
Dinini öğrenmek isteyenlere yardımcı olmak, sorularını cevaplamak ve doğru bilgiye ulaşmalarına vesile olmak hepimizin önem vermesi gereken bir sorumluluktur.
Dinini öğrenmek isteyen bir insana yardımcı olmak, sorularını cevaplamak ve bilmediği konularda ona yol göstermek hepimizin önem vermesi gereken bir sorumluluktur. Bazen söylediğimiz birkaç cümle, bir insanın hayatında önemli değişikliklere vesile olabilir. Çünkü bir soru, yeni bir başlangıcın kapısını aralayabilir. O kapının eşiğinde güzel karşılanan insan içeri girer; geri çevrilen ise çoğu zaman bir daha kapıyı çalmaz.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Din nasihattir.” (Müslim, Îmân, 95.)
Sahâbîler, “Kimin için yâ Resûlallah?” diye sorduklarında Resûlullah, “Allah için, Kitabı için, Resûlü için, Müslümanların yöneticileri ve bütün Müslümanlar için.” buyurmuştur. Demek ki nasihat, dinin yalnızca bir cüzü değil, adeta özüdür. Nasihat, bir insana yukarıdan bakarak onu azarlamak değil, onun iyiliğini isteyerek doğruya ulaşmasına yardımcı olmaktır. Müslüman, kardeşinin hayrını istemeli, bildiklerini güzel bir dille paylaşmalı ve onun dinini öğrenmesine destek olmalıdır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatında bu konuda hepimize örnek olacak dikkat çekici bir olay yaşanmıştır.
Sahâbî Ebû Rifâa (r.a.) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v.) hutbe okuyordu. Yanına gittim ve şöyle dedim: ‘Yâ Resûlallah! Dinini bilmeyen, yabancı bir adam geldi. Dinini öğrenmek istiyor.’
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz hutbesini bıraktı, bana yöneldi ve Allah’ın kendisine öğrettiklerini anlatmaya başladı. İşini bitirince tekrar hutbesine döndü ve hutbesini tamamladı.” (Müslim, Cum‘a, 60.)
Şöyle bir düşünelim: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hutbe okuyor, karşısında bir cemaat bulunuyor ve anlatacağı önemli konular var. Tam o sırada bir adam geliyor ve dinini öğrenmek istiyor. Resûlullah, bu talebi görmezden gelmiyor; hutbesine ara vererek adama zaman ayırıyor, bildiklerini öğretiyor ve ardından hutbesine devam ediyor.
Rivayetin devamında, Resûlullah’a (s.a.v.) bir kürsü getirildiği ve onun bu kürsüye oturarak adama öğretmeye başladığı anlatılır. Burada dikkatimizi çeken husus, Peygamberimizin yalnızca soruyu cevaplamakla yetinmemesi, öğrenmek isteyen insana gereken ilgiyi göstermesidir. Üstelik karşısındaki kişi, kalabalığın arasına katılmış, dinini öğrenmeye ihtiyaç duyan bir yabancıdır. Ne adını bilen vardır ne soyunu; ama Resûlullah için o an en öncelikli mesele, bu insanın doğruyu öğrenmesidir. Cemaatin beklemesi, hutbenin bir süre kesilmesi, öğrenmek isteyen bir kalbin önüne geçmemiştir.
Peki, bu olay bize ne anlatıyor?
Dinini öğrenmek isteyen bir insana karşı duyarsız kalmamalıyız. Çünkü ilim öğrenmek, insanın hayrına olan bir çabadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
“Allah, kimin hakkında hayır dilerse onu dinde derin anlayış sahibi kılar.” (Buhârî, İlim, 10.)
Bir başka hadis-i şerifte ise ilim yoluna çıkanlara şu müjde verilir:
“Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse Allah, onun sayesinde o kişiye cennete giden yolu kolaylaştırır.” (Müslim, Zikir, 38.)
Bize bir insanın doğru bilgiye ulaşmasına yardımcı olma fırsatı verilmişse bunu bir sorumluluk olarak görmeliyiz.
Günümüzde biri bize dinî bir soru sorduğunda bazen hemen, “Şimdi işim var, sonra konuşuruz.” diyerek konuyu geçiştirebiliyoruz. Bazen de farkında olmadan ilgisiz davranıyor, sorusuyla bizi rahatsız ediyormuş gibi bir tavır sergiliyoruz.
Elbette herkesin işi, gücü ve sorumlulukları vardır. Her soruya o anda cevap vermemiz mümkün olmayabilir. Ancak insanı kırmadan, “Şu an müsait değilim ama uygun bir zamanda konuşalım.” diyebiliriz. Önemli olan, öğrenme isteğini görmezden gelmemek ve imkânımız ölçüsünde yardımcı olmaktır.
Unutmayalım ki bugün sorulan bir soru, bir insanın dinini daha iyi tanımasına ve hayatına yön vermesine vesile olabilir.
