olmasıdır. İnsan gerçekten tevhidi kavradığında, kendi grubunu merkeze koyamaz; kendi öfkesini hakikat zannedemez; kendi dar çevresini ümmetin tamamı yerine geçiremez. Çünkü tevhid, insanı putlardan arındırdığı gibi; aidiyet putundan, lider putundan, grup putundan, mezhep putundan ve nefsin kutsanmasından da arındırır.
Ümmetin parçalanması bir günde olmaz. Bu dağılma, önce kalpte başlar; sonra dilde görünür; sonra tavırlara yerleşir; en sonunda yapısal hâle gelir. Bir topluluk, Allah için sevmeyi unuttuğunda, Allah için eleştirmenin adabını kaybettiğinde, Allah için sabretmekten yorulduğunda parçalanma başlar.
İlk kırılma, dinin merkezinden insanın merkezine kayılmasıdır. Hakikat ölçü olmaktan çıkıp, kişiler ölçü hâline geldiğinde ümmet dağılır. İnsanlar artık “Kur’an ne diyor?” diye değil, “Bizim hoca ne diyor?”, “Bizim çevre ne düşünüyor?”, “Bizim grup bunu nasıl yorumluyor?” diye bakmaya başladığında hakikat, asıl yerinden koparılıp dar aidiyetlerin içine hapsedilir. Böyle bir durumda herkes İslam’dan söz eder; ama her biri kendi dar çerçevesinden konuşur. Sonuçta ortak kaynak dururken ortak dil kaybolur.
İkinci kırılma, usul kaybıdır. Farklılık rahmet olabilir; fakat usulsüzlük felakettir. Müslümanlar tarih boyunca görüş ayrılıkları yaşamıştır; fakat edep, ilim, takva ve ümmet bilinci korunduğunda bu farklılıklar zenginliğe dönüşmüştür. Ne zaman ki farklılıklar nefisle beslendi, üstünlük yarışına dönüştü, karşı tarafı değersizleştirme aracına çevrildi; işte o zaman ayrılık derinleşti. Bugün birçok tartışmanın altında hakikati arama çabası değil, karşı tarafı yenme tutkusu yatmaktadır. Bu da ilmi mücadeleyi nefsi kavgaya dönüştürmektedir.
Üçüncü kırılma, önceliklerin bozulmasıdır. Bugün bazıları dinin büyük meselelerini unutup küçük ayrıntılar üzerinden sertleşmekte; bazıları da temel esasları gevşetip birliği sadece duygusal bir yakınlığa indirmektedir. Hâlbuki ümmetin birliği, hakikatten taviz vererek kurulmaz; hakikat etrafında ahlaklı bir yakınlaşma ile kurulur. Ne her ayrıntıyı savaş sebebi yapmak doğrudur, ne de Allah’ın hudutlarını belirsizleştirerek yapay bir huzur üretmek. Yumuşak üslup ayrı şeydir, omurgasızlık ayrı şeydir. Tavizsiz duruş ayrı şeydir, kırıcı üslup ayrı şeydir. Mümin, ikisini birbirine karıştırmamalıdır.
Bu sorunun cevabı ağır ama açıktır: Çünkü secdeyi beden yapıyor, fakat secdenin terbiyesi hayata tam yansımıyor. Namaz kılan kalabalıkların çokluğu, ümmet bilincinin güçlü olduğu anlamına gelmez. Aynı kıbleye yönelen insanların, aynı derdi taşıdığını söylemek de her zaman mümkün değildir. Kimi ibadeti kişisel bir arınma olarak görmekte, fakat toplumsal sorumlulukla bağ kurmamaktadır. Kimi adalet dili kullanmakta, fakat en yakınına karşı bile adil davranmamaktadır. Kimi ümmetten söz etmekte, fakat kendi hizbi dışında kimseyi bu çerçevenin içinde görmemektedir.
