
HAYAT ÖLÜMÜN DEVÂMIDIR
Ölüm ve hayat veya yokluk ve varlık her an gözümüzün önünde yaşadığımız/yüzleştiğimiz kaçınılmaz bir gerçekliktir. Ölüm bir yok oluş değil, bir boyut değiştirme olayıdır. Bizler, ölümü bir bitiş, bir karanlığa ve hiçliğe geçiş olarak görmek gibi bir yanılsama içerisindeyiz. Oysaki ölüm her gün farkında olmadan parça olaylar hâlinde yüzlercesini yaşadığımız bir oluşun biraz daha fark edilir şeklinden başka bir şey değildir. Varlıkta en değersiz maddeler bile yok olmuyor, sadece şekil ve boyut değiştiriyor. Hz. Peygamber: “Bedenleriniz sizin bineklerinizdir” buyuruyor. Buradan çıkarıyoruz ki; ölüm, bir binek değiştirme, bedeni terk etme olayıdır. Yine ölüm, insân denen varlığın yok oluşu, yıkılması, taşıdığı her değerin ortadan kaldırılması demek değildir. Ölüm; bir takım bağların çözülmesidir ve bu çözülme ile insân, zaman öncesi saflığına geri dönecektir. Bu nedenle ölüm, korkulacak değil “tadılacak”[1] bir olaydır. Bunun anlamı “her nefsin, bedenin ölümünü tatmasıdır”. Kısaca ölmek, bir daha karanlığa düşmemektir.
Kur’ân’ın ölüm ve hayattan bahsettiği her âyetinde ölüm kelimesini öne alması çok anlamlıdır: “Kuşkusuz Allāh, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allāh; ve akıllarınız hâlâ nasıl da tersyüz oluyor!”[2] Varlık ve oluşta hayatın süre gitmesi ölümün de var olmasını gerektirir. Yani her oluş bir ölüme ve her ölüm bir oluşa kapı açar. Şu bedenimizdeki hayatın devâmı, aynı bedende her an binlerce ölümün sahnelenmesine bağlıdır. İşte Mülk/2. âyeti ölüm ve hayat gerçeğine dikkatimizi çekmekte ve bu değişmez sürecin neden yaratıldığının açıklamasını yapmaktadır: “O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tâbî tutsun [ve böylece] davranış yönünden hanginiz daha iyidir [onu göstersin] ve yalnız O[nun] kudret sâhibi ve çok bağışlayıcı [olduğuna sizi inandırsın].”[3]
Âyette geçen ölüm ve hayat konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları âyetteki sıralamayı dikkate alarak ölümü dünyâ hayatından âhiret hayatına geçiş, hayatı ise âhiret hayatı olarak yorumlamışlardır. Bazıları ise ölümü diğerleri gibi kabul ettikten sonra hayatı dünyâ hayatı olarak değerlendirmişlerdir. Burada ikinci tercihi yapanlar, “hayat da ölüm de imtihan için yaratılmıştır, imtihan yeri ise âhiret değil dünyâdır” diyerek neden böyle düşündüklerini açıklamışlardır. Aslında bu iki yaklaşımın dışında dikkat çekici başka görüş sâhibleri de vardır; onlar, âyette önce zikredilen ölümü, yaşanılan hayattan sonraki ölüm olmayıp ondan önceki “yokluk, hiçlik” dönemi olarak ele alırlar. Bu düşüncelerine de Bakara/28 ve Mü’min/10-12. âyetlerini delil getirirler: “Cansız iken size hayat veren ve sizi ölüme götüren, sonra tekrar hayata kavuşturan ve (sonunda) Kendisine döndürüleceğiniz Allāh’ı nasıl inkâr edersiniz?”[4]
Anlaşılıyor ki, insânın dünyâ hayatına gelmeden önceki dönemi âyette “ölüm” yani “yokluk/hiçlik” olarak isimlendirilmiştir. Ama buradaki hiçlik, “var olmamak” anlamında bir hiçlik değil, “Kenz-i Mahfî ” içinde bir hiçliktir. Bu gerçek ile örtüşen bir başka âyet de insânın yaşam öncesi bu durumunu/konumunu şöyle anlatır: “İnsân üzerine zamandan öyle bir dönem gelip geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi.”[5] Âyette zaman olarak çevrilen ifâdenin orijinali “dehr”[6] kavramıdır ve bu kelime –Asr’dan farklı olarak– her zaman dünyevî/mekanik zaman için değil kozmik zaman için kullanılır.