Bir insanın bir konuyu bilmemesi ayıp değildir. Asıl önemli olan, öğrenmek istemesi ve bu isteğine karşılık bulabilmesidir. Nitekim dinimizde bilmediğini sormak, doğru bilgiye ulaşmanın önemli bir yolu olarak görülmüştür.
“Bilmemenin (cehaletin) şifası sormaktır.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 127.)
Soru soran insan, bilmediğini kabul ederek öğrenmeye yönelmiş demektir. Böyle birine sert davranmak, onu mahcup etmek veya küçümsemek, öğrenme cesaretini kırabilir. Oysa bize düşen, onun bu gayretini desteklemektir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanların hatalarını düzeltirken de daima öğretici ve merhametli bir yol izlemiştir. Mescitte küçük abdest bozmaya başlayan bir bedevîye sahâbîler sert tepki göstermek isteyince onları engellemiş, “Bırakın onu, üzerine bir kova su dökün.” buyurmuştur. Adamın hatasını uygun bir şekilde düzelttikten sonra şöyle demiştir:
“Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak gönderilmediniz.” (Buhârî, Vudû‘, 58.)
Muâviye b. el-Hakem (r.a.) de Resûlullah’ın kendisine karşı tutumunu anlatırken, ondan önce de sonra da daha güzel öğreten bir öğretmen görmediğini belirtmiştir. Muâviye, namazda aksıran birine “Yerhamükellah.” demiş, çevresindekiler kendisine sert sert bakınca telaşla konuşmaya devam etmişti. Namazı bitirdiğinde Peygamber Efendimiz’in kendisini azarlamadığını, dövmediğini ve kötü söz söylemediğini, yalnızca namazda insan sözüne yer olmadığını, namazın tesbih, tekbir ve Kur’ân okumaktan ibaret olduğunu öğrettiğini ifade etmiştir. (Müslim, Mesâcid, 33.)
Düşünelim: Namaz sırasında konuşan bir insan, sert bir tepkiyle karşılaşabilecekken karşısında kendisine anlayışla yaklaşan, hatasını güzel bir şekilde düzelten bir muallim bulmuştur.
Bu örnekler bize, insanlara dini anlatırken onları azarlamanın, utandırmanın veya başkalarının yanında küçük düşürmenin doğru olmadığını gösteriyor. Sert bir söz insanı bizden uzaklaştırabilirken güzel bir söz gönlünü kazanabilir.
Yüce Allah, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu güzel ahlâkını şöyle bildiriyor:
“Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmrân, 3/159.)
Bir başka ayette ise şöyle buyuruyor:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.” (Nahl, 16/125.)
Bu yumuşaklık ilkesi, Kur’ân’da en azılı muhatap için bile geçerlidir. Allah Teâlâ, Mûsâ ile Hârûn’u Firavun’a gönderirken şöyle emretmiştir:
“Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya (Allah’a) saygı duyar.” (Tâhâ, 20/44.)
Firavun’a bile yumuşak konuşması emredilen bir davetçinin, dinini öğrenmek için gelen samimi bir insana sert davranmaya hiçbir mazereti yoktur.
Öyleyse dinimizi anlatırken yalnızca ne söylediğimize değil, nasıl söylediğimize de dikkat etmeliyiz. Doğruyu güzel bir dille anlatmalı, karşımızdaki insanın durumunu anlamaya çalışmalı ve sabırlı olmalıyız. Zamanlamaya da dikkat etmeliyiz: İbn Mes‘ûd (r.a.), Resûlullah’ın bizi usandırmamak için öğüt verirken günleri gözettiğini anlatır. (Buhârî, İlim, 11.) Peygamber Efendimiz’in ölçüsü açıktır:
“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” (Buhârî, İlim, 11.)
Dinî bilgileri paylaşmayı yalnızca imamlara, hocalara veya din görevlilerine ait bir sorumluluk olarak görmemeliyiz. Her Müslüman, doğru bildiği bilgileri uygun bir dille başkalarına aktarmaya gayret etmelidir. Komşumuz, iş arkadaşımız, akrabamız veya yolda karşılaştığımız bir insan, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimiz kişiler arasında olabilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Benden bir âyet bile olsa tebliğ edin.” (Buhârî, Enbiyâ, 50.)
Bu sorumluluğun ne kadar kıymetli olduğunu şu hadisler de gösterir:
“Kim bir hayra vesile olursa onu yapan kişi gibi sevap kazanır.” (Müslim, İmâre, 133.)
Resûlullah (s.a.v.), Hayber’de sancağı Hz. Ali’ye verirken de şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun, Allah senin eliyle bir kişiyi hidayete erdirirse bu, senin için kırmızı develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 143.) O dönemin en kıymetli malı sayılan kırmızı develer bile tek bir insanın hidayetine vesile olmanın yanında küçük kalmaktadır.
