
Gittikçe artıyor ritmi yaşamanın. Bir koşu bandında bindirilmiş gibiyiz cümleten. Hızımız her an artıyor; yaşamak denen bu koşudan haz alma emelindeyiz. Hızımız arttıkça hazdan haza geçiveriyoruz. Lâkin bir zaman sonra hazlarımız, ıstıraba dönüyor sanki. Az gidiyor, uz gidiyor, dere tepe güz gidiyor, altı ay bir de güz gidiyoruz. Fakat dönüp baktığımızda, bir arpa boyu dahi mesafe kat edemediğimiz gibi, mutmain ruhun kanatlarıyla yükselecek yerde bedbin psikolojinin, bezgin kas ve iskeletin ağırlığı ile deni dünyanın dibine doğru yuvarlanıyoruz.
Malum, hız çağındayız. Zaman ve mekânı dürmekte maharet kazanıyoruz. Ama ermişliğimizin hiçbir alameti üzerimizde yok. Hızımızı mümkün kılmak için bütün ağırlıklarımızı fedaya razıyız. Bütün bağlarımızı koparmakta bir mahzur olmadığından en ufak bir kuşkumuz bile yok. Bize yük olan, bizi başka milletlerden farklı kılan kadim hayat tarzımızda sabit tutacak her türlü bağın, hızımıza halel getireceğinin bilincindeyiz. O yüzden şaire “Manendi şecer nâbit olur sabit olanlar” (Ziya Paşa) dedirten karayış tarzını acımayla karışık bir esefle hatırlıyoruz.
Bir zamanlar hayatın ritmini mevsimler ayarlıyordu. Güneş, ay, rüzgâr, bulut, gök, yer, hava, su toprak, börtü böcek, nebatat ve hayvanat… Büyük bir düzen, âlemin deveranına uymuş bir ahenk içinde yaşayıp gidiyordu insanlık. Şimdi insanoğlunun, olabildiğince haz almış olarak ve ardında bir “başarı hikâyesi” bırakarak gitme sevdasıyla, bindiği hız vasıtasının muharriki kim ya da kimlerdir? Hangi kâr hedefleri, hangi bilanço kalemleri, hangi doymaz iştihalar, hangi çıkarlar?..
Hayatın yeni ritmi, mevsimlerin üzerimizdeki tesirlerini de tümden dönüştürdü. Aslında, yeni hayat tarzımızda mevsimlerin fazla bir yeri kalmadı da denilebilir. Kış mevsiminin hayatımızla ilişkisi, neredeyse, kar storileri atma uğruna yaşanan koşuşturmalar ile artan doğalgaz faturalarından ibrettir. Bahar aylarını ise incelen kıyafetlerimiz, alerjik ve gribal enfeksiyonlarımız üzerinden hissetmekteyiz. Yaz ayları ise klimalara ve tatil storileri için uygun mekân seçimine hasredilmiş durumdadır hemen hemen.
Güz mevsimine gelince… Tatil zamanlarında, kimselerden aşağı kalmama kaygısıyla yapılan harcamaların ağırlığı ve havaların neşesinin kaçmasıyla herkesin kabuğuna çekildiğimi rutubetli ve ufunetli aylardır. Var mı daha ötesi? Varsa buyurun söyleyin.
Nedendir bilmesem de, hayatımıza dair yitip gidenlerden güz, bende en çok boşluğunu hissettirenlerdendir. Güzün gelmesini, çoğunlukla, hayatın nihayetine, ölümün hükmü ele alışına benzetirler. Solup dallarına veda eden yapraklar, feri tükenip kuruyan nebatat, kararsızlaşan ve soğuyan havalar, ekseri insanoğlu nazarında hep tükenişin emareleri gibi algılanır. Modern insan, güzü daha çok, hastalıklı bir hüzün demi olarak kabule meyyaldir.
Oysa, hayat kadim ritminde deveran ederken, güz, onun nabzının en kararlı attığı ve istikbali en çok hesaba kattığı demlerdendir. Çünkü mevsimlerin devridaiminin farkında olan insan, âlemde yitip giden şeylerin, bir gün dönüp geleceği ümidini her daim içinde taşır. Zira nabzını ritmine uydurduğu tabiat, kendisine her daim bunu telkin etmektedir. O, her daim dinamiktir. Modern mekânlar gibi tekdüze ve statik değildir. Güz geldi mi ziynetlerini soyunup esrarlı ve derin bir uykuya yatan tabiatın, bahar gelince yeniden uyanacağını, yeniden ziynetlerini kuşanacağını bilir. Yer, gök ve bütün âlem an be an, gün be gün, mevsim mevsim halden hale bürünür. Ona eşlik eden insan ruhu da dinamiktir. Bu yüzden bir hale saplanıp kalma bedbinliğinden uzaktır.