Ölümün bir anlamı da hayat sâhibi olmamak yani “Hayy” olmamaktır. Hayy/Diri olmak için de insâna “Hayy Nefesi”nin verilmesi/üflenmesi lâzımdır. Allāh önce insânın toprak yönüne vurgu yapar ve yaratma gerçekleştiğinde ona “Rûh’undan” üflediğini söyler. İşte o zaman insân dirilmiş ve meleklerin, önünde secde etmeleri istenen bir varlık olmuştur: “Rabb’in meleklere: ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara çamurdan bir insân yaratacağım. Onu düzenleyip rûhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti.”[7] Varlık sahnesinde Allāh’ın Rûh’unun üflendiği tek canlı insândır. Bu nedenle insâna bu Rûh’un üflenmediği dönem ölüm olarak değerlendirilir.
Ölüm ve hayat konusunda bir başka yaklaşımsa hakîkatten ve vahiy gerçeğinden habersiz yaşayanların Kur’ân tarafından ölüler olarak nitelendirilmesidir. En’âm/122. âyette bu ölü oluş şöyle anlatılır: “Ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insânlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, hiç içinden çıkamayacağı derin karanlığın içine [gömülüp kalmış] biri gibi olur mu? [Ama] böyle; hakîkati inkâr edenlere yaptıkları güzel görünür.”[8] Görüldüğü gibi âyette mecâzen, kendisine “Nûr” verilmemiş kişiler ölü olarak sayılmıştır. İnsân ölü hâlde yaşarken kendisine “nûr” iniyor yani Kur’ân’ın ışığı ile aydınlanıyor; “Allāh ona rûhundan üflüyor” veya “Ona rûh iniyor” ve bu rûh/nefes/soluk yani vahiy onu diriltiyor. Böylece karanlıklardan aydınlığa çıkıyor, diriliyor, ayağa kalkıyor ve insânlar içinde yürümeye başlıyor. Hz. Peygamber de bir hadîslerinde bu gerçeğe şöyle dikkat çeker: “Allāh’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler”[9] Öyleyse şunu da söyleyebiliriz, nefsinin karanlığında/sıfatlarında yaşayanlar ölü gibidirler, ne zaman “Rahmânî Nefes” ile dolarlar işte o zaman dirilir, hayat sâhibi olur ve rûhânî zindeliğe kavuşurlar.
Hakîkat dilinde ölüm “fenâ”ya, hayat ise “bekā”ya işârettir. Bu nedenle fenâ’sı olmayanın bekā’sı olmaz denilmiştir. Beden mülkünün sâhibinin Allāh olduğunu unutanlar ve kendilerinin bu emânet/iğreti mülkte istedikleri gibi tasarruf edeceklerini zannedenler ölüdürler. Böyle bir beldenin/bedenin nasıl dirileceğini ise Kur’ân şu örnekle anlatır: “Allāh, rüzgârları gönderir, onlar da bulutu kaldırır, böylece biz onu ölü bir beldeye sürükleriz, onunla, yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte dirilip yayılma da böyledir.”[10] Anlaşılıyor ki böyle bir bedene Allāh’ın rahmeti/yağmuru yani vahyi/ilhâmı/feyzi ulaşmadan diriliş gerçekleşmiyor.
Allāh, âyetin devâmında ölüm ve hayatın var edilişinin insân için bir sınama/imtihan aracı olduğunu söylemekte ve buradaki amacı da kimin davranış/eylem/amel yönünden daha güzel/doğru/iyi/faydalı iş üreteceğini ortaya çıkarmak/görmek olarak açıklamaktadır. Âyette geçen “ahsenü amelen” yani en güzel amel/iş ifâdesi Hz. Peygamber’in bu tanımlamaya yüklediği mânâ ile hadîs[11] kitaplarında şöyle anlatılmıştır. En güzel amel; hakk ve doğruyu, iyi ve kötüyü seçmek ve gereğini yapmak yönünden akıl ve anlayışça daha güzel, Allāh’ın yasakladığı haramlardan, günâhlardan, kötülüklerden ve zararlı şeylerden sakınıp korunmak bakımından daha samimi/takvâ sâhibi ve Allāh’a itaatte daha çabuk olmaktır. Hadîse dikkat edilirse “en güzel amel” ifâdesinin sadece davranış yönü ile sınırlı olmadığı, “aklı isâbet ve dirâyetle” kullanmanın da bu kavram içerisine girdiği görülecektir.