Ancak bu sorumluluğu yerine getirirken dikkat etmemiz gereken önemli bir husus vardır: Bilmediğimiz konularda konuşmamalı, doğruluğundan emin olmadığımız bilgileri başkalarına aktarmamalıyız. Yüce Allah, hakkında bilgimiz olmayan şeyin peşine düşmemizi yasaklamıştır. (İsrâ, 17/36.)
Bilgisizce verilen cevabın bedeli ağır olabilir. Câbir (r.a.), bir yolculukta içlerinden birinin başına taş isabet ettiğini, yarası varken ihtilam olan bu kişinin arkadaşlarına teyemmüm ruhsatı olup olmadığını sorduğunu, onların ise “Su kullanabildiğin için sana ruhsat göremiyoruz.” dediklerini anlatır. Adam yıkanır ve ölür. Durum Resûlullah’a ulaşınca çok üzülmüş ve şöyle buyurmuştur: “Onu öldürdüler, Allah onları öldürsün! Bilmiyorlarsa sormaları gerekmez miydi? Cehaletin çaresi sormaktır.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 127.) Görüldüğü gibi “Şifâü’l-ıyyi’s-su’âl” sözü, bilgisizce fetva vermeye karşı da bir uyarıdır.
Bir sorunun cevabını bilmiyorsak, “Bu konuyu tam bilmiyorum, bilen birine soralım.” diyebilmeliyiz. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır:
“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorun.” (Nahl, 16/43.)
“Bilmiyorum.” diyebilmek, ilimde zayıflık değil, ilmin edebidir. Yanlış bilgi vererek bir insanı yanıltmaktansa onu doğru bilgiye ulaştırabilecek birine yönlendirmek çok daha faydalıdır. Çünkü dinimizi anlatmak kadar, onu doğru anlatmak da önemlidir.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım.’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 41/33.)
Bu ayet, insanları Allah’ın yoluna çağırmanın güzel bir davranış olduğunu hatırlatıyor. Ancak bu daveti güzel ahlâkımızla desteklemeli, anlattıklarımızı yaşantımızla da göstermeliyiz. Çünkü insanlar çoğu zaman söylediklerimizden çok, davranışlarımıza bakarlar. Dilimizle anlattığımız dini, davranışlarımızla yalanlamayalım.
Dinini öğrenmek isteyen bir insanla karşılaştığımızda bunu bir yük olarak görmeyelim. Belki de Allah, o insanın doğru bilgiye ulaşmasına vesile olmayı bize nasip etmiştir.
Vaktimiz varsa anlatalım, yoksa uygun bir zaman belirleyelim. Bildiğimiz konularda yardımcı olalım, bilmediğimiz meselelerde ise bilenlere yönlendirelim. En önemlisi, öğrenme isteğiyle bize gelen hiç kimseyi küçümsemeyelim ve güzel bir sözle karşılanma umudunu boşa çıkarmayalım.
Bazen bir insanın hayatında büyük bir değişime vesile olan şey, uzun uzun yapılan konuşmalar değil, samimiyetle söylenen birkaç cümle ve gösterilen içten bir ilgidir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) izinden gitmek istiyorsak insanlara karşı duyarlı olmalı, doğru bildiklerimizi paylaşmalı ve dinimizi güzel ahlâkımızla temsil etmeliyiz. Çünkü dinimizi anlatmak yalnızca konuşmaktan ibaret değildir; insanı anlamak, ihtiyacını fark etmek ve doğruyu öğrenmesine yardımcı olmaktır.
Rabbim bizleri öğrendiğiyle amel eden, bildiğini güzelce anlatan ve insanların hayra ulaşmasına vesile olan kullarından eylesin. Âmin.
TRUMP’IN İSLÂMOFOBİK POLİTİKA PRATİĞİ: HZ. MUHAMMED (s.a.v.) İSMİ ÜZERİNDEN YAPILAN SAYGISIZLIK İslâm dünyasında derin bir…
İSLAM DEVLET MODELİ: EGEMENLİK, YÖNETİM, YETKİ VE DENETİM DÜZENİ Kur'an'ın hükümleri doğrultusunda devletin kuruluşu, siyasi…
Soframız Büyüdü, Gönlümüz Neden Küçüldü? Barış Manço’nun “Halil İbrahim Sofrası”, bir şarkının ötesinde paylaşmanın, kanaatin…
Göklerin Hız Rekortmeni: Gökdoğan Saatte 320 kilometreye ulaşabilen bir dalış… Keskin görüş, güçlü pençeler ve…
Soğuk Hava mı Hasta Eder, Virüsler mi? Kış aylarında sıkça duyduğumuz “Üşütmüşsün, hasta olacaksın!” sözü…
SURİYE NEREYE GİDİYOR? Suriye halkı da yönetimi de çok dikkatli olmalı. Bölgemiz birçok gelişmeye gebe.…