Mesela bir şehir düşünelim: Aynı camide omuz omuza saf tutan insanlar, camiden çıktıktan sonra birbirini küçümseyen, birbirinin çabasını değersiz gören, birbirinin niyetini sorgulayan tutumlar içine girebiliyor. Birinin yardım faaliyeti diğerine göre “yetersiz”, diğerinin ilmi çalışması başkasına göre “kopuk”, ötekinin davet üslubu bir başkasına göre “fazla sert” veya “fazla gevşek” bulunabiliyor. Elbette eleştiri olacaktır; fakat mesele eleştirinin Allah için mi, yoksa üstünlük kurmak için mi yapıldığıdır. Niyet bozulduğunda, haklı cümleler bile fitne üretir.
Bir başka örnek: Bir bölgede zulüm yaşanırken herkes aynı acıyı konuşuyor gibi görünür; fakat yardımlaşma anında grup isimleri öne çıkıyor. Acı ortak, slogan ortak, düşman ortak; ama rahmet ortaklaşmıyor. Herkes kendi etki alanını büyütmeye çalışıyor. Bir yetimin gözyaşı bile bazen rekabetin gölgesinde kalabiliyor. İşte burada ümmet bilincinin değil, kurumsal veya hizbî benliğin öne çıktığı görülür. Din bütünlüğünü koruyan bir vicdan böyle bir daralmayı kabul etmez.
Bir başka durum da aile ve çevre ilişkilerinde görülür. İnsan, uzak coğrafyalardaki Müslümanlar için dua ederken, kendi mahallesindeki Müslüman kardeşine tahammül edemiyorsa, orada duygusal bir ümmet söylemi var; fakat yaşanan kardeşlik zayıftır. Hâlbuki ümmet, sadece harita üzerinde hissedilen bir bağlılık değil; kapı komşusuna, çalışma arkadaşına, farklı anlayıştaki bir Müslümana karşı gösterilen edep ve adaletle de ölçülür.
Bugün ümmeti yoran şeylerden biri de budur. İnsanlar kendi hizmetini büyütmek için başkasının emeğini küçültebiliyor. Kendi grubunu diri tutmak için diğer Müslümanların eksiklerini sürekli gündemde tutabiliyor. Kendi doğrularını savunurken başkasının iyiliğini görmezden gelebiliyor. Böyle bir iklimde bereket çekilir; çünkü Allah, kibirle beslenen dindarlığa yardım etmez.
Mesele sadece açıktan düşmanlık da değildir. Bazen daha incelikli biçimde ortaya çıkar. Görünürde nezaket vardır; ama kalpte üstünlük duygusu gizlidir. Dilde kardeşlik vardır; ama pratikte mesafe korunur. Birlikten söz edilir; ama yetki, görünürlük, itibar ve yönlendirme söz konusu olduğunda herkes kendi alanını muhafaza etmeye çalışır. Bu tavır, açık kavgadan daha tehlikelidir. Çünkü yara görünmez, fakat derinleşir.
Bir topluluk düşünelim: Kur’an halkaları yapılıyor, yardım faaliyetleri yürütülüyor, gençlik çalışmaları sürdürülüyor; fakat bu çalışmaların merkezinde Allah rızasıyla birlikte “bizim yapı büyüsün” hissi de sessizce yer ediniyor. Böyle olduğunda insan farkında olmadan dine hizmeti değil, kendi çevresini tahkim etmeyi öncelemeye başlar. Sonra bir başka topluluğun başarılı çalışması sevinç değil rahatsızlık üretir. İşte bu, ümmeti içeriden tüketen bir hastalıktır.
Tarih boyunca Müslümanlar farklı ilmi ekoller, kültürel çevreler, mücadele biçimleri ve düşünce çizgileri geliştirmiştir. Bunların varlığı tek başına sorun değildir. Sorun, bunların İslam’ın önüne geçirilmesidir. Mezhep, dini anlamaya yarayan bir yol olabilir; dinin kendisi değildir. Cemaat, hayrı örgütleyen bir yapı olabilir; ümmetin yerine geçemez. Bir hareket, adalet için çaba gösterebilir; hakikatin tamamını tek başına temsil ettiğini iddia edemez. Bir âlim çok kıymetli olabilir; masum değildir. Bir lider fedakâr olabilir; sorgulanamaz değildir.