Amel, Kur’ân’da en çok geçen kelimelerden biri olmasına rağmen bu kelimeyi yalnızca ferdî ibâdet boyutuyla sınırlamamız dînî anlamda birçok şeyi gözden kaçırmamıza neden olmuştur. Gerçek şudur ki; “her amel, fiil olduğu hâlde, her fiil, amel değildir”. Râğıb el-İsfahânî ünlü eseri Müfredât’ta bu maddeyi açıklarken şu ifâdeleri kullanır: “Sadece kasıt ve niyete bağlı olan fiiller amel adını alır. Bu yüzdendir ki, hayvana nispet edilen fiillerin hiçbirine amel denmez. İyi veya kötü, sadece insânın maksatlı fiilleri ameldir.” Buradan yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; yalnız ibâdetler değil, insânın, bir niyetin ürünü olan bütün faaliyetleri ameldir. Kur’ân’ın hemen hemen her yerde “îman” kelimesinin ardından “amel” kelimesini getirmesinin hikmeti, insânı başarı ve mutluluğa getirecek olan îmanın, mutlaka amelle kucaklaşması gerektiğine dikkat çekmek içindir. Bu nedenle üzerinde durduğumuz ölüm ve hayat, insânın amelinin sonuçlarını ölçmenin aracıdır. Kısaca hayat bir anlamda ameller toplamıdır.
Varlık ve oluş düzeninde ortaya konmuş bir amel aslā sonuçsuz bırakılamaz. Amel, kim tarafından nasıl inkâr edilirse edilsin, kim tarafından nasıl örtülmek ve unutturulmak istenirse istensin, Allāh onu mutlaka ortaya çıkarır ve ona bağlanan sonuçları olması gereken yere koyar: “Yapın (yapmak istediğinizi)! Allāh yapıp-ettiklerinizi görüyor; O’nun Elçisi de (görüyor), inananlar da; (nasıl olsa) sonunda, insânın hem görüş ve kavrayış alanı dışında kalan âlemi, hem de duyuları ve tasavvurlarıyla tanıklık edebileceği âlemi bütün gerçeğiyle bilen Allāh’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Ve o zaman O, sizin yapageldiğiniz şeyleri (bütün gerçeğiyle) görüp anlamanızı sağlayacak”.[12]
Âyette “sınama/imtihan” olarak çevrilen “yeblüve” kelimesinin “belâ” sözcüğü ile aynı kökten gelmesi çok anlamlıdır. Bu kelimenin sözlük anlamı “yıpratmak, bitkin düşürmek”tir. Sınanmak veya denenmek, insânı yıpratan bir süreç olduğu için zamanla “belâ” kelimesi bu anlamda kullanılır olmuştur. Fakat buradaki “belâ” cezâ ve azab için değil, insânları akıllarını başlarına almaya, yanlış yolda olanları istikametlerini düzeltmeye, isyân içerisinde olanları Allāh’a itaate dönmeye, böylece dünyâ hayatının bir sınav olduğu bilincini edinmeye yöneltmek içindir. Bu çerçevede dînin emir ve yasakları da bir anlamda belâdır. Çünkü bazı emirlerin uygulanışı, insân bedenine zorluk verir, bazı yasaklar ise nefsleri disiplin altına alır. Böyle durumlarda insânların iyileri ve kötüleri açığa çıkar, şükredenlerle nankörler belli olur. Başka bir yaklaşımla şunu da diyebiliriz ki, insânın “belâ” ile sınanması/denenmesi, onun nefsini yıpratarak/bitkin düşürerek, ona beden mülkünün aslî sâhibinin kim olduğunu idrâk ettirmektir.
Zaten âyetin sonunda da Allāh’ın kendisini “Azîz” ve “Gafûr” isimlerini ön plana çıkararak tanımlaması bu idrâke yöneliktir. Allāh “Azîz” yani “kadri ve kıymeti her türlü anlayışın ötesinde olan, emir ve irâdesine karşı konulamayan, mutlak kuvvet ve üstünlük/yücelik sâhibi”dir. Aynı zamanda “Gafûr” yani “günâhları örtüp bağışlayan”dır. Buradan anlıyoruz ki Allāh, mülkünde güzel eylemleri yapanları azîz, mülkü kendi nefsânî arzularının mekânı görenleri ise zelil kılacaktır. Eğer bu zelil kılınanlar hakîkati idrâk eder ve hatalarından/günâhlarından daha doğrusu varlıklarını kendi mülkleri görme zannından vazgeçerlerse onların kusurlarını örtüp bağışlayacaktır.