Geçen ay Orta Anadolu’nun bir köyündeydim; çocukluğumun geçtiği köyde… Yaklaşık otuz beş yıl sonra, bir güz mevsimin başlarını burada idrak etme imkânım oldu. Dağlarda dolaşıp yaban armudu, yaban erikleri topladım, alıçlar ve tavşan elmaları tam olgunlaşmamıştı. Yaban elmaları bu yıl pek meyve vermemişti. Yere ateş yaktık, bakır teştte domates kaynatıp menemen yaptık. Topladığımız kuşburnularını kaynatarak marmelat yaptık.
Bu vesile ile eski güzleri bir kez daha hatırladım. O eski hayatın, hafif ve tatlı bir telaş içinde hazırlanan kış yiyeceklerine sinen tadını hatırlamamak elde değildi. Onları, geçmiş zamanın puslu aynasında, hayal meyal yeninden temaşa ettim. Kendi yiyeceğini kendi elleriyle hazırlayan mesut insanların saadetini düşündüm. Fiyat spekülasyonlarının, enflasyonun, dövizlerin, fonların ve borsaların inip çıkan grafiklerinin, gönülleri huzursuz etmeye henüz muktedir olmadığı sükûnet ve saadet demlerine hayıflandım.
O insanlar, belki de kendi saadetlerinin, şu anda benim farkında olduğum kadar farkında değillerdi. Zira onlar altı aylık yiyeceklerini isli bakır kazanlarda kaynatırken ya da damlarda, şerha güneşin altına serdikleri şilteler üzerinde kuruturken ve yahut iplere dizerken, toprak küplere ve küleklere basarken, bir gün gelip adını sanını bilmedikleri memleketlerle kendi aralarında kurulmuş tedarik zincirlerinin ve lojistik ağlarının kölesi olacaklarını bilmiyorlardı. Silah endüstrisinin kârını katlamak için çıkarılmış savaşlar dolayısıyla, katlanan enerji fiyatlarının kurbanı olacaklarını, hesap kitaplarının şaşacağını bilseler huzur denilen şey günümüz insanına olduğu gibi onlara da haram olurdu elbet.
Hayatın tabii seyrini sürdürdüğü demlerin insanları, kimi istisnalar dışında, çarşı ve pazara bağımlı olmayan talihli insanlardı. Onlar için güz mevsimi bir melal mevsimi değildi, Kendi el emekleri ile erzaklarını/rızıklarını tedarik ederek bir saadet ve sükûnet mevsimine hazırlandıkları bereket mevsimiydi güz. Büyük bir hürmet besledikleri Peygamber’in (sav) “Kişi elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir.” dediğini biliyor, maharetli ve mübarek elleri ile erzaklarını hazırlıyorlardı.
Moderlik hayatı hız bandına döndürdü. Hızlandıkça sahip olduklarımız birer ağırlık oldu. Onlardan birer birer kurtulduk. Şimdi birçok niteliğini yitirmiş olduğu gibi, güzünü de yitirmiş bir hayat kaldı elimizde. Bizi müstakbel bir bahara ulaştıracak hazınımız yok. Korkarım ki o hazını elde bulundurmanın saadetinden, tabiatın ve onun ritmine ayarlı yaşamamanın vaat ettiği umuttan ebediyen mahrum kalacağız.
Ne zaman duracağız ve yitiğimizi aramaya koyulacağız?
Vesselâm
Korzyści i zagrożenia wynikające z integracji kasyn z platformami streamingowymi W ostatnich latach obserwujemy dynamiczny…
El Halil’de 2 İsrail Askeri Öldürüldü: Filistinliler İşgal Baskısı Altında İsrail ordusu, işgal altındaki El…
KENDİMİZİ KURTARMAK Nisâ Suresi’nin 93. ayetinde şöyle geçmektedir: وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاؤُ۬هُ جَهَنَّمُ خَالِدًا…
BİR DOSTLA MI, BİR DEVİRLE Mİ VEDALAŞTIM? Her insanın arkadaşları vardır, bir de dostları… Arkadaş…
Kanada Başbakanı Mark Carney: “Türkiye kendi savunma ihtiyaçlarının yaklaşık %80’ini yerli olarak üretiyor. Kanada’da durum…
DÜNYA YAHUDİ KONGRESİ BAŞKANI LAUDER’DEN NETANYAHU’YA AĞIR ELEŞTİRİLER: "DEMOKRATLARI KAYBETTİNİZ, CUMHURİYETÇİLERİ DE KAYBEDİYORSUNUZ" İsrail’de yaklaşan…