Ne zaman ki araçlar amaç hâline gelir, ümmet bilinci zedelenir. İnsanlar artık Allah için değil, etiketler için sevmeye başlar. Hakka bağlılık yerini, yapılara sadakate bırakır. O zaman kardeşlik, ortak iman zemininde değil; ortak aidiyet zemininde şekillenir. Bu da dinin geniş ufkunu daraltır. Rahmet olan çeşitlilik, çatışma üreten kamplaşmaya dönüşür.
Burada dikkat edilmesi gereken incelik şudur: Bir yapıya mensup olmak tek başına problem değildir; fakat o yapıyı hakikatin tek penceresi görmek ciddi bir problemdir. Kendi çevresinin doğrularını mutlaklaştıran insan, hem öğrenme kabiliyetini hem de adalet duygusunu kaybeder. Artık başka bir Müslümanın sözünü dinlerken hakikati aramaz; açık arar. Bu ise kalbi karartan bir hastalıktır.
Dil sadece iletişim aracı değildir; aynı zamanda inşa aracıdır. Bir toplumun dili sertleştikçe kalbi de sertleşir. Müslümanların birbirine hitabında merhamet azaldığında, haklı sözler bile yaralayıcı olur. Bugün birçok hayırlı niyet, yanlış dil sebebiyle etkisini kaybetmektedir. Çünkü dil, sadece ne söylediğimizle değil, nasıl söylediğimizle de ilgilidir.
Bazı insanlar, tavizsiz olmayı kırıcı olmak sanıyor. Oysa hakikati savunurken nezaket göstermek, ilkelerden vazgeçmek değildir. Peygamberî üslup tam da burada örnektir: Net ama hırçın değil; kararlı ama kibirli değil; davetkâr ama belirsiz değil. Yumuşak söz, hakikati gevşetmek anlamına gelmez. Bilakis bazen hakikatin kalbe ulaşmasının tek yolu odur.
Öte yandan yumuşaklık adına sınırları eritmek de ayrı bir sorundur. Herkesle iyi geçinmek için bâtılı görmezden gelmek, yanlışı normalleştirmek, haramı tartışmasız alan olmaktan çıkarmak, ümmet birliği değildir. Çünkü hakikatin omurgası kırıldığında elde edilen şey birlik değil; dağınıklığın üstünü örten geçici bir sükûnet olur. Bu yüzden Müslümanın dili hem yumuşak hem ölçülü, hem berrak hem ilkeli olmalıdır.
Bugün ümmetin ihtiyacı olan şey, öfke üreten bir dil değil; kalpleri Allah’ın ölçüsünde buluşturan bir dildir. Suçlayıcı değil uyarıcı, aşağılayıcı değil diriltici, dışlayıcı değil ıslah edici, muğlak değil açık bir dil. Böyle bir dil, yanlışları örterek değil; onları hikmetle ortaya koyarak birliği güçlendirir.
Ümmetin parçalanmasının en görünür sebebi farklılıklar gibi dursa da en derindeki sebep kardeşlik hukukunun aşınmasıdır. Müslüman kardeşinin kusuruyla karşılaşınca hemen hüküm veren, niyet okuyan, geçmiş bütün hayırlarını silen, tek hatadan bütünü mahkûm eden bir zihin, ümmeti ayakta tutamaz. Kardeşlik, kusursuz insanlar arasında değil; kusurlarıyla birlikte Allah’a yönelen insanlar arasında yaşanır.
Bir insan düşünelim: Yıllarca hizmet etmiş, nice fedakârlık göstermiş, birçok gencin elinden tutmuş olsun. Sonra bir konuda hata yapmış olsun. Eğer insanlar o tek hatayı alıp bütün geçmişini yok sayıyor, onu tamamen düşmanlaştırıyor, her sözünü değersizleştiriyorsa burada adalet değil öfke hüküm sürüyor demektir. Elbette hata eleştirilir; ama insanı tümden silmek, Müslüman vicdanına yakışmaz. Aynı şekilde bir başka örnekte, bir kişi bir konuda doğru söz söylemiştir diye bütün yanlışları görünmez hâle getiriliyorsa, bu da adalet değildir. Ümmetin dirilişi, ölçülü değerlendirme ahlakına bağlıdır.
