
Duasız tedavi
Geçen yazıda “dua ile tedavi” konusunu görmüştük. Bu yazıda “dua ile tedavi”nin yanında “duasız tedavi” konusunu görelim.
Münkir, hastalığın tedavisinde duayı gereksiz görür. Bu onun varlık alemine pozitivstçe bakışından kaynaklanır, pozitivizm ile materyalizm arasında yakın akrabalık bağı vardır.
Eğer Allah’ın eş Şafi sıfatını hesaba katmayacak olursak, ilacın kendisinde şifa edici kuvvet düşünmemiz gerekir. Bir mü’mine göre ise ilaca şifa verici özelliği veren ilacın ham maddesi ve ilacın terkibinde kullanılan malzemelerdir. Terkibi meydana getiren her unsur Allah tarafından yaratılmış, unsurların belli bir oran dahilinde meydana geliş yasasını Allah vaz’etmiştir. Şu halde ilacın hammaddesi ve son derece hassas bir terkibe göre ilacın üretilmesi Allah’ın vaz’ettiği yasaların bilinmesi ve işletilmesiyle mümkün olmaktadır. Tedavide kullanılan ilaçta ve tedavinin kendisinde hekim ikinci derecede fail olup asıl ve hakiki fail şanı yüce Allah’tır, bundan dolayı şifayı Allah’ta arıyor, O’ndan şifa talep ediyoruz ki, dua demek budur.
Varlık aleminde her ne varsa, varoluş ve yaratılışına ilişkin niyetten ve gayeden bağımsız değildir. Bitkilerde besleyici gıdalar olduğu gibi, şifa verici veya başka deyişle hastalıkların tedavisinde kullanılan hasletler de vardır. Bizim burada yapmamız gereken şey, hangi bitki veya nesnenin hangi miktar ve terkiple hangi hastalığı tedavi edebileceği bilgisine sahip olmamızdır. Bitkiyi de, bitkinin ilaç yapımında kullanılan haslet de Allah tarafından yaratıldığından tedaviyi salt ilaca nispet etmek, ilaca ilahlık atfetmekle aynı şeydir.
İnsan sınırlı, sonlu, bağlı ve bağımlı bir varlık dünyasında yaşıyor. Allah ise her an hayata ve tabiata müdahildir. Hepimiz “O’nun kudret eli” altında yaşadığımıza göre –Hz. Peygamber (s.a.), sıkça söze “Nefsimin yed-i kudreti olan Allah adına” diye başlardı-, O’nun her an yardım, lütuf ve ihsanına muhtacız. Besleyici özelliğiyle bitki veya hasleti dolayısıyla ilaç yapımında kullanılan bitki, sadece mü’minleri veya Allah’a dua edenleri değil, maksadına mutabık hastalığa yakalanan her insanı iyileştirir; Ehl-i Kitap’tan birini de, kafiri de… Bir mü’mini diğerlerinden ayıran özelliği, bunun bilincinde olarak hakiki eş Şafi’nin Allah olduğunu bilerek, bu bilinçle Allah’tan şifa talep etmesidir. Eğer insan tam bir iman ve ihlasla Allah’tan şifa beklediğini ifade ederse –dua budur- ilaç fizyolojik ve biyolojik vazifesini yerine getirirken, Allah’ın eş Şafi isminin tecelli ettiği mü’minin ruhundan neş’et eden ilahi bir kuvvet ilacın işini kolaylaştırır, etkisini arttırır ve şifayı çabuklaştırır. Alex Carell, savaşta tedavi ettiği askerlerden Allah’a inanan dindar askerlerin, diğerlerine –ateistlere, deistlere göre- göre yaralarının daha çabuk iyileştiğini tespit ettiğini söyler.
İlaç eğer inkarcıya tatbik ediliyorsa, münkir mü’minin bu avantajından mahrum kalır. Hem Allah merhamet eder ve ihsanda bulunursa, mü’minin hastalığı günahlarının keffareti yerine de geçer. Durum böyle iken mü’min hastalığı isyan ve yeisle karşılamaz, tevavi için gerekli yollara başvururken, dua ile bir yandan Allah’ın eş Şafi isminin ruhunda tezahür edeceğini, bir yandan günahlarından arınacağını düşünerek teselli bulur, acıları sabırla karşılar. Demek oluyor ki dua ile, Allah’ın yardımının ve müdahalesinin celbedilmesini talep etmemiz .oşuna değel.