Mülk/2. âyetini irfânî bir yaklaşımla yorumlarsak şöyle bir sonuç çıkarmamız da mümkündür. Eğer ölüm –yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi– bizim Allāh’ın ezelî ilmindeki aslî konumumuza işâret ediyorsa, hayat da Kendini “Kenz-i Mahfî” yani “Gizli hazine” olarak tanımlayan Mutlak Varlık’ın “bilinmeyi arzu ettim” irâdesinin zâhire/açığa çıkmış bir tecellîsidir. Öyleyse âyette geçen “hanginiz davranış/amel/eylem/fiil yönünden daha iyisiniz” ifâdesi anlam olarak, “Hanginiz beni daha mükemmel izhâr edeceksiniz?” demektir. Yani bizim tarafımızdan doğru/yanlış, sevap/günâh, iyi/kötü olarak görülen tüm ameller, Allāh tarafından bakıldığında O’nun “kendisini seyrettiği” cemâl ve celâl sıfatlarını gösteren birer aynadan başka bir şey değildir. O zaman haklı olarak şu soruyu sorabiliriz. Her şey kendinden kendine bir tecellî ise biz ne söyleyebiliriz? Söyleyeceğimiz tek şey şudur: “Allāh ne yaratmışsa bizim için değil kendisi için yaratmıştır.” Bunu idrâk ettiysek dilimizin değişmez zikri de “Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve âlâ külli şey’in kadîr”[13] olmalıdır.
NECMETTİN ŞAHİNLER
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Zâikatü’l-Mevt: “Her can ölümü tadacaktır ve sonunda hepsi dönüp Bize gelecektir.” (Ankebût/57)
[2] En‘âm/95.
[3] Mülk/2: “Ellezî haleka’l-mevte ve’l-hayâte li yeblüveküm eyyüküm ahsenü amelen ve hüve’l-azîzü’l-ğafûrun.”
[4] Bakara/28: “Keyfe tekfurûne billāhi ve küntüm emvâten fe ahyâküm, sümme yümîtüküm sümme yuhyîküm sümme ileyhi türceûne.”
[5] İnsân/1: “Hel etâ ale’l-insâni hînün mine’d-dehri lem yekün şey’en mezkûran.”
[6] Sonsuz zaman, an.
[7] Hicr/28-29: “Ve iz kāle rabbüke li’l-melâiketi innî hâlikun beşeran min salsâlin min hamein mesnûnin/Fe izâ sevveytühû ve nefahtü fîhi min rûhî fekaû lehû sâcidîne.”
[8] En‘âm/122.
[9] Buhârî, Deavât, 67.
[10] Fâtır/9: “Vallāhüllezî ersele’r-riyâha fe tüsîru sehâben fe suknâhü ilâ beledin meyyitin fe ahyeynâ bihi’l-arda ba’de mevtihâ, kezâlike’n-nüşûru.”
[11] Âlûsî’den nakil.
[12] Tevbe/105.
[13] “Allāh’tan başka ilah yoktur. O birdir, ortağı yoktur, mülk ona aittir, hamdler de ona lâyıktır, her çeşit hayır O’nun elindedir.”
Erdoğan'a Tarihi Davet Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı 4 Mayıs 2026 tarihinde…
YANLIŞ YÖNLENDİRİLMİŞLER! Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’dan özeleştiri geldi: "Anket şirketleri tarafından yanlış yönlendirildik."…
İstanbul'da Muayene Sayıları Artıyor: "Yoldan Geçerken Acile Uğruyoruz" İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah…
KURBAN, İBADETTİR, CENNET YOLUDUR! Vacip, Adak, Akika, Şükür, kurban bağışlarınızı ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz. Siz de…
DÜNYA NEREYE GİDİYOR? İsrail Dünyayı Nereye Sürüklüyor? Uluslararası hukuk çökerken, tepkiler neden sonuç üretmiyor? Uluslararası…
Varlığın ve Bilginin Dengesi: İlahi Adaletin Ontolojik ve Epistemolojik Ölçekleri… Giriş: Adaletin Çok Boyutlu Doğası……
View Comments
yazılanlar ise sonsuzluk .