Kardeşlik hukuku, sadece selamlaşmak veya aynı sofraya oturmak değildir. Kardeşlik hukuku, kardeşinin yokluğunda onu korumaktır; onun tökezlemesinden gizli bir sevinç duymamaktır; onun eksiğini pazara çıkarmamaktır; onun iyi yönünü teslim edebilmektir; onun yanlışını da kapıyı kapatmadan söyleyebilmektir. Bu ahlak kaybedildiğinde, ümmet söylemi duvarda asılı bir kelimeye dönüşür.
Çünkü din Allah’tandır, ümmet ise insandan oluşur. Dindeki kusursuzluk vahyin kaynağındandır; ümmetteki eksiklik ise insanın zaaflarından gelir. Vahiyde çatlak yoktur; çatlak, vahyi taşıyan kalplerde ve yapılarda oluşur. Bu gerçeği görmek önemlidir. Aksi hâlde insanlar Müslümanların kötü örneklerinden hareketle dine kusur bulmaya kalkar. Hâlbuki sorun dinde değil, dinin hayata taşınışındaki kırılmadadır.
Buradan iki önemli sonuç çıkar. Birincisi, ümmetin dağınıklığı bizi dinden soğutmamalıdır; aksine dine daha sahih sarılmaya sevk etmelidir. İkincisi, ümmeti eleştirirken umudu öldürmemeliyiz. Çünkü hastalık varsa tedavi de vardır. Kur’an hâlâ aramızdadır. Peygamberin örnekliği hâlâ önümüzdedir. Tarihte nice dağınıklık dönemleri yaşanmış, sonra yeniden toparlanmalar olmuştur. Öyleyse bugünkü yarılma kader değil; yüzleşilmesi gereken bir sorumluluktur.
Bugün Müslümanlar arasında açıkça konuşulmayan ama derinden işleyen bazı eğilimler vardır. Bunların teşhis edilmesi gerekir.
Birincisi, hakikati temsil etme tekeli kurma eğilimidir. Bazı çevreler kendilerini “merkez”, diğerlerini “çeper” gibi görür. Bu bakış, karşı tarafın doğrularını görmeyi engeller.
İkincisi, sürekli teyakkuz hâliyle yaşayıp herkesi potansiyel tehdit gibi algılama eğilimidir. Böyle bir zihin, kardeşlik üretemez; sadece savunma refleksi üretir.
Üçüncüsü, hizmetin ruhunu kaybedip görünürlüğe odaklanma eğilimidir. İnsanlar bazen Allah için çalıştığını söylerken, fark ettirmeden alkış ve etki alanı peşinde koşabilir. Bu hâl, niyeti bozar; niyet bozulduğunda birlik zayıflar.
Dördüncüsü, geçmiş yaraların bugünü yönetmesine izin verme eğilimidir. Bir zamanlar yaşanan yanlışlar, yeni ihtimallere kapıyı kapatabiliyor. Böylece insanlar birbirini artık bugünkü tutumuna göre değil, eski kırgınlıkların gölgesinde değerlendiriyor.
Beşincisi, genç kuşaklara parçalı bir din dili aktarılmasıdır. Gençler bazen İslam’ı bütünlüklü bir hayat nizamı olarak değil; belirli semboller, sloganlar veya tepki refleksleri üzerinden tanıyor. Bu yüzden kardeşlik, adalet, hikmet, istişare, emanet ve ahlak gibi kurucu ilkeler gerektiği kadar derin işlenmiyor. Sonuçta ses yükseliyor ama seviye yükselmiyor.