Çoğu zaman ve eksik bir şekilde dua salt yalvarma, yakarma ve isteme düzeyinde pasif bir fiil gibi algılanıyorsa da, duada bir “celp ve icabet” talep de söz konusudur. Dua öyle bir iletişim ve celp kanalıdır ki, bu kanala başkaca hiçbir şahsın, varlığın veya nesnenin girmesine mahal yoktur. “Allah, kişi ile kalbi arasına girdiğine” (8/Enfal, 24) ve “insana şah damarından daha yakın olduğuna” göre (50/Kaf, 16) kulun lüzum-u halde Allah’ın yardımının tecelli etmesi için bu kadar yakınında olan bir yardım imkânına başvurmasından daha anlaşılır ve tabii bir şey olamaz.
İnsan bu izafi ve bağımlı dünyada her an ve her durumda Allah’a muhtaç bir halde yaşamaktadır. Bundan dolayı Allah, “-Sizin dualarınız olmasaydı ne işe yarardınız?” diye buyurmaktadır. Kişisel hayatımızda kabul edilen bir dua hayatımızın akış yönünü değiştirir, bu da ilahi müdahale anlamına gelir.
Daha geniş kapsamda ve küresel ölçeklerde ilahi müdahale tarihin akış yönünü değiştirir. Mesela ateş İbrahim aleyhisselamı yaksaydı, su Musa aleyhisselamı ve kavmini boğsaydı, Bedir’de bir avuç Müslüman Mekke müşrikleri tarafından yenilseydi bugünkü tarih bambaşka bir mecrada akıyor olacaktı. Demek ki tarihin akış yönü de ilahi kudret eli altındadır, belki külli irade ile bize verilmiş cüz’i iradenin kesiştiği alanlar Allah’ın muradı ile iyi insanların iradesinin örtüştüğü zamanlar ve alanlardır ki, bize göre tarihin amacı budur; kör kuvvetler, ne olduğu bilinmeyen ilerleme mitosu değildir.
“Letaifu’l İşarat”ın sahibi Kuşeyri duayı “İnsanın Allah huzuruna utanarak çıkması” şeklinde tarif eder. Dua sadece pasif bir durum değil, aktif bir tutum alıştır da. Geniş anlamında namaz dahi bir duadır ve “secdenin mü’minin mi’racı olması” hasebiyle kul namazda Allah’ın huzuruna çıkmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: “Allah katında dua kadar makbul bir ikram yoktur.” (Ahmet bin Hanbel, Müsned, ll,362; ayrıca bkz. 2/Bakara, 186; 7/A’raf, 55 ve 205).
Şimdiye kadar duanın cari tabiat yasalarıyla ilişkisini ele aldık. Dua edenlerin talepleri, yüce Allah’ın kendi yasalarını bir kenara bırakıp onların arzularını yerine getirmesidir. Oysa Allah’ın koyduğu yasalarda bir değişiklik olmaz. Şu halede duadan bunu anlayanlar aslında Alemü’l imkan olan evrende olabilecek olan şeyleri değil, mucize talep etmektedirler.
Mucize başka, duaya icabet etmek başkadır. Mucize mümkün, mucizeye dönüşmüş duaya icabet mümkün değildir. Mucize tarihte birkaç kez ve kritik, tabir caizse bıçak sırtı bir zaman diliminde tahakkuk eder. İşaret ettiğimiz üzere ateşin İbrahim’i yakmaması, Suyun Musa’yı boğmaması ve Bedir Gününde 310 mü’minin kendilerinden üç kat kibirli azgın müşrik ordusunu yenmesi.
Başka bir husus mucize ile yoldan çıkmış toplumların müstahak oldukları cezaya çarptırılmaları demek olan ilahi azap ayrı şeylerdir.
“Bir kimse ellerini semâya kaldırarak: ‘Ya Rabbi ya Rabbi, diye duâ eder. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, kendisi haramla beslenmiş olursa, duâsı nasıl kabul edilir?” (Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 3173; Dârimî, Rikak 2720)
MİRATHABER.COM
Erbakan'ın Yakın Koruması Abdurrahman Akyüz: "Hocamız AK Parti'yi Destekliyordu" Merhum Başbakan Necmettin Erbakan'ın uzun…
Yunan Siyasetçi Kyrtsos'tan Atina'ya Sert İsrail Uyarısı: "Katillerle Savunma İttifakı Olamaz" Yunanistan siyasetinin deneyimli isimlerinden…
KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…
Ramallahlı Kadından Arap Liderlere ve Abbas Yönetimine Sert Tepki: "Bizi Gazze’deki Mücahitler Temsil Ediyor" Batı…
Bilal Erdoğan’dan Nüfus ve Aile Yapısı Uyarısı: "2100 Yılında 55 Milyona Düşebiliriz" İlim Yayma Vakfı…
250 YIL SONRA YENİDEN SÖMÜRGE İran'a, Gazze'ye, Yemen'e, Lübnan'a ortak operasyonlar yapan, Siyonist rejime karşı…