islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,3998
EURO
53,3801
ALTIN
6.850,51
BIST
15.141,38
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
25°C
İstanbul
25°C
Az Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
20°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
23°C

Güç Adaletin Yerine Geçerse

Güç Adaletin Yerine Geçerse

Güç Adaletin Yerine Geçerse

ABD Haydutluğu Bırakıp Adil ve İnsaflı Bir Güç Olma Yoluna Dönmezse Nemrut ve Firavun’un Akıbetinden Kaçamaz

Giriş: Gücün Hukukla İmtihanı

Tarih boyunca büyük güçler, sahip oldukları kudreti adaletle sınırlamak yerine zorbalıkla tahkim ettiklerinde, yalnızca muhataplarını değil, kendi meşruiyet zeminlerini de tüketmişlerdir.¹ Günümüzde uluslararası düzenin belirleyici aktörlerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok coğrafyada sergilediği tutum, bu tarihî hakikatin yeniden hatırlanmasını gerekli kılmaktadır.

Bu yazıda ele alınan husus, herhangi bir devlete yönelik siyasî bir cephe alıştan ziyade, hukukun mu yoksa gücün mü esas alındığı meselesidir.

ABD’nin Irak, Afganistan, İran, Gazze ve Venezuella Müdahaleleri: Bir İstikamet Okuması

Irak’ta “kitle imha silahları” iddiasıyla başlatılan askerî müdahalenin, daha sonra bu iddianın temelsiz olduğunun kabul edilmesine rağmen milyonlarca insanın hayatına mâl olduğu bilinmektedir Bu müdahale, hukukî bir zorunluluktan çok güç merkezli bir tasarruf olarak tarihe geçmiştir.

Afganistan’da 2001 yılında “terörle mücadele” ve “özgürlük inşası” söylemiyle başlatılan işgal ise, yirmi yıla yaklaşan askerî varlığa rağmen ne kalıcı bir güvenlik ne de sahici bir hukuk düzeni üretebilmiştir. Milyonlarca sivilin yerinden edildiği, binlerce masumun hayatını kaybettiği bu süreç, nihayetinde apar topar bir çekilme ile sona ermiş; geride yıkılmış bir ülke, çökmüş kurumlar ve derin bir içtimaî güvensizlik bırakmıştır.³ Afganistan tecrübesi, gücün tek başına düzen kurmaya yetmediğini; adalet ve meşruiyetle sınırlandırılmayan kudretin, uzun vadede hem muhatabını hem de sahibini tükettiğini açık biçimde göstermiştir.

İran’a yönelik süregelen baskı dili de benzer bir mahiyet taşımaktadır. Ortada işletilen bağımsız bir yargı süreci bulunmaksızın, siyasal kuşatma ve tehdit dili öne çıkarılmaktadır.

Gazze’de yaşananlar ise meselenin en çıplak yüzünü teşkil etmektedir. Sivillere yönelik açık yıkım, yerinden edilen yüz binlerce insan ve belgelenmiş ihlaller karşısında etkili bir hukukî mekanizmanın devreye sokulmaması; buna karşılık başka coğrafyalarda “insanlık” adına sert müdahalelerin savunulması, adalet iddiasını ağır biçimde zedelemektedir.

Lübnan örneği ise bu yaklaşımın daha örtük fakat en az o kadar yıkıcı bir başka tezahürüdür. Yıllardır ekonomik kuşatma, siyasi baskı ve güvenlik gerekçeleriyle sürdürülen müdahaleler, bu ülkeyi istikrara kavuşturmaktan ziyade kırılgan hâle getirmiştir. Liman patlaması gibi insanlık vicdanını sarsan bir felâketin ardından dahi adalet merkezli, şeffaf ve bağımsız bir muhakeme sürecinin işletilmemesi; buna karşılık ülkenin sürekli “tehdit” başlığı altında tutulması, hukukun değil güç dengelerinin esas alındığını göstermektedir. Lübnan’da yaşananlar, doğrudan işgal olmaksızın da bir toplumun nasıl felce uğratılabildiğini; siyasî mühendisliğin, adalet üretmediğinde yalnızca çöküşü derinleştirdiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Venezuella meselesinde sergilenen tutum da bu çizginin devamıdır. Bir devlet başkanının, uluslararası yargı mercileri işletilmeden hedef alınması, suç isnadının fiilî cezaya dönüştürülmesi anlamına gelmektedir.

Hukuk mu, Üstünlük Taslamak mı?

Adalet, ancak usûlü olan bir muhakeme ile anlam kazanır. Delil, savunma, yargılama ve hüküm zinciri işletilmeden verilen her ceza, hukuk değil infazdır.

Bir gücün, kendi belirlediği ölçülere göre bazı aktörleri “suçlu” ilan ederken; açık suçları belgelenmiş Netanyahu gibi, kimi isimleri koruması, hukuku değil üstünlük iddiasını esas aldığını göstermektedir.

Bu yaklaşım düzen üretmez; yalnızca korku ve güvensizlik doğurur.

Çifte Ölçü ve Ahlâkî Tutarsızlık

Uluslararası alanda adaleti en fazla yaralayan tutum, hukukun seçici biçimde uygulanmasıdır. Sivillere karşı suçları sabit olan bazı isimlerin himaye edilmesi; buna karşılık henüz yargı sürecinden geçmemiş kişilerin peşinen mahkûm edilmesi, ağır bir çifte ölçüye işaret etmektedir.

Adalet, yalnızca rakiplere karşı hatırlanan bir ilke değildir. Dostlar ve müttefikler için askıya alınan adalet, ahlâkî ağırlığını kaybeder. Bu hâl, hukuk merkezli değil; güç merkezli bir tercihin ifadesidir.

Tarihin Sessiz Uyarısı: Nemrut ve Firavun

Tarih, kendisini hukukun üstünde gören güçlerin akıbetine dair ibret levhalarıyla doludur. Nemrut ve Firavun örnekleri, kudretin adaletle sınırlandırılmadığında nasıl bir yıkıma dönüştüğünü açık biçimde göstermektedir.

İsimler, dönemler ve araçlar değişse de zulüm üzerine kurulan hiçbir düzen kalıcı olmamıştır.

Sonuç: Adalet Güçten Üstün Tutulmadıkça

Bu metnin amacı, herhangi bir toplumu toptan mahkûm etmek değildir. Asıl gaye; hak sözü söylerken adalet ve insaf ölçüsünü, akide hassasiyetini korurken kardeşlik hukukunu ve ilim edebini muhafaza etmenin mümkün olduğunu hatırlatmaktır.

Adalet, gücün süsü değil; sınırıdır.
Bu sınır aşıldığında, en büyük kudretler dahi tarih önünde savunmasız kalır.

Okuyucudan beklenti, taraf seçmesi değil; usûl üzerine düşünmesidir.

Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.