Çözüm, büyük cümlelerden önce iç muhasebeden başlamalıdır. Ümmetin parçalanmışlığından yakınan herkes önce kendine dönüp şunu sormalıdır: “Ben gerçekten ümmeti seviyor muyum, yoksa sadece bana benzeyenleri mi seviyorum?” Bu soru ağırdır; ama gereklidir. Çünkü çoğu zaman kriz dışarıda değil, insanın kendi içinde başlar.
Çözümün ilk adımı, aidiyetleri yerli yerine koymaktır. Müslüman, herhangi bir yapının mensubu olabilir; fakat asıl aidiyetinin İslam’a ve ümmete olduğunu unutmamalıdır. Bir yapı, insanı Allah’a yaklaştırdığı, ahlakını güzelleştirdiği, ümmet bilincini büyüttüğü kadar kıymetlidir. Bunun tersine, kişiyi daraltıyor, diğer Müslümanlara karşı küçümseyici bir tavra sürüklüyorsa orada ciddi bir arıza vardır.
İkinci adım, ilimle birlikte edeptir. Bilgi arttıkça tevazu da artmıyorsa, o bilgi insanı ıslah etmiyordur. Müslümanların farklı görüşleri konuşabilmesi için birbirini düşmanlaştırmadan tartışma ahlakını yeniden öğrenmesi gerekir. Bir meselenin yanlış olduğunu söylemek başka, o meseleyi savunan herkesi tümden değersiz ilan etmek başkadır. Bir görüşü reddetmek başka, o görüş sahibini İslam dairesinin dışına itmeye heves etmek başkadır.
Üçüncü adım, ortak acılar kadar ortak sorumluluklar da üretmektir. Ümmet sadece felaket zamanlarında hatırlanan bir kavram olmamalıdır. Açlık, savaş, işgal ve zulüm olduğunda ümmetten söz etmek kolaydır; asıl mesele gündelik hayatta kardeşlik hukukunu sürdürebilmektir. Birbirinin kurumunu, emeğini, gayretini yok saymayan; gerekli yerde destek olan; farklı hizmet alanlarını ümmetin zenginliği olarak gören bir bakış gelişmelidir.
Dördüncü adım, dil terbiyesidir. Hakikati savunurken insanların onurunu ezmeyen, tenkidi karalama seviyesine indirmeyen, nasihati teşhir aracı hâline getirmeyen bir dil şarttır. Sertlik bazen gücün değil, iç daralmasının işaretidir. Müminin vakarına yakışan, sakin ve sağlam konuşmaktır.
Beşinci adım, ıslahı gösteriden ayırmaktır. Her yanlış herkese açık şekilde konuşulmaz. Her hata kürsülerde büyütülmez. Her kusur sosyal zeminde dolaşıma sokulmaz. Bazen en büyük hizmet, bir kardeşin elinden tutup onu sessizce düzeltmektir. Çünkü ıslahın amacı utandırmak değil, ayağa kaldırmaktır.
Birlik, herkesin aynı düşünmesi değildir. Herkesin aynı yöntemi izlemesi de değildir. Herkesin aynı öncelik sırasına sahip olması da değildir. Birlik; Allah’ın kitabına, Resûlünün örnekliğine ve ümmetin maslahatına sadakat içinde farklılıklarla beraber yaşayabilmektir. Birlik, yanlışları yok saymak değil; yanlışla mücadele ederken kardeşliği yok etmemektir. Birlik, tek seslilik değil; ortak istikamettir.
Ayrıca birlik, menfaat ittifakı da değildir. Tehlike geçince dağılan birlik, hakiki birlik değildir. Ortak düşmana karşı kurulan geçici yakınlıklar, derin bir ümmet bilincine dönüşmedikçe kalıcı olmaz. Kalıcı birlik, ortak çıkar değil; ortak kulluk zemininde kurulabilir.
Evet, mümkündür; hatta gerekli olan budur. Çünkü İslam’ın çağrısı ne gevşekliktir ne gaddarlıktır. Hakikatten ödün vermeden merhametli olmak mümkündür. Bir yanlışa yanlış demek gerekir; ama bunu söylerken insanı topyekûn karanlığa mahkûm etmek gerekmez. Bir bidati eleştirmek gerekir; ama bunu yaparken insanların hidayet ihtimalini küçümsemek gerekmez. Bir zulme karşı çıkmak gerekir; ama öfkenin bütün ahlakı yutmasına izin vermek gerekmez.
Tavizsiz merhamet, peygamberlerin yoludur. Firavuna gönderilen Musa’nın dilindeki incelik de, Mekke müşrikleriyle mücadele eden Peygamber’in sabrı da, Medine’de münafıkların yıpratıcı tavırlarına rağmen korunan denge de bunu gösterir. Demek ki sertleşmeden net olunabilir; gevşemeden yumuşak kalınabilir; ilkeler korunurken kalpler de kazanılabilir.
Bugün ümmetin tam da böyle bir yaklaşıma ihtiyacı var. İnsanları susturan değil düşündüren, dışlayan değil uyandıran, kıran değil toparlayan, ama bütün bunları yaparken hakkı eğip bükmeyen bir çizgiye.
Aslında ümmet bir anda dağılmadı. Önce kalpler ayrıldı. Sonra niyetler daraldı. Sonra diller sertleşti. Sonra emekler rekabete dönüştü. Sonra kardeşlik hukuku zayıfladı. Bugün gördüğümüz parçalanma, uzun süredir ihmal edilen iç çözülmenin dış görüntüsüdür.
Bu yüzden yeniden diriliş de dışarıdan başlamayacaktır. Önce Müslüman, kalbinde ümmete yer açacak. Kendi çevresine gösterdiği vefayı, kendinden farklı olan Müslümanlara karşı da adaletle dengeleyecek. Bir yapıya bağlı olsa da hakikati o yapıya hapsetmeyecek. Kardeşinin kusurunu konuşmadan önce kendi nefsini hesaba çekecek. Diliyle birliği çağırırken, tavrıyla ayrılığı büyütmeyecek.
Din hâlâ bütündür. Kur’an hâlâ bütündür. Hakikat hâlâ bütündür. O hâlde paramparça kalmak kader değildir. Fakat toparlanmak, sloganlarla değil; nefsin tahtını sarsmakla mümkündür. Ümmetin derdi sadece dışarıdaki düşmanlar değildir. İçerideki kibir, bencillik, grup taassubu, adaletsizlik ve ölçüsüz dil de bu dağınıklığın başlıca sebeplerindendir.
Bugün yapılması gereken, birbirimizi putlaştırmadan sevmek, birbirimizi şeytanlaştırmadan eleştirmek, Allah’ın dinini kendi dar çevremizin duvarları arasına hapsetmeden yaşamak ve ümmeti yeniden vahyin terbiyesiyle düşünmektir.
Çünkü din bütünse, Müslüman da bütünlük aramalıdır.
Çünkü kitap birse, kalpler de bir istikamete yönelmelidir.
Çünkü Rab birse, kullar arasında sahte tahtlar yıkılmalıdır.
Çünkü ümmet parçalanmışsa, bunun yasını tutmak yetmez; yarayı kendi içimizde arayıp tedaviye oradan başlamak gerekir.
İsrail, Lübnan’da 45 Günde Binlerce Can Aldı Orta Doğu’da tansiyon her geçen gün yükselirken, İsrail’in…
Türkiye rüzgarda üretim gücünü artırarak sanayi üssü hakkında son gelişmeler. Türkiye, rüzgar enerjisi üretim gücünü…
Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler Batı Şeriada Filistinlilerin araçlarını kundakladı hakkında son gelişmeler. Filistin topraklarını gasbeden…
Giresun ve Ordudaki kadın çalışanlar en çok fındık ihracatına katkı sağladı hakkında son gelişmeler. Giresun…
Vandaki kalp merkezi, kalp rahatsızlığı yaşayan hastalara umut sunuyor. Modern teknoloji ve uzman kadrosu ile…
Japonya'da eski Başbakan Kişida, Ankaradaki NATO Zirvesi'nde Takaiçi'nin davet edilmesini talep etti. Bu durum, uluslararası…